Melis, eski günlüğün sayfalarını çevirdikçe tüyleri diken diken oluyordu. Elif’in yazısı gittikçe titrekleşmiş, bazı satırlar neredeyse kazınmış gibiydi. Her sayfa, bir çöküşü anlatıyordu.
> “Kuyu konuşuyor… Sesini sadece ben duyuyorum.”
“Annem inanmadı. Ama dün gece, kuyu kapağı kendiliğinden açıldı.”
“Kuyunun içinden biri bana ismimle sesleniyor. Elif… Elif…”
Melis’in eli titredi. Bu satırları okurken sanki dışarıda bir şey hareket etti. Ani bir rüzgar camı çarptı. İçgüdüsel olarak dönüp baktı ama orada kimse yoktu. Derin bir nefes aldı. “Sadece yorgunum,” dedi kendi kendine. Ama kalbinin sesi çok daha yüksekti.
Dışarı çıkıp arka bahçeye yürüdü. Her adımıyla çocukluğuna biraz daha yaklaşıyordu. Toprak yumuşaktı, nemliydi. Ağaçlar hâlâ sessizdi, ama sessizlik başka bir şey gizliyordu artık. O çocukken sadece eski bir kuyu gibi görünen şey, şimdi başka bir şeye dönüşmüştü. Kapak yarı açıktı. Üzerinde yosunlar vardı. Paslı zincir sarkıyordu içeri.
Melis, kapağa yaklaştı. İçine baktı.
Kuyunun dibinde bir karanlık vardı, sadece karanlık değil, bir varlık gibi. Karanlığın içinden bir ses fısıldadı:
“Hoş geldin… Melis.”
Melis geri sendeledi, nefesi kesildi. İçinden gelen bir ses bağırıyordu: “Koş!” Ama ayakları köklenmişti sanki toprağa.
Bir anda sırtında bir elin ağırlığını hissetti.
Ve karanlık başladı.