Lanetin Varisi
Bölüm 2: Sessiz Ormana Bırakılan Miras
Kanlı dolunay, gecenin üzerine dökülmüş kızıl bir mühür gibi gökyüzünde asılı duruyordu.
Köy meydanında toplanan kalabalığın yüzlerinde yalnızca korku vardı.
Kimse bebeğin ağlayışına acımıyordu.
Onlar için o ağlayış, bir çocuğun değil; yaklaşan felaketin habercisiydi.
Yaşlı kahin Elron, bastonuna dayanarak sessizce bekliyordu. Gözlerini bebeğin göğsündeki siyah mühre dikmişti.
Yıllar önce okuduğu kadim yazıtlar zihninde yankılanıyordu.
“Mühür uyanırsa gökyüzü kana bulanacak. Dünya ya kurtarıcısını ya da celladını doğuracaktır.”
Bu cümlenin devamı ise yıllar önce kitabın yanmış sayfalarıyla birlikte kaybolmuştu.
Kimse kehanetin sonunu bilmiyordu.
İnsanlar yalnızca ilk kısmını biliyor, geri kalanını ise kendi korkularıyla tamamlıyordu.
⸻
Alya güçlükle ayağa kalkmaya çalıştı.
Bütün bedeni titriyordu.
Doğumun üzerinden henüz birkaç dakika geçmişti.
Yüzü bembeyazdı.
Buna rağmen oğluna uzanmak için son gücünü topladı.
“Ne olur…”
Sesi zar zor çıkıyordu.
“Onu bana verin…”
Daren bebeği sıkıca göğsüne bastırdı.
Kimse yaklaşamasın diye geri çekildi.
“Köyün hiçbir hakkı yok.”
İri yapılı köylü Garron baltasını yere vurdu.
“Artık yalnızca senin oğlun değil.”
“Bütün köyün kaderi onun elinde.”
Daren’in gözleri öfkeyle doldu.
“Bir bebeğin kaderi mi olur?”
“Olur.”
Bu kez konuşan kişi Elron’du.
“Kehanetler, insanların yaşını umursamaz.”
Daren dişlerini sıktı.
“Kehanetler de yanılabilir.”
Elron cevap vermedi.
Çünkü aslında aynı şeyi düşünüyordu.
Fakat korku…
Korku, mantığın önüne geçtiğinde insanlar gerçekleri görmek istemezdi.
⸻
Köyün çanı yeniden çalmaya başladı.
Bir…
İki…
Üç…
Her vuruşta kuzgunlar gökyüzünde daireler çiziyor, sanki görünmeyen bir şeyi bekliyorlardı.
Tam o sırada köyün girişinden nefes nefese koşan genç bir avcı meydana daldı.
Üzerindeki pelerin parçalanmıştı.
Kolundan kan akıyordu.
“Canavarlar!”
Kalabalık bir anda ona döndü.
“Ne oldu?”
“Ormanın kuzeyinde…”
Genç adam korkuyla nefes aldı.
“Daha önce hiç görmediğimiz yaratıklar var.”
“Hayvanlar kaçıyor.”
“Kurtlar bile ormandan çıkıyor.”
Köylüler arasında uğultular yükseldi.
“Başladı…”
“Lanet başladı…”
“Kehanet doğruymuş.”
Garron baltasını bebeğe doğrulttu.
“Beklersek hepimiz öleceğiz.”
Daren kılıcını çekti.
“Yaklaşma.”
İki adamın arasındaki mesafe yalnızca birkaç adımdı.
Kalabalık nefesini tuttu.
Bir kıvılcım bütün köyü kana bulayabilirdi.
Tam o anda Alya bütün gücüyle bağırdı.
“Yeter!”
Herkes sustu.
Genç kadın gözyaşları içinde oğluna baktı.
“Hiçbiriniz onun gözlerine baktınız mı?”
Kimse cevap vermedi.
“Henüz bu dünyaya yeni geldi.”
“Hiçbir kötülük yapmadı.”
“Hiç kimseye zarar vermedi.”
Sesi çatladı.
“Ama siz onu doğduğu gün yargıladınız.”
Köylüler başlarını çevirdi.
Çünkü söyledikleri doğruydu.
⸻
Gece ilerledikçe korku büyüdü.
Sonunda karar verildi.
Bebek öldürülmeyecekti.
Fakat köyde de kalmayacaktı.
Onu, insanların asla geri dönemediği Sessiz Orman’a bırakacaklardı.
O ormanın gerçek adı bile unutulmuştu.
Yaşlılar yalnızca fısıldayarak konuşurdu.
“Oraya giren…”
“…geri dönemez.”
⸻
Ay gece yarısını geçtiğinde dört kişi yola çıktı.
Elron…
Garron…
İki köy muhafızı…
Ve Daren.
Bebeği yalnız bırakmaya razı değildi.
En azından son kez yanında olmak istiyordu.
Sessiz Orman’a giden patika, yıllardır kullanılmıyordu.
Ağaçlar gökyüzünü tamamen kapatmıştı.
Rüzgâr bile içeri giremiyordu.
İşte bu yüzden buraya Sessiz Orman deniyordu.
Yapraklar kıpırdamıyor…
Kuşlar ötmüyor…
Hiçbir canlı ses çıkarmıyordu.
Yalnızca insanların ayak sesleri duyuluyordu.
Her adım biraz daha ağırlaşıyordu.
Daren bebeğin yüzüne baktı.
Küçük çocuk ağlamayı bırakmıştı.
Gözleri açıktı.
Henüz birkaç saatlik olmasına rağmen sessizce gökyüzünü izliyordu.
Sanki her şeyi anlıyordu.
Daren’in boğazı düğümlendi.
“Oğlum…”
“Affet beni.”
İlk kez ağladı.
Bir savaşçıydı.
Yıllarca savaş meydanlarında durmuştu.
Ama ilk defa gözyaşlarını tutamıyordu.
⸻
Yaklaşık iki saat sonra ormanın tam ortasına ulaştılar.
Yaşlı, devasa bir meşe ağacı bütün bölgeye hükmediyordu.
Kökleri toprağın dışına çıkmış, yılanlar gibi etrafa yayılmıştı.
Elron durdu.
“Buraya.”
Daren başını salladı.
“Hayır.”
Garron sertçe konuştu.
“Karar verildi.”
Daren geri çekildi.
Kılıcını kaldırdı.
“Bana yaklaşmayın.”
İki muhafız aynı anda silahlarını çekti.
Sessizlik…
Bir anlığına herkes dondu.
Sonra…
Garron öne atıldı.
Daren ilk darbeyi savuşturdu.
Kılıçlar çarpıştı.
Kıvılcımlar karanlığı aydınlattı.
Muhafızlardan biri arkasından saldırdı.
Daren döndü.
Fakat üçüncü darbeyi göremedi.
Baltanın sapı ensesine sertçe indi.
Genç adam dizlerinin üzerine çöktü.
Bebeği düşürmemek için son anda göğsüne bastırdı.
Kan alnından süzülüyordu.
“Hayır…”
Fısıltıyla konuştu.
“Lütfen…”
Garron bebeği zorla kucağından aldı.
Daren son kez oğlunun yüzünü gördü.
Küçük çocuk babasına bakıyordu.
Ne ağlıyor…
Ne de korkuyordu.
Yalnızca bakıyordu.
Sanki o anı sonsuza kadar hatırlayacakmış gibi.
Daren’in bilinci yavaşça karardı.
Son duyduğu şey Alya’nın ismini haykırışı oldu.
⸻
Elron ağır adımlarla meşe ağacının yanına yürüdü.
Bebeği yumuşak bir örtünün üzerine bıraktı.
Bir süre sessizce ona baktı.
Sonra cebinden küçük, gümüş renkli bir kolye çıkardı.
Üzerinde güneşi andıran eski bir sembol vardı.
Kimseye göstermeden kolyeyi bebeğin yanına bıraktı.
Sessizce fısıldadı.
“Belki bir gün…”
“…gerçeği öğrenirsin.”
Arkasını döndü.
Kimse onun gözlerindeki pişmanlığı göremedi.
⸻
Köylüler uzaklaştıkça orman yeniden sessizliğe gömüldü.
Ay ışığı yalnızca dev meşe ağacının dallarından süzülüyordu.
Küçük bebek tek başına kalmıştı.
Bir süre hiçbir şey olmadı.
Sonra…
Çalıların arasından iki sarı göz belirdi.
Ardından dört tane daha.
Sonra sekiz…
On altı…
Bir kurt sürüsü yavaşça ortaya çıktı.
En öndeki gri kurt dişlerini göstererek bebeğe yaklaştı.
Açtı.
Günlerdir av bulamamıştı.
Diğer kurtlar da ağır ağır çevreyi sardı.
Bebeğin göğsündeki siyah mühür hafifçe parladı.
Kurtlar bir an duraksadı.
Fakat açlık korkularından daha güçlüydü.
Sürü lideri saldırmak için arka ayaklarının üzerine çöktüğü anda…
Ormanın derinliklerinden tek bir ses duyuldu.
Bir bastonun toprağa vurma sesi.
Tak…
Bütün kurtlar aynı anda irkildi.
İkinci kez vuruldu.
Tak…
Ağaçların arasındaki karanlık yavaşça ikiye ayrıldı.
Uzun siyah pelerinli, ak sakallı yaşlı bir adam gölgelerin içinden ağır adımlarla yürümeye başladı.
Yüzü ay ışığında seçilmiyordu.
Elindeki bastonun tepesinde siyah bir taş parlıyordu.
Yaşlı adam bebeğe baktı.
Ardından kurt sürüsüne.
Sesinde en ufak bir öfke yoktu.
Sadece mutlak bir otorite vardı.
“Çekilin.”
Tek kelime…
Ama o tek kelime bütün ormanda yankılandı.
Kurt sürüsünün lideri başını eğdi.
Sonra geri çekildi.
Birkaç saniye içinde bütün sürü karanlığın içinde kaybolmuştu.
Yaşlı adam bebeğin yanına çömeldi.
Göğsündeki mühre uzun uzun baktı.
Yüzünde ilk kez hafif bir tebessüm belirdi.
“Nihayet…”
“…yüzyıllardır beklediğim çocuk.”
Gökyüzündeki kızıl ay bulutların arasına gizlenirken, Sessiz Orman’ın derinliklerinde yeni bir kader yazılmaya başlamıştı.
Ve bu kader, yalnızca terk edilmiş bir bebeğin değil…
Bütün dünyanın geleceğini değiştirecekti.
Bölüm Sonu