Merhaba. Nasılsınız? Umarım iyisinizdir. 2016 da içimde yeşermekte olan kurguyu artık kelimelerin büyülü dünyasına kavuşturmak istedim.
Onların hikayesi dışarıdan çok basit içeriden çıkmaz sokak...
Uçmaya mahkum kuş ve ölmeye mahkum kelebeğin hikayesi...
1 BÖLÜM: ''KANADI KOPARILAN KELEBEK''
BÖLÜM ŞARKISI: AHMET KAYA - YAŞAMADIN SEN
CİHAN MÜRTEZAOĞLU ve DENİZ TEKİN - DERDE İHANET EDEMEM
Zihnimde ona kalan hiçbir şey kalmamıştı. Onu benden almışlardı. Ben onsuz kalmıştım. Ben evsiz kalmıştım. Göz yaşım düştü. Yüreğim kor oldu. O gitti. Ben mahvoldum. O gitti. Ben kalan olamadım. O gitti. Giderken beni de götürdü. Benden bana kalan hiçbir şey kalmadı. Onu unuttum. Onu unutturdular. Onu unutmak zorunda kaldım. Ama bana bıraktığı acıyı hala taşıyordum. O acıyı unutmayacağımı çok iyi biliyordum. Unutmak istemediğimi de çok iyi biliyordum.
O bir uçurumun dibinde olsa düşünmeden yanına atlardım.
O bir yanardağ olsa onun lavında yanmak için her şeyi yapardım.
O kıyamet olsaydı onun için dünyanın sonunu getirirdim.
Ama artık o yoktu. Artık bana ondan kalan hatırları da yoktu. Aldılar benden. İstemedim. Seni unutmak istemedim. Sen benim evimdin. Sen benim yuvamdın. Sen bendin. Ama ben hiç sen olamadım. Senden bana tek hatıra içimde çektiğim tarifsiz acı...
O acı baki...
O acı senden bana kalan tek şey. Dünya yansa kıyamet kopsa sevgilim senden bana kalan son şeyi almalarına izin vermeyeceğim. Yüzünü unuttum. Bana söylediklerini unuttum. Kendimi unuttum. Ama bıraktığın acıyı unutmadım. Sen sevgilim benim en büyük acımdın. Sen sevgilim sen canım adamım sen beni bırakıp gittin ben ne kalan oldum ne peşinden gelen...
Buradayım tam hiçliğin ortasında. Sen beni bıraktın ya canım adam ben de kendimi bıraktım. Canımı çok yaktılar. Canımın yanması umurumda değildi ki sevgilim seni bana unutturmaları beni yok etti. Hiçliğinin ortasına beni attı. Orda seni bekledim. Gelmeyecek olan seni...
Sen bana artık hiç gelmesen de ben hep sendeyim. Senden bana kalan son şey hissettiğim o tarifsiz acı. Ben tüm günahlarımın bedelini bu dünyada ödedim. Bana tüm günahlarımın bedelini bu dünyada ödettiler. Bana seni unutturdular. Beni bu dünya da kırk defa ateşle yıkadılar. Seni unutmam için yerin yedi kat altına attılar beni. Ben haviye de mahsur kaldım. Ama sesimi bile çıkarmadım. Senin olmadığın bir yerde yaşamak yerine haviye de mahsur kalmayı seçtim.
Olduğum yerde küçüldüm. Yok olmak istedim. Dünya dursun da ben onu bulmak için her karış toprağı gezebileyim istedim. Her yerde onu aramak istedim. Ama bu isteğim kabul olmazdı. Ben şeytan değildim. Ben günahkâr değildim. Ben günahın kendisiydim.
Bugün burada son gecemdi. Burada yaşanılanları hayatım boyunca unutmayacaktım. Benden aldıklarını da unutmayacaktım. Seni benden aldılar... bu benim yok olmam için yeterliydi. Ama olmadı izin vermediler. Sana ait her şeyi unutsam bile bende olan tek şey olan acınla seni arayacağım. Sonsuz bir döngüde kalsam yine sana hep sana geleceğim canım adam.
Sana neden canım adam diyorum biliyor musun? Çünkü geriye bir canım kaldı. Ben senin için kendi canımdan geçerim. Sen benim yirmi bir gramımsın. Sen benim yirmi biri sevme sebebimsin. Benim canım yoktu. Benim canım adamım vardı. O gitse ben işte o zaman canımı kaybederdim. Sen benden gitmedin. Senin adını unuttursalar da senin için çektiğim acı hep vardı ve hep var olacaktı. Ondan benim canım yoktu. Benim canım adamım vardı.
Seni unutmamak için her şeyi yaptım. Kalem istedim vermediler. Kâğıt bile istemedim. Seni yazacak olan bir kalemim olması bile yeterliydi. Bana istediklerimi vermediler. Hatırlayamadığım birçok acı vardı. Burada olan neredeyse her şeyi hatırlıyordum ama...
Hangi kitap olduğunu hatırlamıyorum. Buraya geldiğimde ilk isteğim o kitaptı. Seni bana hatırlatacak olacağını biliyordum. Daha geç unutmak istedim seni. Ama yapmadılar sevgilim. Onu bana vermediler. En sonda da kitabın adını unutturdular. Ama olsun seni hatırlayana kadar dünyadaki tüm kitapları okurdum. Son nefesimi verene kadar her cümlede her satırda seni arayacağım.
Sonucunda seni hatırlamayabilirim sevgilim. Sen olmasan da severim seni. Seni olmasan da seni hayatımda yaşatırım. Sen olmasan da ben her yer de seni hatırlarım. Seni hatırlayacağım küçücük bir ihtimal olsa sonucunda nefesimi keseceklerini bilsem yine giderdim.
Sen neden gittin bilmiyorum. Neden bu kadar acı çektim onu da bilmiyorum. Ama ben seni kendi hayatımda yaşatmaktan hiç vazgeçmeyeceğim sevgilim.
Hatırlayamadığım hatıralarda yaşatacağım seni. İçimde bitmeyen acıda yaşatacağım seni. Sen olmayacaksın. Bıraktıkların olmayacak ama hep benimle olacaksın.
Belki bir gün bu düşüncelerimi sana söyleyebilirsem hasta olduğumu düşüneceksin. Ama sen bilmiyorsun ki bıraktığın acı bile bu kadar güzelken hatıraların ne kadar güzel olacağı ihtimali...
Biliyor musun? Aslında bana o kadar kötü davranmadılar. Yaptıkları her şeyi affettim. Çünkü bana senin hakkında unuttuğum şeyi söyledikleri için. Seni ilk unutmaya başladığımda öldüğünü sandım. İçimde o kadar korkunç bir acı çıkamadığım bir ızdırap vardı. Ölmek beni sana getirir sandım.
Yalan söyledim sevgilim. Onları affetmedim. Çünkü ölmüş olsan yanına gelebilirdim. Ama onlar elimden bunu aldılar.
Yalan söyledim sevgilim. Onları affettim. Senin dünyanın bir yerinde yaşıyor olma ihtimali bile onları affetmeme yeterdi. Sen var ol ben yok olmaya hazırdım.
Bir gün sana ulaşırım diye çok korkuyorum. Seni bırakamam diye. Seni kendime mecbur bırakırım diye...
Bir gün sana ulaşamazsam diye çok korkuyorum. Bu gözler ölmeden son defa gözlerini göremez, bu eller ölmeden son defa sana dokunamaz diye...
Sen benim hayatımda o kadar varsın ki sevgilim. Seni hatırlamıyor olmam, senin gitmiş olman bile hayatımdaki varlığını değiştirmedi. Sen kimsenin ben de var olmadığı kadar bende varsın. Sen benim bende olduğumdan daha fazla bendesin.
Ben yok olmaya razıyım yeter ki sen var ol.
Beni yok etmene razıyım. Yeter ki bendeki seni alma. Aslında sen bile bendeki seni alamazsın. O kadar güçlü değilsin. Kimse o kadar güçlü değil.
Ve sana söz sevgilim...
Sana söz canım adamım...
Hiç kimsenin o kadar güçlü olmasına izin vermeyeceğim...
🦋
Olduğum yerden doğruldum. Kaburgalarım acıyordu. Omzumun üzerinde yükler vardı. Bugün buradan çıkıyorum. Olduğum yerde etrafıma baktım. Odanın duvarları bembeyazdı. Burası akıl hastanesiydi. Hayır. Burası akıl hastanesi değildi. Burası delilik hastanesiydi. Buraya nasıl bir halde geldiğimi hatırlamıyorum. Ama şu an hissettiğim şeyden daha iyi olduğunu biliyordum. Hiçbir acı onu unutmak hatta onun yokluğunu unutmak kadar kötü değildi. Odada küçük bir pencere vardı. Normalde benim gibi hastalara pencereli oda verilmezdi. Ama babam ülkenin önde gelen sayılı cerrahlardandı. Bunun avantajını kullanmıştı.
Babam ait hissettiğim en yoğun duygu hayal kırıklığıydı. Beni buraya getiren oydu. Onun beni anlamasını istemiştim. Ama o beni anlamak istemedi. Marifetli ellerini benim ruhumda kullanmıştı. Cerrah olan elleri bu defa yaşatmak istememişti. Öldürmek istemişti. Beni öldürmüştü. Beni buraya getirerek yok olmamı sağlamıştı.
O benim bu dünyadaki en büyük şanslarımdan biriydi. En azından bir zamanlar... Benden aldığı şey o kadar ağırdı ki... Ona sorsam 'her şey benim iyiliğim içindi.' Ama o beni görmedi. O benim onun için var olduğumu fark etmedi.
Onu unuttuğumda yirmi bir gram eksildim. Benim unuttuğum şeyler yirmi bir gramdı. Benim unuttuğum şey benim ruhumdu. Onu unuttum. Yirmi bir gram eksildim. Onu unuttum ben yaşamayı bıraktım.
Odamın kapısı aralandığında içeriye katilim girmişti. Beni buraya getiren babam...
Orta boyun üzerinde olan boyu sert çehresi yorgunluktan kızaran gözleri ve hayat yorgunluğunun çizgileri tamamen karşımdaydı. O günden sonra ilk defa onu görüyordum. Neredeyse her gün buraya geliyordu. Ama her geldiğinde onunla görüşmek istemediğimi söylüyordum. Bir gün vazgeçer sanmıştım. Ama hiç vazgeçmedi.
Beni bu çukura atınca onun da benimle yanmaya hazır olduğunu biliyordum. Benim katilimdi. Ama o benim en büyük varlığımdı. O beni yerin yedi kat altına atacak kadar zalim, yalnız kalmamam için kendini yanıma atacak kadar yufka yürekliydi.
Bin canım olsa baba, bin canım daha olacağını bilsem baba... Ben her canımı ona aramakla kullanacağım baba. Ve bu sana söz. Artık onu ararken senin yanıma gelip acıma acı katmana izin vermeyeceğim. Ben cehennemdeyken bile senin yanmaman için kendimi feda edeceğim baba.
Son düşündüklerimle beraber babama bakarken yüzümde kocaman gülümseme oluştu. Dudaklarımın kenarlarında ip vardı. Ve onsuz her güldüğüm için o ipte intihar ediyordum. Yavaşça bana yaklaştı. Bana yaklaşmasına izin verdim. Onsuzluğun acısını bile bundan sonra sadece ben taşıyacağım. Saçlarıma dokundu. Gözlerimi kapadım bu anda kalmak istedim. Bu hissi özlemiştim. Babamın şefkatli bir o kadar acımasız ellerini...
''Hadi gidelim buradan.''
Bakışlarımı kaldırıp ona baktım. Acımın mimarına, yangınımın sebebine baktım. ''Olur gidelim,'' dedim düşüncelerimin aksine. Burada kalmak bana birçok şey öğretmişti. Onların başında maske takmaktı. Yüzümdeki gülümsememi bozmadım. Bozarsam tekrar yapamayacağımı biliyordum.
Gitmeden burada sahip olduğum tek kişiyi görmek istiyordum. Ben buraya geldikten kısa süre sonra o da gelmişti. Geçmişte yaşadığı travmaların ona bıraktığı hatırlarla baş etmek için kendi isteği ile gelmişti. Onunla konuşunca yalnız olmadığımı hissediyordum. Beni anladığını hissettiğim bir insandı. Odadan çıktığımda ismimi duymamla olduğum yerde kaldım. Baktığım yerde Ayaz'ı gördüm. Yüzümdeki gülümseme içtenlik kazandı.
''Bana veda etmeden mi gidecektin?'' sesinde sitem vardı. Benden kaç yaş büyük olmasına rağmen karşımda çocukluğu ile vardı. O kadar masumdu...
''Asla. Ama sana veda etmek için gelmeyecektim. Tekrar görüşeceğiz. Bu bir veda değil. Buraya sık sık geleceğim. Sen de çıkacaksın.'' Gözleri doldu. Aniden bana sarılınca şaşırdım. Kollarım yanlarda asılı kaldı. Gözlerimi kapadım. Kollarımı ona sardım. O benim hiç olmayan kardeşim, abimdi. Yıllar önce giden Nehir'den sonra kabullendiğim ilk kişiydi. Ondan ayrılmak canımı acıtıyordu ama biliyordum o da çıkacaktı ve bizi yepyeni bir hayat karşılayacaktı.
''Nil ne olursa olsa senin yanındayım. Sadece bir süre bekle. Ben buradan çıktığımda söz her şey istediğin gibi olacak.'' Gözlerimi daha sıkı kapattım. Kollarımı daha güçlü sıktım. Herkes bana arkasını dönmüştü. Ama o yanımda olacağını söylüyordu.
Söylediğini sadece ben duymuştum. ''Biliyorum. Sürekli yanımda olduğun için çok teşekkür ederim.'' Ben de sadece onun duyabileceği bir şekilde söylemiştim.
''Sana bir telefon numarası vereceğim. Bu numara abimin. Onunla konuşabilirsin. Sana yardım edecek tek kişi o. Tabii benden sonra,'' ciddi başladığı cümlesini alayla bitirmişti.
Yavaşça ondan ayrıldım. ''Baba telefonumu alabilir miyim?'' dediğimde babam bir an şaşırdı. Ama telefonumu çıkarıp bana uzattı. Babam yanıma telefonumla geleceğini biliyordum. Çünkü buraya gelmeden sıfırlamıştı yüksek ihtimalle. Bunu düşününce boğazımda yumru oluştu. Yutkunamadım. Telefonumu uzattığımda hemşire de ne yaptığımıza bakıyordu. Çünkü telefon kullanımı yasaktı. Numarayı kaydedip bana uzattı.
''Kendine çok iyi bak Nil ve beni sakın unutma,'' sözleri samimiydi. Yüzümdeki gülümseme genişledi. Elimi omzuna koydum. ''Asla unutmayacağım,'' söylediklerimde en az onun kadar samimiydim. Bunu o da biliyordu. Son defa gülümsedik birbirimize. Hemşire onun koluna girip yürümeye başladılar. Gözden kaybolana kadar arkalarından onları izliyordum. O da beni göreceği son ana kadar kafasını çevirip bana bakıyordu. İkimizin yüzündeki o samimi gülümseme bir an bile yüzümüzü terk etmemişti.
''Burada arkadaş edinmene sevindim.'' Babamın sesi ona dönmemi sağlamıştı. ''Evet. Buranın bana kattığı en güzel şey o.'' Burasının benden çalmadığı tek şey o, diyemedim. Bana bıraktıkları tek gerçek diyemedim. Son iki yılımdan bana kalan tek gerçeklik diyemedim. Bunları söylemesem de olur. Onu bulduğumda bunların hiçbir önemi olmayacaktı.
''Hadi gidelim,'' dedi babam. Kafamı sallayıp babamı takip ediyordum. Babam ne zaman aldığını fark etmediğim çantamı ile çıkışa ilerledik. Çıkmadan son defa bakmak istedim. Benden aldıkları şeyler çok fazlaydı. Arkamı döndüm son defa baktım acılarımı bıraktığım koridora. Babam elini omzuma koyup beni kendine doğru. ''Nil'im her şey güzel olacak. İnan bana.'' Bu son konuşmamız olmuştu. Sessizce koridoru takip ettik. Bir yanımda babamın elinin omzuma bıraktığı ağırlık vardı. Yalnız olmadığımı hissettirdiği taraf buydu. Diğer taraftan benden aldığı şeylerin ağırlığı vardı. Benim benden başka kimsemin olmadığını hissettiren tarafta buydu.
Hastaneden çıktık. Evet baba her şey çok güzel olacak. Benden çaldığınız her şeyi hatırlayacağım. O acının yanında hatıralarımı da hatırlayacağım baba. Canım acısa da yansa da...
Koridorda yürüdüğümde buraya geldiğim ilk anın çığlıkları kulağımda çınlıyordu. Bırakmaları için kollarında çırpınıyordum. Ama başaramadım. Kollarından kaçamadım. Bana reva gördüklerini kabullendim.
Arabaya binmiştik. Sessizce ilerliyorduk. İkimizde konuşmuyorduk. Sessizlik önceden de yaptığımız bir anlaşmaydı. İkimizde bu anlaşmaya uyduk.
Geçen yolda ağaçları izliyordum. Ne kadar da güzellerdi. Nisan ayının son haftalarındaydık. Normalde bu haftalarda havanın sıcak olması hatta yağmurların bitmesi gerekiyordu. Ama öyle olmamıştı. Yağmur yağıyordu. Ağaçlar dallarıyla yağmuru selamlıyordu. En sevdiğim şey yağmurdu. Bana bıraktığı hissi seviyordum. Kendimi arınmış hissediyordum.
Şu an en çok şeyi düşünüyordum. Başka bir evren de belki onunla beraberdim. Çünkü biliyordum ne olursa olsun biz mutlu olmayı hak ediyorduk. Bu evrende olmasa da başka bir evrende...
Bu evrende seni bulacağım. Bunu sürekli söylüyorum. Biliyorum. Ama mecburum. Bunu unutursam artık onu komple unutmuş olurdum. Ona ihanet etmiş olurdum.
Evin önüne gelene kadar onu düşündüm. Neler yaşamış olabileceğimizi düşündüm. Hiçbir netliğe varamasam da yaşamış olma ihtimalimiz olan hayalleri düşünmek bile güzeldi. Belki yağmurda yürümüştük. Belki de kelimesiz konuşmayı öğrenmiştik. Belki de bunlardan fazlaydı. Belki de öpmüştüm onu yağmurun altında. Belki yağmurda ıslanan saçlarımı kurulamıştı. Belki bir vakit ayrılmıştık ve sonra tekrar barışmıştık. Bunların hangisini yaşadığımızı bilmiyorum. Ya da bunları yaşadık mı onu da bilmiyorum. Ama bunları yaşamış olma ihtimali...
Eve girdiğimizde etrafı inceledim. Her yer yerli yerindeydi. Değişen hiçbir şey yoktu. En azından son iki yıldan önce olduğu gibiydi. Her şey anıydı. Tek fark bendim. Buraya ait hissetmiyordum. Uzun süre buranın hayalini kurmuştum ama şimdi buradan çok uzaktım.
''Hadi gel odana gidelim.'' Sessizce babamı takip etim. Önde o ilerliyordu. Her merdivenden adım attığımda çocukluğumdan kalan anıları görüyordum.
Dört yaşındayken mutlulukla bakan çocuğu gördüm.
Beş yaşında anne ve babasını izleyen o çocuğu gördüm.
Altı yaşında ağlamaktan bitap düşen o çocuğu gördüm.
Yedi yaşında mutlu olmaya çalışan o çocuğu gördüm.
Sekiz yaşında gittiğini kabullenen o çocuğu gördüm.
Hepsi bana bir arada gülümsüyordu. Hepsi mutluluklarını acılarını bir kenara bırakıp bana bakıyorlardı. Benim gözlerimdeki hüznün yamacında kaldılar. Onlar bendim. Ama ben onlar değildim. Keşke size güzel çocukluk anıları bıraksaydım. Keşke sizi kendimle beraber mutsuzluğa mahkûm etmeseydim. Bir gün yeterli gücü bulduğumda söz sizi benden azat edeceğim. Acılarınızı alacağım ve sadece mutluluk ile bakacaksınız etrafınıza.
Odama ilerlerken yaşayamadığım çocukluğum peşimden geliyordu. Odaya girdiğimde her şey aynıydı. En azından iki yıl öncesiyle...
Pencere kenarına gidip dışarıya baktım. Evimiz iki katlıydı. Odam ikinci kattaydı. Penceremin önünde kocaman ağaç vardı. Ağacı gördüğümde yüzümde kocaman gülümseme oluştu. Pencerenin camına dokundum. Ağaca dokunmuşum gibiydi. Odama doğru genişleyen ağaç dalı vardı. Baya büyük bir ağaçtı. Bazı günler kendimi kimsesiz hissettiğimde ve konuşamayacağımı anladığımda bu ağacın dalına gelirdim. Büyümüştü. İki yılda değiştiğini fark ettiğim ilk şeydi. Acaba iki yılda kaç defa çıkmıştım ağaca? Kaç defa kendimi kimsesiz hissetmiştim? Kaç defa nefes almaya muhtaç olmuştum?
Hiçbirini hatırlamıyorum.
Hatırlayamamak benim en büyük acımdı.
''Sen gittikten sonra hiç karışmadım.'' Babamın sesi kendini bana hatırlatmıştı. Kaşlarımın çatılmasına engel olamamıştım. Ama yüzümdeki gülümseme hala yerli yerindeydi. ''Son iki yıldır böyle yani?'' sesim şüphe ile sarmalanmıştı. Bakışlarını kaçırmadı. Doğrudan gözüme bakıyordu. ''Odanın şeklinde değişiklik yapmadım. Ama almam gereken şeyleri bu odadan çıkardım,'' sesi az öncesinin aksine daha durgun ve duygusuzdu.
Baba sana söylemek istediğim çok şey var. Ama diyecek gücüm yok. Sen benim kanatlarımı koparttın. Kanatsız kaldım. Kısacak ömrümde kanatlarımı aldın benden.
''Nil'im güzel kızım. Beni suçladığını biliyorum. Ama bunlar hepsi senin iyiliğin için. Bana kızmak istiyorsun ama bana inan benim yerimde sen olsan sen de aynı şeyi yapardın.''
Boğazım düğümlendi. Gözümde o kadar yorgun göründü ki gözümde nefes almam durdu.
''Baba sana kızgınım hatta kırgınım. Beni çok sevdiğini biliyorum. Ben de seni çok seviyorum. Ama baba bu hayatta bir defa geliyoruz. Bu hayatın tatlı anları kadar acı yanları olduğunu biliyorum. Ne kadar üzgün olursak olalım o anılar bizi oluşturuyor. Bu konuşmayı sana yapmak istemiyordum ama ben şu an hatırlamadığım şeyler için sana kızmıyorum. Çünkü hatırlayamadığım şeylerin benim için önemini bilmiyorum. Ama bir gün hatırlarsam...'' devamını getiremedim. Aniden gelen gücüm parmak uçlarımdan kayıp gitti ve ben güçsüzlüğün kıyısına sürüklendim.
''Hatırlamayacaksın,'' kendinden emin sesi kalbimdeki acıyı daha çok yaralandı.
''Neden baba? Ben o acıyı hak ediyorum ama hatıralarımı hak etmiyor muyum?'' sesim fısıltıdan ibaretti. Bir süre yüzümü inceledi. Bir şey söyler diye bekledim. İçimdeki acıyı dindirmesini istedim. Ama yapmadı. Söylediği şey acımı harladı.
''Neyse. Bunları konuşmamızın bir önemi yok artık. Her şey geçmişte kaldı ve sıfırdan bir hayat kurduk. Sen de bunu kabullen ve istemediğimiz şeyleri bana yaptırmak zorunda bırakma,'' umursamaz başlayan sesi tehdit ile son bulmuştu. Dediği şeyi çok iyi anlamıştım. Bazen babam içinde iki kişi olduğunu düşünüyordum. Bir tarafı bana kıyamazken diğer tarafı beni yıkmak için an arıyordu.
Kelimeleri kullanmadım. Başımı sallayarak onayladım onu. ''Biraz dinlen. Odanı özlemişsindir. Yemek hazır olunca çağırırım seni.'' Tekrar düşünceli hali gelmişti. Bu haline alışmıştım. Artık yargılamıyordum. Yüzümde beliren küçük gülümseme ile onayladım. Odadan çıkarken son defa bana baktı. Kapıyı kapatıp beni kendimle bir başıma bırakmıştı.
Pencerenin yanındaydım. Gökyüzü yağmurlarını boşalttığı için rahatlamış gibi gökyüzü aydınlanmış ve kasvetli hava geride bırakmıştı. Belki çok uzak bir zamanda ben de öyle olacağım. Rahatlayacağım. Acım dinecek. Geriye sadece anılarıma sarılacağım.
İmkansızdı. Kendimi kandırıyordum.
Hayır değildi.
Öyle olsa bile denemeye değerdi.
Denemeye değerdik.
Kendimi yatağın üzerine attım. Düşünceler beynimi kuşatıyordu. Gözleri kapattım. Göz kapaklarımın bıraktığı siyahlık beni içine çekiyordu. Karanlıktım. Karanlıktaydım. Aydınlık olan tarafım acımdı. Şu ana kadar sürekli gitmenin bıraktığı acıyı aydınlık olarak nitelendirmemiştim. Daha önce terk edilmiştim. Ama aydınlık değildi. Ama şimdi öyle değildi. Gitmiş bile olsa... Acısı bile olsa... Aydınlıktı.
Göz kapağım yavaşça açtım. Tavanla bakıştım bir süre. Hayatımı birkaç kelime ile anlatmak isteseydim. Gitmek, kalmak ve kalamamak derdim. Bu düşünce yüzümde mutluluktan uzak gülümseme oluşturmuştu. Giden hep olurdu. Herkes hayatının bir yerinde birinden mutlaka giderdi. Gidenin arkasında kalan olmakta da sorun yoktu ama eğer kalan olamasan... Giden peşinden gidememek ve olduğu gibi kalamaman...
Yataktan doğrulunca kitaplığımı gördüm. Yüzümde kocaman bir gülümsem oluştu. ''Kitap vermediler sevgilim.'' Boğazım düğümlendi. Ama bu güzeldi. Onu bana hatırlatacak kitaplar buradaydı. Belki de değildi... Ama başlamam için bir fırsatım vardı.
Kendimi kitapların önünde bulmuştum. Raflarda duran kitaplara dokunuyordum. Bu his çok güzeldi. Ona dokunmak nasıldı hatırlamıyorum ama bu his ona dokunmak gibi bir şey olmalıydı. Huzurlu hissettiriyordu. Kitaplara dokunurken bir kitapta kalmıştım. Kitabı okuyup okumadığımı düşündüm. Buradaki kitaplıkta okuduğum kitaplar vardı. Okuyacağım kitaplar yan taraftaki kitaplıktaydı.
Kitabı hatırlamaya çalıştım. Ama başarılı olamadım. Kitabı aldığımda içimde engelleyemediğim bir his vardı. Genç Werther'in Acıları...
Kitabı elime alacak gücüm vardı ama açacak gücüm yoktu. Küçücük bir ihtimal beni darmaduman etmeye yetiyordu. O ihtimalin gerçek olma ihtimali...
Tüm ihtimaller, ihtimaller halindeydi. Bu düşünce çok güzeldi. Umudun etrafımı sardığını hissediyordum. O ki ihtimallerin en güzeliydi. Ama bundan bihaberdi...
Kitabı hızla gözden geçirdim. Sayfalarda altı çizili cümleler vardı. Bazı yerlerde yazılan şeyler vardı. Kitabın ilk sayfasına geldim. Her şeyin başlayacağına inandığım ilk sayfa...
İlk cümleye başlasam devamı gelecekti ama yapamadım. O güçte değildim. En azından bugün. İçimde konuştuğunu unuttuğum tarafım vardı. Bana kızgındı. Ama yapamazdım. Ben onun o kadar yokluğunun bıraktığı acıya alışmıştım ki onu bana hatırlatacak bir şeyi yapamazdım. Yanımda altı yaşımdaki halim vardı. Görüyordum. Ağlıyordu. Gözyaşlarına dokunmak istedim. Gözlerindeki yaşları silmek istedim. Ama yapamadım.
''Biz terk edilmeye mahkumuz.'' Acımasızdı. Ama bir o kadar merhametliydi. O benim kendimle savaştığım yanımdı. Babam gibi olmayacağım dedikçe kaderim ona benziyordu. Ellerim kollarım bağlanmış gibiydi. Başımı olumsuz şekilde salladım. ''Hayır böyle düşünme. Bunu değiştireceğim. İnan bana.'' Akan gözyaşlarına rağmen gülümsediğini hissettim. Yanımda artık yoktu.
Benim en büyük imtihanım yine bendim. Beni benden başka biri bu kadar yaralayamazdı. İnsanların sürekli uzak kaldığı o kızdım.
Onlar için kötüydüm.
Onlar için cam kırığı gibiydim.
Çevremdeki herkese zarar veriyordum. Ama hiç kimse beni görmüyordu. Benim tüm zararım kendimeydi. Ben onlara zarar vermemek için hep kendimden vazgeçmiştim ama onlar hep onlardan vazgeçtiğimi sanmışlardı.
Odanın kapısı açıldığında o tarafa döndüm. Elimde kitapla babamla karşılaştım. ''Kitap mı okuyorsun?'' sesi içimdeki çocuğun saçını okşadı. ''Hayır. Kitapları görünce bir bakmak istedim sadece,'' sesim küçük kız çocuğunun şefkatiyle harmanlanmıştı. ''Sevda Hanım yemek hazırladı. Seni bekliyoruz.'' Sevda Hanım yardımcımızdı. Ben burada değilken babama yardım için geliyormuş. Bunları da babamla görüşmeyi kabul etmediğimde bana yolladığı mektuplarda yazmıştı.
Odadan çıktığımızda yemek kokusunu daha yeni fark ediyordum. Bu kokuyu almayı bile özlemiştim. Evde olmak güzeldi. Masaya tam oturacakken kapının çalmasıyla ''ben bakarım,'' deyip kapıya ilerledim. Kapıyı açtım. ''Nil Hanım?'' karşımda kurye vardı.
''Buyurun benim.'' Sesimde şaşkınlık hakkimdi. Ellinde çiçekler vardı.
''Buraya bir imza atar mısınız?'' gösterdiği yere imzayı atıp çiçeği aldım. Kapıyı kapatırken babama fark ettirmeden yukarıya çıkmak istiyordum.
''Kimmiş?'' babamın sesi tedirgin etmişti beni.
''Yanlış adrese gelmişler. Ben yukarıya çıkıp geliyorum hemen.'' Koşar adımlarla odama gelmiştim. Bu çiçekte neyin nesiydi? Kim bana neden çiçek alacaktı ki?
Beyaz orkide...
Önümde tüm saflığı, güzelliği ile olan çiçeğe baktım.
Beyaz orkideye...
Ucuna iliştirilmiş notu alana kadar ellerimin titrediğini fark etmemiştim. Normalde de ellerim titrerdi ama şu an başkaydı.
Sevgili Nil;
Beyaz orkide sensin sevgili Nil'im. Sen olmasan da hep sana...
Oydu. Gitmemişti. Ama gelmemişti. Kimden olduğunu da bilmiyordum. Bana ismini bile söylememişti. Bana çiçek gönderebiliyorsa neden yanıma gelmiyordu? Çiçek verecek kadar önemliydim ama yanıma gelmeyecek kadar önemsizdim.
Kafamda bir ses yankılandı. 'Ya o değilse?' Bu düşünce beni alaşağı etti. Hayır oydu. O olmalıydı.
Düşünmeyi bıraktım. O ya da değil. Bu önemli değildi. Onu bulacaktım. Elimdeki notu çekmeceme koydum. Çiçeği başucumdaki komodinin üzerine bıraktığımda yüzümde gülümseme oluşmasına engel olamamıştım. Çok güzeldi.
Babamın yukarıya gelme ihtimalini fark edince koşar adımlarla çıktığım merdiveni sakinlikle inmeye başladım. Yemeğe başlamamışlardı. Beklemişlerdi. Bugün güzel şeyler oluyordu. En azından ilk gün için...
Sandalyeyi çekip oturduğumda babam bana gülümsemişti. ''Hadi yemeğe başlayalım. Sonra belki eski günler gibi film izleriz beraber. Ne dersin?'' babam iyi olmam için uğraşıyordu. Nasıl bir şeydi bu? Hem en büyük acım hem en büyük mutluluğumsun baba...
Başımı sallarken gülümsüyordum. Beraber yemek yiyorduk.
İki senenin ardından...
Yedi yüz otuz günün ardından...
Unuttuklarımın ardından...
🦋
Akan giden yolda ağaçları izliyordum. Ağaçlar bana sürekli çok güzel gelirdi. Bu dünyadaki en masum olan şeylerden biri de ağaçlardı. Sabah şaşırdığım anlardan biri olmuştu. Nehir gelmişti. Nehir bundan dört yıl önce yurt dışına çıkmıştı. Çok kötü zamanlar geçirmişti. Her şeyi geride bırakıp gitmişti. Herkes ona kızmış ve arkasını dönmüştü. En başta ben de öyle düşünmüştüm. Öyle düşünmem bile ona yaptığım en büyük haksızlığımdı.
Bu düşüncemin ne kadar kötü olduğunu şu an daha iyi anlıyordum. Çünkü insanların atlatamadığı şeyler vardı. O da kendisi için iyi geleceğini düşünüp geçmişini arkada bırakıp gitmişti. Nehir benim çocukluk arkadaşımdı. Çocukluğumdu. Geçmişimin en güzel parçasıydı. Gözümün önünde tanıştığımız ilk anlar belirmişti.
18 Temmuz 2005
Annemle beraber evden çıkmıştık. Henüz beş yaşındaydım. Annemle geçirdiğim her anı çok seviyordum. Bana karşı beslediği sevgisi o kadar fazlaydı ki onun sevgisi beni dünyadaki her kötülükten koruyacağına inanıyordum. Beni oyun parkına getirmişti. En sevdiğim yere en sevdiğim kişiyle beraber gelmenin mutluluğunu yaşıyordum.
Annem banklarda otururken ben de parkta koşuşturarak oynuyordum. Annem yüzündeki gülümseme ile beni izlerken yaptığım her şeyden gurur duyuyordum. Attığım adımdan bile...
Ben annemi görmek için arkamı dönerken birine çarpıp düşmüştüm. O da benimle beraber düşmüştü. Yavaşça yerimden kalkıp üstümü silerken karşımda benim yaşlarımda olan kız çocuğunu izliyordum. Zayıftı. Ama çok güzeldi. Sarı saçları yeşil gözleri ışıl ışıl parlıyordu.
Kalkması için elimi uzattım. Elimi tereddüt etmeden tutup kalkmıştı. ''Ben Nil. Senin adın ne?'' diyerek onu kendi hayatıma davet etmek için ilk adımı atmıştım. ''Nehir ben de.'' Biz bunu konuşana kadar annem buraya gelmişti. Nehir'in de babası...
Bu bizim tanışma hikayemizdi. Bugünden sonra ailelerimiz bile tanışmıştı. Nehir'in babası coğrafya öğretmeniydi. Bu yüzden Nehir'e sürekli nehirlerle alakalı şeyler anlatıyordu. ''Baba Nil ile ben birleşirsek Nil Nehri'ni oluşturabilir miyiz?'' Nehir'in bu sorusu bize gülünmelerine sebep olmuştu. Ama ben Nehirle beraber tamamlandığımızı düşünmüştüm. Bu bizim başlangıcımızdı.
Nil dört yıl önce yaşadığı travmadan sonra yanıma gelmişti. Gideceğini söylemişti. Gitmesini istemiyordum. O benim yanımda olan tek kişiydi. Hep var olmasını istediğim tek kişiydi. Ama onu engellemedim. İstediği zaman dönebileceğini ne zaman isterse onun yanında olacağımı söylemiştim. Ama beni habersiz bırakmamasını söylemiştim. O gitmişti. İlk birkaç ay iletişimimiz kopmamıştı. Ama sonra iletişimimizi kopartmıştı. Telefonunu kapatmıştı. Ulaşmaya çalıştığımda sürekli beni engellemişti. Biz konuştukça unutamadığını bahseden bir mesaj yollamıştı. Bu mesaj onu affetmeme yetmişti.
O Nehirdi. O benim olmayan kardeşimdi. O beni tamamlayandı. Ne yaparsa yapsın ne olursa olsun bu gerçekler değişmeyecekti. Son iki yılda Nehir ile konuşup konuşmadığımı hatırlamıyordum. Ne zaman geldiğini de bilmiyordum. Bu sabah eve geldiğinde içimdeki o tamamlama duygusu oluşmuştu. Ben onun Nil'i, o benim Nehir'imdi. Biz birleşince Nil Nehrini oluşturabilirdik.
Sabah beraber kahvaltı yapıp konuşmak için evden çıkmıştık. Konuşmamız gereken çok şey vardı. Ama konuşmak için bolca zaman gerekiyordu. Bundan dolayı arabada sessizce zamanını bekliyorduk. Gözlerinde beni ne kadar özlediğini görebiliyordum. Ben de onu çok özlemiştim. Nehir'in buradan gitmeden önceki hali gözlerimin önündeydi.
Yıpranmıştı. Paramparçaydı. Gözlerinin ışığı artık gitmişti. Ama şimdi eski Nehir yanımdaydı. Kendini toparlayıp geri dönmüştü. Söz verdiği gibi...
Kahvaltı yapacağımız yere gelmiştik. Deniz kenarıydı. Martılar etrafta uçuşuyordu. Denizi özlemiştim. Bıraktığı his çok güzeldi. Her zaman geldiğimiz yerlerden biriydi. Gözlerimin önünde anılar geçerken yüzümde oluşan gülümsemeye engel olamamıştım.
Cam kenarına oturmuştuk. Denizin tam yanındaydık...
Kahvaltı siparişi verdikten sonra sessizlik hakkim olmuştu.
''Çok güzel değil mi?'' deyip sessizliği bozan Nehir'di. Başımı sallayarak onu onayladım. ''Evet ve en son bıraktığımız gibi. Bizim aksimize değişmiyor.'' Bu ona sitemim değildi. Bu hayata sitemimdi. Bize getirdiği hale sitemimdi. Bakışlarımız birbirini buldu. ''Özür dilerim Nil. Yanında olamadım. Her şey için çok geç kaldım,'' masanın üzerinde ellerimi tuttu. ''Yemin ederim haberim olsaydı gelirdim. İzin vermezdim. Ama çok geç kaldım. Sana da arkadaşlığımıza da ihanet ettim. Sana beni affet diyecek yüzüm yok. Çok özür dilerim.'' Bakışlarından ne kadar üzgün olduğu belli oluyordu. Bu kadar hızlı konuşmaya başlayacağımızı bilmiyordum.
Dolan gözlerine baktım. Ona ait olan her anım acı çekiyordu. Onun gözlerinin dolması bile bana acı çektiriyordu. ''Nehir üzülme. Kimse bilemezdi böyle olacağını. Sende bilemezdin. Hem ben de senin yanında olamadım. Böyle düşünmek lazım.'' Sonlarda dediğim şey yalandı. Ben onun yanındaydım. O beni istememişti. Ama bu onu üzeceği için bunu ona söylemek isteyeceğim en son şeylerden bile değildi.
''Hayır. Aynı şey değil. Sen de bunu biliyorsun sırf üzülmemem için böyle yapıyorsun. Ben korkaktım hala çok korkağım. Ben kaçtım. Her şeyden kaçtım. Senden kaçtım. Bana en iyi gelen şey sen olmana rağmen kaçtım Nil,'' bakışlarını kaçırdı. Ağlamamak için direndiğini biliyordum. Dediklerinden haklıydı. Ama o benim en yakınımdı. O benim ailemden başka sevdiğim ilk kişiydi. Kalbimdeki ilk çiçekti.
''Ben seni kendimle beraber üzmekten korktum Nil. Sen benim ailemden daha çok ailemdin. Seni üzmekten korktum ve gittim. Bilemedim ben burada değilken daha kötü olacağını ama bilmem lazımdı. Yedi ay önceye kadar babanla sürekli iletişimdeydik. Bana sürekli bu halimle sana daha çok zarar vereceğimi söylüyordu,'' durdu. Kaşlarım çatıldı. Babam bunu neden yapmıştı? Böyle bir şey yapmasına gerek yoktu. ''Asla babanı suçlamıyorum. Ki haklı olduğu çok konu vardı. Ben yaşamak istemedim Nil. Senin de hayat enerjini çalarım diye çok korktum,'' sessizce devam etmesini bekliyordum. Babam neden her sevdiğim insanı benden alıyordu? Ben onlarla mutsuzluğa da vardım ama o bunu bilmiyordu ya da bilmemezliğe geliyordu.
Nehir'in gözlerinden bir damla aktı. ''O olaydan sonra bir daha anne olamayacağımı öğrendim Nil.'' Tüm kelimeler boğazıma düğümlendi. Gözlerim doldu. İçimde anne olmak isteyen taraf paramparçaydı. Nehir'in küçüklüğünden beri en çok istediği şey anne olmaktı. Bunu sürekli söylerdi. Bu ondan çalınmıştı. Çocukluğu çalınmıştı o da yetmezmiş gibi hayalleri çalınmıştı.
Olduğum yerden kalkıp Nehir'in yanına geldim. Düşünmeden kollarımı ona sarıldığımda o da düşünmeden kollarını bana sardı. Kollarımın arasında çırpınıyordu. Can çekişiyordu. Göz yaşlarım artık saklanmıyor birer birer dökülüyordu. ''Özür dilerim. Yanında olamadım. Ne olursa olsun peşinden gelmeliydim. Beni affet Nehir,'' diye fısıldadım. İkimizde yaralıydık. İkimizin de kanatları koparılmıştı.
''Ben artık kaçmayacağım. Savaşacağım. Senin için benim için ve hiçbir zaman olamayacak çocuğum için,'' sesi sert başlamıştı ama cümlenin sonunda söylediği şeyin ağırlığı ikimizin de yüreğimizi yakmıştı.
Yüzünü avuçlarımın arasına aldım. ''Ne olursa olsun hep yanında olacağım. Artık sessizce olanları kabullenmeyeceğim. Savaşacağım. Savaşacağız. Hayallerimiz için,'' bunları söylerken ikimizin de gözlerinde saklanmış olan damlalar özgürlüğünü ilan ediyordu.
Bir süre sessizce sarıldık birbirimize. Bu dünyadaki en güzel şey sarılmaktı. Sarılmak güçtü. Sarılmak yalnız olmamaktı. Sarılmak uğruna savaşacak en güzel şeydi. Sarılmak tamamlanmaktı. Kollarımın arasında olan Nehir'i daha çok sardım. Omzundaki acıları almak ister gibi...
Artık yalnız olmadığını hatırlatır gibi...
Biz sarılırken kahvaltılar gelmişti. Benden yavaşça ayrıldı. Göz yaşlarını sildi. Burnunu çekerken konuştu. '' Hadi kahvaltımızı yapalım. Daha konuşacak çok şeyimiz var.'' Karşımda küçük bir çocuk gibiydi. Kırılgandı. Ne kadar iyi olduğunu söylese de öyle olmadığını biliyordum. İkimizde birbirimizin iyi olmadığını biliyorduk. Başımı sallayarak onu onaylayıp yerime geçtim.
''Ne zaman geldin?'' diye sormadan kendimi alamamıştım. Hem kafasını dağıtmak istemiştim hem onun neler yaptığını bilmek istedim.
''Yedi ay önce geldim. Mehmet amca telefonlarıma geri dönüş yapmıyordu artık. Daha fazla orada kalamadım.''
Beni benden aldıkları günün başlangıcıydı. ''Hatta seni görmeye bile geldik. Ama sen görüşmeyi kabul etmiyordun. Sana mektup yazmak istedim. Ama doktor bunun iyi bir şey olmayacağını senin tedaviyi kabullenmenin zor olduğunu ve seni kötü etkileyeceğini söyledi,'' samimiyetle her şeyi anlatıyordu.
Durdum. Sorup sormamak arasında kararsız kaldım. Sorudan daha çok alacağım cevaptan korkuyordum. ''Sen de onlar gibi mi düşünüyorsun?'' sesimden duygu anlaşılmıyordu. Sesimi normal tutmaya çalışmıştım. Düşüncelerimin ya da hissettiklerimin onu etkilemesini istemiyordum.
''Asla. Sana asla böyle bir şey yapmalarını kabullenmedim. Ama senin de onayın olduğunu söyledikleri için elimden bir şey gelmedi. Sen nasıl böyle bir şeyi kabul ettin?'' sesi sitem doluydu. Bilmediği o kadar şey vardı ki... Orada kendime yemin etmiştim. İki şeyi asla unutmayacaktım. İlki onun bıraktığı acıyı. Onu unutmamak için elimde kalan hiçbir şey yoktu ama acısını sahiplenecek çok şeyim vardı. İkincisi beni oraya getiren babamı. Zorla getiren babamı...
Yüzümde gülümseme oluştu. Acı bir gülümseme. Kaşları çatıldı. ''İsteyerek gitmedin değil mi?'' gözleriminiz buluşmasını sağladım. Gerçekleri söyleyecektim. Benden başka kimsenin bilmediği gerçekleri. Doğrusunu söylemek gerekirse çoğu şeyi hatırlamıyorum. Hatta hatırladığım tek tük şeyler vardı. Bunlardan biri babamın oraya zorla götürdüğüydü. Ama bende kabullenmiştim. Neden kabullendiğimi bilmiyorum yani hatırlamıyorum,'' deyip sustum. ''Peki diğeri?'' diye sordu merakla.
''Onu demek isterdim. Ama Nehir yapamadım. Unuttum onu. Sadece hissettiğim o acıyı unutmadım. O acıyı unutmamak için o kadar kalbime işledim ki oradan çıkarken onu arayacağım bir şeyler olsun istedim. Elimden her şeyi aldılar. Anılarımı aldılar ama o acıyı alamadılar.''
''Acıyı nasıl unutmadın?'' diye sordu. Sesi şaşkındı. Babam ona her şeyi unuttuğumu söylemişti. Evet o böyle biliyordu. Böyle bilmeliydi.
''Hatıraları unutunca onu da unutacağımı düşündüler. Evet haklılardı ama bilmiyorlardı ki beni ona bağlayan şey hatırlarım değildi hissettiğim acıydı. Onlar bunu anlamadı. Ben de buna sarıldım. Ona sarıldım,'' sonlara doğru bakışlarımı kaçırdım. Bunu ben, Ayaz biliyorduk. Artık Nehir de bu sırrıma ortaktı.
''Onu arayacaksın değil mi?'' diye sordu. O da biliyordu bunun cevabını ama bana sormuştu. Emin olmak istemişti. Başımı sallayarak onu onayladım. ''Ya istemediğin kötü anılara sahipse?'' sesi tedirgindi. Benim üzülmemden korkuyordu.
''En azından onu unutmak için nedenlerim olur. Ve bu sefer zorla değil kendi isteğimle unuturum. Ama şimdi nasıl bir his biliyor musun?'' ellerimi göğüs kafesimin üstüne vurmuştum. ''Burada bir acı var ama hatırası yok. Sebebi yok. Her acının sebebi olur ya işte bende o sebep yok. Onsuz bomboş. Onsuzluk bir hiçlik,'' bunları söylerken gözlerim büyümüştü. Benimle beraber onu da üzüyordum bunu biliyordum. Ama artık onsuzluğu istemiyordum.
''Söz Nil. Kendimi sana affettireceğim. Ve bunu onu bulmana yardım ederek yapacağım.'' Yüzümde kocaman içten bir gülümseme oluşmuştu. ''Hadi yiyelim artık. Soğudular,'' konuyu dağıtmıştım.
Kahvaltımızı yaparken küçükken yaptığımız şeylerden bahsediyorduk. Gülmelerimiz kahkahalara dönüşüyordu. Ne güzel günlerdi. Hepimiz saftık ama çok mutluyduk. Kahvaltımızı yaparken masanın üzerine beyaz orkide bırakılmıştı. İkimizin de kaşları çatılmıştı. Etrafıma baksam da kimseyi görememiştim. Garson ise birinin verip gittiğini söylemişti. Nehir'e dün gelen orkideyi anlatmamıştım.
Üzerindeki notu açtım.
Sevgili Nil;
Nil'im. Uzunca süre seni bekliyordum. Bugün gülen yüzünle kahkahalarınla ne kadar muhteşem göründüğünü bilmiyordun. Bunu sana söylemek istedim. Sana sürekli çiçek göndermek için bir sebebim olacak. Sen olmasan da hep sana...
🕊
Dün bana çiçek yollayan kişi ile bu kişi aynı kişiydi. Sonda yazdıkları şey aynıydı. Ama bu sefer sonuna uçan kuş eklenmişti. Nehir sessizce bekliyordu. Yorumda bulunmuyordu. Düşünmem için zaman tanıyordu bana. O muydu? Bilmiyorum. Eğer oysa neden karşıma çıkmıyordu. Eğer o değilse kimdi? İçinden çıkamadığım döngüye girmiştim. Sorduğum sorularınla cevaplarımla o döngüde mahsur kalmamı sağlıyordum.
Okuması için kâğıdı Nehir'e uzattım. Okudukça kaşları şaşkınlıkla kalkmıştı. ''Bu o mu?'' diye sordu şaşkınlıkla. Başımı belirsizlikle salladım. ''Bilmiyorum oysa neden gelmediği değilse kim olduğunu...'' sesim sonlara doğru fısıltıya dönmüştü.
Kendimi bir döngüye hapsedilmiş gibi hissediyorum. Bu döngüde ona yaklaşamadan o bana yaklaşıp gidiyordu. Neden gittiğini bilmiyorum ya da neden geldiğini...
Bu olanların hepsinin onun yaptığına inanmak istiyordum. Bu benim belki de kendimi kandırdığım en büyük oyundu. Bazen yalana ihtiyaç vardır. Bazen bir avuntu her şeye yeterdir. Ben kendimi kandıracak bir şey bulmuştum. Bunların hepsinin o yollamış gibi düşünüyordum. Bu avutma ya benim sonum olacaktı ya da bir başlangıç...
İçimdeki çocuğun fısıltısını duyuyordum. ''Her son bir başlangıç değil mi?''
Küçücük hali ile beni korumaya çalışıyordu. Koruduğu kişi de bendim. Beni benden koruyordu. Belki düşüncesini değiştiremeyecektim ama her son bir başlangıç değildi. Bazı sonlar sondu. Geri dönüşü yoktu. Ben ona sürekli dönerdim ama döndüğümde onun olmama ihtimali bir sondu...
Kahvaltılarımızı yapıp kalkmıştık. Sessizdik. Düşünceliydik. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Ama Nehir kendini suçluyordu. Bunu en derinimde hissediyordum. Bu durumu değiştiremeyeceğimi de biliyordum. Ama ben ondan daha suçluydum. Ne onun peşinden gidebilmiştim ne de hayatıma düzgünce sahip çıkabilmiştim. Ben güçsüzlüğün resmini çizmek yerine güçsüzlüğümü hayata geçirmiştim. Hepimiz o güçsüzlüğümün etrafında telef olmuştuk. Yanmıştık. Yakılmıştık.
''Seni çok güzel bir yere götüreceğim,'' sessizliğe son veren Nehir'di. ''Nereye gideceğiz ki?'' bilmediğim bir yere gitmeyi sevmiyordum. Plansız şeyler bana göre değildi. En azından gideceğimiz yeri bilmem bana iyi hissettiriyordu.
Arabayı sürerken yandan bana baktı. ''Hatırlıyor musun? Lise sonda gittiğimiz bir kafe vardı. Bazı günler orada şarkı söylerdin. Geçmişi sana geri getiremem ama mutlu olduğun günleri tekrar yaşatabilirim,'' beni benden daha çok düşünüyordu. Uzak kaldığım bir histi. Arkadaşlık buydu değil mi?
''Çok güzel düşünmüşsün. Çok teşekkür ederim. Bugün için...'' bakışları anlık bana döndü. Gözlerinde hüzün asılı kaldı.
''Nil biz birimizin her şeyiydik. Çok uzak kaldık evet ama lütfen bana herkese davrandığın gibi davranma. Teşekkür etme bana. Beni affetmen bile benim için çok fazla bir şey. Hak etmediğimi biliyorum ama bunu istemek dışında bir çarem yok,'' o an fark etmiştim. Nehir aynı değildi. Umudunu kaybetmişti. Bunu anlamıştım. Onu affetmem bile onun için ekstra bir şeydi ama bilmiyordu ki ben onsuz eksik olacağımı eski halime dönemeyeceğimi...
''Nehir lütfen böyle davranma. Her şey geçmişte kaldı. İyi olacağız. İkimizde,'' kendimden emin konuşmam gülümsemesine sebep olmuştu. Rahatladığını hissediyordum. Sürekli kendini bana karşı mahcup hissediyordu.
Araba durduğunda gelmiştik. Hatırlıyordum burayı. Burası iki katlı bir kafeydi. Etrafı çiçeklerle sarmalanmıştı. Ne çok gelirdik buraya... Geçmiş gözlerimin önünde sisli bir dağdı. O geçmiş benim mutluluğumu sarmalıyordu. Ama o geçmiş benim tüm mutluluğumu elimden alınmasını sessizce izlemişti.
Benim geçmişim karanlığa gömülmüştü. O geçmişin içinde sabah olmuyordu. Zaman geçmiyordu. Ordaydım ama elimden bir şey gelmiyordu.
İçeriye girdiğimiz de tanıdık his dört bir tarafımı sarmalamıştı. Geçmişten gelen koku beni hayallere sarılmamı istiyordu. Geçmiş gözümün önüne geldikçe yüzümdeki gülümseme büyüyordu.
Okuldan çıkıp burada ders çalıştığımız zamanlar...
Canımız sıkkınken sessizce cam kenarından bahçeyi izleyişimiz...
Bazı günler şarkı söylemem...
Tüm anılar o kadar güzeldi ki.... Tüm anılar sahipsizdi burada. Ama artık o anıları birer birer aklımın en güzel yerine not etmiştim. Eskiden beri sürekli oturduğumuz birkaç yer vardı. Baharda dışarıda ağaçlar arasında kalan yer bizim yerimizdi. Hava soğuk olunca içeride sobanın etrafında cam kenarı olan yer bizim yerimizdi. Hava çok soğuk değildi. Sıcak da sayılmazdı. Ama bahçe çok güzeldi.
''Bahçede oturalım mı?'' içimde saklayamadığım çocukluk heyecanıyla sormuştum. Yüzündeki güzel gülümsem ile beni onaylamıştı. Bahçeye gelip oturduk. Acaba Yaşar amca hala burada mıydı?
Masaya oturduğumuzda yaşadığım hissi anlatacak kelimelerim kaybolmuştu. Mutlu olduğum, üzüldüğüm, eğlendiğim tüm anılarım buradaydı.
''Hiç değişmemiş değil mi?'' Nehir'in sesinden de anladığım gibi o da benim gibi düşünüyordu. Sahi en son ne zaman gelmiştik ki buraya? ''Çok güzel. Üzerinden yıllar geçti hala ilk günkü gibi güzel,'' hayranlığım sesime de yansımıştı. Yanımıza gelen garson ile siparişimizi vermiştik.
''Nil benim aklıma bir şey takıldı,'' konuşmaya başladı. ''Ne takıldı?''
''Anlamadığım birkaç şey var. Eğer Mehmet amca neden onun seni oraya götürdüğünü sana unutturmadı? Ya da isteseydi içinde kalan o acıyı da alırlardı ama bunu yapmadılar,'' dediklerinde haklıydı. Bu açıdan hiç düşünmemiştim. ''Bilmiyorum ki. Hiç böyle düşünmedim,'' söylediği şeyin ağırlığı omurgalarımda asılı kaldı. Doğru söylüyordu. İsteseydiler onu benden komple alabilirlerdi. Ama öyle bir şey yapmadı. Ona ait her şeyi unuttuğumu biliyordu. Ama içimde onu unutmanın bıraktığı acının yoğunluğunun da farkında olmalıydı. Ama onun konusunu ona açamazdım. Tekrar oraya gidemezdim. Bana kalan son şeyi almalarına izin vermeyecektim.
''Mehmet amca ile konuşmayı düşünüyor musun?'' bir an dumura uğradım. Konuşmak istiyor muydum? Evet ama sonuçlarını kaldıramazdım. Başımı olumsuzlukla salladım. ''Hayır. En azından bir süre benden emin olması gerekiyor. Yoksa beni tekrar o yere göndereceğine eminim,'' kaşlarını çatmıştı. ''Bu sefer seni asla oraya götürmelerine izin vermeyeceğim Nil. Bu düşünceyi kafandan at. Öyle bir şey mümkün değil,'' kendinden emindi.
''Babamı biliyorsun istediği şeyi ne pahasına olursa olsun yapar,'' dediklerim doğruydu. O da bunu biliyordu. Bilmeliydi. ''Ama o beni tanımıyor. İstediğimde tam bir baş belası olabilirim. Bu da benim yeni özelliğim. Güncelleme geldi,'' sonlara doğru ikimizde kıkırdamamıza engel olamamıştık.
Biz konuşurken kahvelerim gelmişti. Buranın bıraktığı hissi özlemiştik. ''Yıllardır gelmeyen kızlarım gelmiş,'' Yaşar amca buradaydı. Yüzümüzdeki gülümseme ile sarıldık. Babacan bir adamdı. Yıllar geçse de enerjili hali azalmamıştı. ''Yaşar amcam beni unuttun,'' Nehir sitem ediyordu. Benden ayrılan Yaşar amca Nehir'e doğru dönmüştü. ''Gel buraya deli kızım,'' diyerek kollarını Nehir'e sarmıştı. Nehir kedi gibi sırnaşmıştı.
''Hadi oturun da anlatın bunca yıldır nerelerdesiniz?'' Nehir'den ayrılmıştı. Yüzünde belli olan kızgınlık vardı. ''Nasıl unuttunuz beni,'' diye devam etti. Yüzümde buruk bir gülümseme oluştu. Olanları anlatmak istiyordum. Ama anlatamazdım. Bu kadar hayatını anlatan bir kişi değildim.
Nehir düşüncelerimi duymuş gibi konuşmaya başladı. ''Nil'in bir suçu yok Yaşar amca,'' diye konuşmaya başladı. Yaşar amca kaşlarını çatsa da yorumda bulunmadı. ''Ben dört yıl önce bazı durumlar yüzünden gitmek zorunda kaldım. Her şeyi arkamda bırakmam gerekiyordu. Belki korkaklıktı yaptığım ama o sıra savaşacak gücüm yoktu,'' sesi kız çocuğu gibiydi. Yaşar amcanın çatılan kaşları şefkatle yumuşamıştı.
''Yeni geldim sayılır. Ben olmadığım için de Nil buraya gelemedi,'' diye devam ettiğinde hüzün kollarını bana sardı. Her şeyin sorumlusunun kendisi olduğunu o kadar bellemişti ki...
''Hayır Yaşar amca sadece Nehir'in suçu değil. Buraya gelince onu hatırlarım ve kaçmaya çalıştığı şeyleri ona götürürüm diye ben gelemedim. Onu hatırladıkça peşinden gitmemek için zor duruyordum,'' sesim kendimden emindi. Nehir bir an bana bakakalmıştı. Bir şey söyleyecek gibi olsa da daha sonra vazgeçmişti.
''Ah siz deli kızlarım benim. Hala birbirinizi korumaktan vazgeçmemişsiniz,'' sesi hayat yorgunluğunu barındırıyordu. Çok şey yaşamıştı. ''Ama unutmayın burada Yaşar amcanız var. Dağ gibi arkanızdayım. Siz benim hiç olmayan çocuklarım gibisiniz. Ellerimde büyüdünüz,'' söylediklerinde haklıydı.
''Ah Yaşar amcam ah senden bir tane daha olsa bu dünyanın başına bir şey gelmezdi,'' Nehir'in söyledikleri ortamdaki hüzünlü havayı dağıtmıştı. Yerine gülme seslerimiz dört bir yanımızı sardı.
''Nil şarkı söylemeye devam ediyor musun?'' Yaşar amcanın sorusu geçmişimdeki çocukluğun hiç bilmediğim acısını gün yüzüne çıkarmıştı. Şarkı söylemek küçüklüğümün hayaliydi. ''Uzun süredir söylemiyorum,'' kaşları çatılmıştı. ''Benim için söylersin siz yokken kimse bana senin gibi türkü söylemdi,'' yüreğim burkuldu. Yaşar amca evlenmemişti. Yıllar önce sevdiği kadının başkasıyla evlendiğini duyunca yalnızlık yemini etmişti. Ona gönderdiği türküleri söylemem eski zamana gitmesini sağlıyordu.
''Söylerim tabii. Ne zaman sana hayır diyebildim ki?'' geçmişin puslu sayfaları açılmıştı. Eskisi gibi olamayacaktım belki ama en azından benim için değerli olan insanların geçmişini elinden almayacaktım. Neyi söyleyeceğimi çok iyi biliyordum. Şu ana kadar Yaşar abinin gönderdiği türküleri söylemiştim. Şimdi tanışmalarına vesile olan o türküyü söyleyecektim. Nehir sessizce bizi izliyordu. Güzel gülümsemesi dolan gözleri yeni sayfamın en büyük destekçisi, eski sayfamın en büyük acılarındandı...
Magusa Liman'ı limandır, liman aman amman
Magusa Liman'ı limandır, liman aman amman
Gözlerimi çevremden soyutlanmak ister gibi kapatmıştım. Bıraktığı hissi kabul etmiş ve yeni başlangıcımın yolunu yapmıştım.
Beni öldürende yoktur din iman
Beni öldürende yoktur din iman
Beni öldüren de yaşatanda tek kişiydi. Bu düşünce kapadığım gözlerimi daha sıkı kapatmama vesile olmuştu.
Uyan Ali'm uyan, uyanmaz oldun
Yedi bıçak yarasına dayanmaz oldun
Gözleri açtığımda kapının önünde beni izleyen adamı gördüm. Kafasında kapşonlu vardı. Buraya bakıyordu. Ama yüzünü göremedim. Görmek istemedim belki de...
O uzakta sessizce beni dinliyordu. Bense bu yabancının kim olduğunu sorgulamadan bize bakmasına izin veriyordum. Bu oydu. Buna yemin edebilirim. İçimdeki acı yanılmış olamazdı. Her şey yanılırdı ama ona hissettiğim acı yanılmış olamazdı.
İlk bölümün sonuna gelmiş olduk.
Aklınızda çok fazla soru işareti olduğunun farkındayım. Ama merak etmeyin bir bulmacanın her satırını çözüyormuş gibi kafanızdaki soruları çözeceğim. Sonra çözdüğüm yerde tekrar bağlayacağım. Bu bir döngü...
Bölümde en sevdiğiniz kısım neresiydi?
Karakterler hakkında düşünceleriniz neler?
Kendinize çok iyi bakın. Görüşmek üzere...