'Beni hayatta en çok korkutan şey, bir gün seni bu hayatın karanlığında kaybetmek.'
¤
Silah sesi, bahçedeki herkesi donup kaldıkları bir anın içine hapsetti. O tek, keskin yankı, sanki havayı bir bıçak gibi kesmişti. Rüzgar bile o an durmuş, kuşlar susmuştu.
Barbaros'un vücudu anında gerilirken belini tutan elimi bileğimden sıkıca tutmuştu. Onu ne ara tuttuğumu bile fark etmemiştim. Nefesim tıkanmıştı, ciğerlerim hava ararken boğazıma düğümlenmiş korkunun acısını hissettim. Kim vuruldu?
Bahra'nın yüzünde yankılanan ifadeyi görebiliyordum. Gözleri öfkeden ateş gibi yanarken, dudaklarının kenarındaki o titreme... Barbaros ile göz göze gelirken gözünden bir damlanın firar ettiğini gördüm. Az önceki cesur duruşu gitmişti.
Albayın yüzündeki ifade hepsinden daha korkutucuydu. Donuk ve keskin. Sarsılmaz duruşuyla silahını sıkıca tutuyordu. Yavaşça yere indirdi. Gözleri yaşanmış yüzlerce çatışmayı görmüş bir askerin bakışını taşıyordu neticede. Ama o bakışın altında bir endişe vardı, kısa bir an gözlerini Barbaros’a kaydırıp onun üzerinde durduğunda fark ettim.
Neden?
Arkasından çıkmak istesem de izin vermedi. Bir adım gerileyip bana yaslandı.
“ne oluyor?”
Sesimi duyup duymadığından emin değildim. Bahçedeki hava ağırlaştıkça, dizlerim titremeye başladı. Bir adım daha atmak ya da nefes almak... İkisi de bir o kadar uzak, bir o kadar korkutucu geliyordu şu an. Bizimkiler iyi görünüyordu.
Bahra'ın dudaklarından “baba,” kelimesi döküldü. Harun a mı bir şey olmuştu? Kim vurmuştu? Kafamı eğip baktım. Yerde yatan Harun’u görmeyi beklemiyordum. Kan göleti olmuş bir ortam görmeyi beklemiyordum. Nasıl ya?
Elindeki silah düşmüştü. Merminin giriş yerine bakılırsa... Harun intihar etmişti. Hemde iki evladının önünde. Tam şakağından sıkarak.
Kartal abimden geldi ilk tepki. “Hass!ktir.”
Yerde yatan Harun’un görüntüsü, o anın en çarpıcı gerçeği olarak zihnime kazınmıştı artık. Kan toprağa karışırken çiçeklerin arasından ince bir ırmak gibi akıyordu. Barbaros'un vücudu beni koruma refleksiyle hala önümdeydi ama adeta donmuş gibiydi. Bir adımda yanına geçtim. Gözlerim onunkileri buldu. Derinlerde bir yerlerde çatırdayan acıyı okudum iki kahve iriste. Sessiz bir çığlık atıyordu sanki yerde yatan babasını izlerken.
Bir patırtı koptuğunda sağıma baktım hızla. Bahra dizlerinin üzerine çökmüştü bir anda. Kartal abim ona destek çıkmak için yanında çöktüğünde Barbaros’u kendine getiren de bu olmuştu.
Albay askerlerden birine haber verdiğinden jandarmalar burada olurdu birazdan.
Barbaros kardeşinin suratını avuçları arasına aldı. “Bana bak,” dedi. Hala yerde yatan adamı incelediğini görünce sesini yükseltti. “Bana bak dedim!”
Bahra sonunda gözlerini ona çevirdiğinde ikisinin arasında görünmeyen bir bağın gerildiğini hissettim. Gözleri dolmuştu.
Barbaros “hak ettiğini buldu. Tamam mı? Kaç defa bizi öldürmeye çalışan adam o. teslim ol dedik olmadı kendi kafasına sıkmaya karar verdi.”
Bir yanda babasını kaybetmenin getirdiği şok, diğer yanda onun caniliğini bilmenin ağırlığı altında eziliyordu Bahra. Gözlerinden iki damla süzülürken başını hafifçe salladı iki kez. Ardından albayın güçlü sesi duyuldu. “jandarmalar gelecek şimdi. Hadi herkes derin bir nefes alıp toparlansın.”
Barbaros’a döndü. “Oğlum kalkın hadi. Güçlü olmalısınız.”
Barbaros gözlerini sıkıca kapattı. Derin bir nefes alıp geri açtığında o kahve irislere eski katılığının yerleştiğini görebilmiştim. Ama acının hala orada olduğunu bilecek kadar tanıyordum onu. Her ne kadar terör lideri olsa da babasıydı sonuçta. Muhtemelen ona değil, geçip giden günler canını yakıyordu onun şu an.
Kardeşini de ayağa kaldırdığında jandarmalar gelmişti. Ortalığı hızlıca temizlediklerinde yağmur bastırmıştı bir anda. Geride kalanların ağıdı mıydı yoksa bu yağmur? Yoksa Harun’un yaktığı canlar mıydı ağlayan.
“Buradan sonra biz devralırız komutanım,” dedi jandarmanın başındaki adam Albay’a, yanımıza geldiğinde. “Etrafı güvenlik altına alacağız.”
Albay başını salladı. “Tamam. Ama ailenin bir süreliğine dinlenmesi gerek. Onları yalnız bırakın.”
Barbaros Bahra’yı kolunun altına aldı ve bana döndü. “İçeri girelim.”
Başımı salladım sadece. Hiçbir şey söyleyemedim. Kartal abim de Bahra’ya destek olmak için yanımıza geçti. Hep birlikte eve doğru yürümeye başladığımızda arkamızda bıraktığımız sahne peşimizi bırakmayacak şekilde kazımıştı zihnimize.
Annemler bizi salona toplayıp birer su verdi. Kimseden çıt çıkmıyorken ortamda yankılanan yalnızca yağmur sesi ve bardak sesleriydi. O sırada albay gelip timdekileri evlerine göndermişti yarın sabah erkenden karargaha gelmemizi söyleyerek. Sonra zaten o da gitmişti. Gitmeden önce “bir şeye ihtiyacınız olursa arayın,” da demişti.
Barbaros önce bana, sonra aileme baktı tek tek. “biz de kalkalım artık.”
Kartal abim “burada kalsanız daha iyi olabilir kardeşim.”
Barbaros “yok komutanım gitsek daha iyi olur.”
Babam söze girdi. “evlat, bu ev senin de evin sayılır artık çekinmeni gerektirecek bir konu yok ortada. Herkes bir sakinleşsin hem”
Barbaros “yok efendim çekinmelik bir durum değil.”
Derin bir nefes aldım. Sözlüme destek olamıyordum. Hiçbir şey gelmiyordu aklıma söylesem.
Bende gitmek istiyorum yanında.
Ikili kalkarken bende kalktım ailemle birlikte. “bekleyin,” dedikten sonra odama gidip cüzdanım ve silahımın bulunduğu çantama iki pijama attırmıştım hemen. Geri döndüğümde onları kapıya doğru geçirirken açtım ağzımı. “bende geleceğim.” annemlere döndüm. “Bende gideyim. Destek olurum.”
Annemin gözlerinden bir an tereddüt geçse de itiraz etmediler. Sözlü birisiydim ve sözlüme destek olmak istiyordum.
O an üzerimdeki söz elbisesini bile umursamadı kimse. Ki bende unutmuştum.
Barbaros itiraz etti ama. “sen kal.”
Umursamadan annemlere döndüm.
Ali abim “bir şey olursa hemen ara.”
Baran abim “telefonumuz açık.”
Kartal abim de konuştu. “Üzerindeki elbiseyle mi?”
Gülecek gibi olsam da suratımda donmuştu. Bende donuyordum ve o da fark etmiş olmalı ki üzerindeki takımın ceketini omuzlarıma bıraktı. “Dikkatli olun.”
Üzerimdeki kocaman ceketle başımı salladım. Onlarla vedalaşıp Barbaros’un arabasına geçtik. Ön koltuğa yerleştiğimde battaniye gibi sarıyordu beni. Üzerinden gelen parfüm kokusu da mayıştırmıştı beni. Ne kadar da hoştu odunsu sert kokusu.
Barbaros direksiyona odaklanmış, gözlerini yoldan ayırmıyordu. Parmaklarının direksiyonun üzerinde sıktığını görebiliyordum. Yol boyunca hiçbirimiz konuşmadık. Sessizlik o kadar yoğundu ki arabanın motor sesi bile bir an rahatsız edici gelmeye başlamıştı.
“Zülal,” dedi en sonunda Barbaros. “Beni desteklemek istediğini biliyorum ama... keşke kalsaydın.”
“Böylesi daha iyi olacak Barbaros. Daha iyi hissedeceğim.”
Barbaros kısa bir an gözlerini yoldan ayırıp bana baktı. “Tehlikeli bir durum olursa önce kendini düşün,” dedi. Sesi sertti. “Tamam mı? Benim arkamı kollamak için burada değilsin.”
Gözlerimi kırpıştırdım. “Sana bir şey olmasına izin vereceğimi mi düşünüyorsun?” diye karşılık verdim. “Bu işler iki yönlü Barbaros. Sen beni kolluyorsun ben de seni.”
Bahçede üzerime silah doğrultulduğunda önüme geçmesine atıf yapmıştım. O da anlamıştı olası bir durumda onun önüne kendimi atabileceğimi.
Bir şey söylemedi, sadece kafasını hafifçe sallayıp tekrar önüne döndü. Bende Bahra’dan bir hareketlenme hissedince ona döndüm. “Bahra,” dedim usulca, dikkatini çekmek istercesine. Başını kaldırdı ama bana bakmadı. “İyi misin?”
Bir süre cevap vermedi. En sonunda konuşmaya karar vermiş olacak ki gözleri beni buldu. “Bilmiyorum. Ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum.”
Sanırım bende öyle hissederdim. Karmakarışık.
Barbaros’un sesi araya girdi. “Bahra... bu geceyi atlatacağız. Söz veriyorum.”
Ordu evine vardığımızda arabanın motorunu durdurdu. Üçümüz de hareket etmeden birkaç saniye öylece durduk. Kimse ilk adımını atmak istemiyordu sanki. İlk adımı ben attım, titreyen bacaklarımla inmiştim arabadan. Diğerleri de benden sonra indiğinde abimin ceketine iyice sığınıp binaya doğru ilerledik üçümüz. Önümüze gelen askerlerle selamlaşarak ilerlemiştik. Bir yandan tebrik edenler de vardı. Sanırım çabuk yayılmıştı haberimiz.
Tabi ya... sözlenmiştik biz birde değil mi? Bunu kutlayacak vaktimiz bile olmamıştı.
Barbaros'un dairesine geldiğimizde onun evine has kokusu burnumu doldurdu. Evinin kokusu bile huzur dolmamı sağlarken ben neden ona iyi gelemiyordum?
Derin bir nefes aldım yeniden içimdeki kasveti dağıtmak istercesine. Barbaros ikizini boştaki odaya götürdü. Aldığım pijamalardan birini giydikten hemen sonra diğerini de ona verdim. Sessizlik kulağımda uğuldamaya başladığında salona geçip koltuklardan birine oturmuştum. Ayaklarımı orta sehpaya uzatıp başımı geriye yasladım. Ordu evi zaten her zaman değil de genel olarak sessiz olurdu.
Annemler ortaya çıkıp beni yanlarına alana kadar burada yaşadığımdan bilirdim.
Ne kadar çok şey yaşamıştık şu yaklaşık 2 ayda. Bunu hatırladığımda zihnimdeki curcuna yine birbirlerini dövmeye başladı. Bir yandan suçluluk bir yandan mutluluk bir yandan öfke... ne hissedeceğimi bile bilmiyordum. Öyle bir karmaşıklık vardı ki orada.
Gözlerim elimi buldu. Dudaklarımda minik bir gülümseme hayat bulmuştu. Hafifçe iki yüzüğümle oynadım. Biri evlilik teklifi ettiği tektaşımken diğeri yüzüğümüz kesildiğinde takılan alyanstı. Pek de güzel parlıyorlardı. Aşk bu yüzden korkuturdu beni. Büyülü gibi geliyordu. O büyüye kapılırsam bocalarım sanırdım. Tek odağım sadece vatan olmalıymış gibi. Zaten öyleydi ama şimdi ikiye bölünmüştü. Timim ve Barbaros...
Barbaros kapıyı kilitleyip salona geldiğinde yanıma oturmuştu. Bir anda uzanıp dizlerime yatmasını beklemiyordum. O kadar beklenmedikti ki hareketi, bir an donakaldım. Sanki kafamdaki bütün kaos, karmaşa ve gürültü o an onun başının ağırlığıyla yok olmuş gibiydi. Dizlerimdeki baskı hem hafifti hem de sığınacak bir yer arayan birinin ağırlığını taşıyordu. Tüm yükü bir anda ağır gelmiş olmalıydı. Karşımdaki adam o kadar savunmasız duruyordu ki...
Elim kendiliğinden saçlarına gitti. Kısa kesilmiş koyu kahve saçlarında gezinmeye başlayan parmaklarımla gözlerini kapatmıştı. Bacaklarıma sarılıp daha rahat bir pozisyon bulmaya çalıştı.
“Barbaros...” dedim neredeyse fısıldar gibi. Bugün ne kadar da çok fısıldamıştım. O gücü kendimde bulamıyordum sanki. Devamını da getiremedim zaten.
Barbaros “bir şey söylemek zorunda değilsin,” dedi.
“Birlikte savaşabiliriz. Her anlamda.”
Barbaros “artık o yok...”
Bu cümlesi kalbimin acıyla kasılmasına neden oldu. Doğumundan itibaren evlatlarına yaşattığı onca şey, onun varlığıyla gölgelenen hayatı sona ermişti. Adam gitmeden önce en mutlu günümüzü bile mahvetmişti. Kim bilir nasıl acılar çektirmişti ikizlere.
Elim saçlarında gezinmeye devam ederken nefes aldığını hissedebiliyordum. Derin, ağır bir nefes… artık özgürlerdi. Bir asker olarak terör örgütü lideri babaya sahip değillerdi. Onun mahvetmeye çalıştığı vatanı korumaya çalışmayacaktı. Hoş, düşmanın biri gidince yenileri her zaman türüyordu.
Her seferinde enselerinde biz olacaktık elbet.
Sırt üstü bir pozisyon aldı. Gözleri gözlerimi bulmuştu.
“Kendi iç savaşını verirken biraz kendine izin ver. Acını yaşa. Güçlü olmak sadece ayakta durmak değil, yere düştüğünde kalkabilmektir. Düştüğümüz yerde birlikte kalkarız diye söz vermedik mi biz?”
Gülümsedi. Olaydan beri ilk kez. Öyle içten bir gülümsemeydi ki yüreğimde bir yerlere dokundu. “Benimle olduğun için o kadar şanslı hissettiriyorsun ki beni Zülal. Yanımda olduğun için teşekkür ederim.”
Ellerim usulca yanağına kaydı. Gözlerini kapatıp ellerime sığındı.
“Allah izin verirse hastalıkta sağlıkta diyerek söz vereceğiz birbirimize. Bunlar teşekkür edilecek bir şey değil. Hem... sen de bana destek olmuştun her düştüğümde. O kötü olaydan sonra bile...”
Anlamıştı. Yan döndü bu sefer. Karnıma bir öpücük bıraktı ve ardından sıkıca sarıldı bedenime. “Beni tamamlıyorsun,” diye mırıldandı. “Biliyor musun? Beni hayatta en çok korkutan şey, bir gün seni bu hayatın karanlığında kaybetmek. O kadar çok korkuyorum ki bunu ilk defa dile getirebildim.”
“Artık ne olursa olsun. Ne kadar karanlık olursa olsun, biz varız.”
Barbaros “zaten bu saatten sonra seninle birlikte her savaşı kazanırım ben. Yeter ki hep yanımda ol. Bu karanlık dünyada el ele olalım.”
Bu sözleriyle içimde bir güven, bir cesaret filizlendi. Onunla yan yana olduğumuz sürece hiçbir fırtına bizi deviremezdi. Belki dünyanın en zorlu yollarında yürüyorduk ama o yolda sırtımızı birbirimize dayadıkça düşmeyeceğimizi biliyordum. Ve bu, her şeye değerdi.
Bir süre öylece kaldık. Barbaros'un kolları gevşedi, yüzü rahatlamaya başladı. O an anlamıştım uyuyakaldığını. Daha rahat bir pozisyon alıp saçlarına dokunmaya devam ettim. Nefes alışları düzenli bir ritme büründü. Zorlukların altında ezilmiş bu adam şimdi bir çocuk gibi masum görünüyordu kucağımda.
“Seni seviyorum,” dedim alçak sesle. “Hep seveceğim.”
Sözlerimi duymamıştı belki ama hissedeceğine emindim. O huzurla başımı yasladım koltuğun arkasına. Parmaklarım saçlarında gezinmeye devam ederken ben de gözlerimi kapattım. Uykunun huzurlu kollarının beni sarmalamasına izin vermiştim.
¤
Nasıldı? Dur daha öldürmedim Barbaros'u skdmvgjposdjgvpo
şakaydı. sadece bir şaka. belki de değil bilemeyiz eheh :) mis gibi mutsuz sonla bitirecek bir kitaptı ama öyle bitmeyecek dostlar söz verdim çünkü. bir türlü kavuşamayan çiftimize mutlu olmak yakışır çünkü. finale son bir.
yeni bir instagram hesabı açtım. ismi yine aynı meysyaziyor yazarak bulabilirsiniz.
