Skip to content

Kusurlu

Chapter 2 · 5 min read

Kusurlu

Chapter 2

2. Bölüm

Dünyanın en hafif uykusundan, omuzlarımda hissettiğim sert bir sarsıntıyla uyandım. Uyanık olmama rağmen gözlerimi açmak istemedim. “Lane, tatlım… hadi kalk. Müdire Hanım seni çağırıyor,” dedi Bayan Crawford.

Sesi tuhaftı. Her zamanki o mesafeli ve otoriter tonu gitmiş, yerine cam kırıklarıyla dolu, titrek bir fısıltı gelmişti.

Gözlerimi zorlukla araladığımda Crawford’un yüzünü gördüm. Gözlerinin altı morarmış, kusursuzca topladığı saçları bu sefer özensizce, aceleyle tutturulmuştu. O an, koridorun rutubetli havasının bile değiştiğini hissettim. Başım zonkluyordu. Dün geceyi, o yağmuru, kaçışı hatırlamak istemiyordum. Ama görüntüler, uykumun en derin yerinden sökülüp peşimden gelmişti. Annemin yangın merdivenindeki o son bakışı, zihnime atılmış bir dikiş gibi orada duruyordu.

“Neden?” diye fısıldayabildim sadece. Sesim boğazımda kurumuş bir yaprak gibi hışırdadı.

Bayan Crawford cevap vermedi. Sadece titreyen bir elini omzuma koydu ve beni ayağa kalkmam için hafifçe zorladı. Merdivenlerden inerken midemde devasa bir taş taşıyormuşum gibi hissediyordum. Her adım, içimde büyüyen o kötü hissi biraz daha somutlaştırıyordu. Yetimhanenin gri duvarları üzerime yıkılacakmış gibi daralıyor, pencerelerden sızan solgun sabah ışığı bile bir düşman gibi gözlerimi yakıyordu. Bir şey olmuştu. Ve Müdire Barbara’nın odasına sabahın bu vaktinde çağrılmak, hayatın bana yeni bir darbe indirmeye hazırlandığının işaretiydi.

Ağır ahşap kapı gıcırdayarak açıldığında, Müdire Barbara’nın odasındaki o boğucu hava yüzüme çarptı. Ray’i gördüm. Odanın en karanlık köşesinde, pencereden gelen zayıf ışığın uzağında bir gölge gibi duruyordu. Elleri birbirine kenetliydi ve bakışları, hayatım boyunca gördüğüm en ağır suçluluk duygusuyla yere çivilenmişti. Bakışlarını kaldırmaya bile cesaret edemiyordu.

“Müdire Hanım beni mi çağırmıştı?” dedim. Sesim bana bile yabancı geldi; soğuk, duygusuz ve sanki kilometrelerce uzaktan geliyormuş gibi yankılıydı.

Müdire Barbara, masasının arkasında bir heykel gibi dimdik oturuyordu. Sert yüz hatları, bugün bir mermer kadar donuk ve cansızdı. Önündeki kağıtları kenara itti ve ellerini birleştirdi. “Lane… canım, oturur musun?” dedi. Sesi, normalde bir emir gibi çıkan o keskin tondan yoksundu; daha çok bir ağıtın başlangıcına benziyordu.

“Hayır.” Dizlerimin titremesini, ruhumun sarsılmasını onlara göstermeyecektim. Dimdik durursam, haberin gerçekliğini geri itebilirim sanıyordum.

Odanın içi öyle bir sessizliğe büründü ki, duvarlardaki saatin tik-takları kafamın içinde patlayan silah sesleri gibi yankılanmaya başladı. Ray derin, sarsıcı bir nefes aldı. Adımları ağır ağır bana doğru yaklaştı, ancak hala yüzüme bakmıyordu.

“Lane,” dedi yavaşça. Sesi çatladı, bir hıçkırığı yutar gibi sustu. “Annen… dün gece—” Sustu. O kelimeyi telaffuz etmenin dünyadaki tüm oksijeni tüketeceğini biliyordu. “—baban tarafından… öldürüldü.”

O an dünya durdu. Yer çekimi aniden kat kat artmış ve beni dünyanın merkezine doğru çekmeye başlamış gibi hissettim. Nefesim boğazımda tıkandı, ciğerlerim sanki keskin cam parçalarıyla doldu.

“Hayır.”

Ray bir şey söylemeye çalıştı, ellerini uzattı ama elleri havada, boşlukta asılı kaldı. Onu duymuyordum. İçimdeki sessizlik o kadar devasaydı ki, dışarıdaki hiçbir çığlık o boşluğu dolduramazdı.

“Hayır… yalan bu. Annem ölmedi. O beni buraya gönderdi! Geri gelecekti! Beni alacağına söz verdi!” Sesim yükseldikçe içimdeki o çocuksu, saf umut parçalanarak dökülüyordu. Kalbim göğüs kafesimi parçalamak istercesine çarpıyordu. “YALAN SÖYLÜYORSUNUZ! HEPİNİZ YALANCISINIZ!”

Gözyaşlarım yüzüme akmaya başladı. Sıcak ve yakıcıydılar. Sandalyelerden biri devrildi, elim masanın üzerindeki camdan bir objeye çarptı.

“YALAN!”

Bayan Crawford yanıma yaklaşıp omzuma dokunmak, beni zapt etmek istedi. Onu var gücümle ittim. “DOKUNMA BANA!” Odaya diğer görevliler girdi. Birileri kapıyı kapattı, birileri kollarımı tutmaya çalıştı. Her kafadan aynı anlamsız, sahte teselli cümleleri çıkıyordu: “Lane, sakin ol.” “Tatlım, lütfen otur.” Ama bu sözler bana ulaşmıyordu. Hepsi boğuk bir uğultuya, anlamsız bir gürültü yığınına dönüşmüştü. Kendimi yere bıraktım. Yumruklarımı soğuk zemine vurmaya başladım; fiziksel acı, ruhumdaki o devasa delikten daha gerçekçiydi.

“YALAN! YALAN BU! O BANA SÖZ VERMİŞTİ!” Boğazım yanıyordu, sesim kısılana kadar haykırdım.

Ray, görevlilere döndü. Sesi bir fırtına gibi patladı. “Bir dakika, bırakın onu!” dedi. Kimse durmadı. Bir kadın beni arkadan tutup kaldırmaya çalıştığında çırpındım. “Bırakın! Gitmek istiyorum! Onu bulacağım, o beni bekliyor!” Oda bir savaş alanına dönmüştü. Devrilen eşyalar, çarpan kapılar ve benim bitmek bilmeyen feryadım… Müdire Barbara’nın o buz gibi yüzünde bile bir anlık bir acıma parıltısı gördüğümü sandım.

Ama ben sadece annemin sesini duyuyordum: “Lane, koş kızım… koş.”

Sonunda gücüm tükendi. Kaslarım iflas etti, ciğerlerimdeki son oksijeni de tüketmiştim. Dizlerimin üzerine çöktüm, başım göğsüme düştü. Sadece Ray’in bana baktığını hissettim. Sessiz, çaresiz, suçlu bir bakışla.“Üzgünüm,” dedi.

O kelime, bir kurşun gibi içime saplandı. Ve o an anladım: Annem gitmişti. Artık beni bekleyen bir ev, saçlarımı okşayacak bir el kalmamıştı.

Gözlerimi açtığımda tavandaki parlak ışık gözlerimi bir bıçak gibi deldi. Bir an nerede olduğumu, neden burada olduğumu anlayamadım. Sonra o keskin, mide bulandırıcı antiseptik kokusu genzime doldu. Beyaz duvarlar, demir karyolalar, mutlak bir sessizlik… Revirdeydim.

Başım zonkluyordu. Gözkapaklarım o kadar ağırdı ki, sanki saatlerce değil, koca bir ömür boyunca ağlamış gibiydim. Doğrulmaya çalıştım ama başım dönünce yastığa geri düştüm. Odanın köşesinden bir sandalye gıcırtısı geldi.

Ray, pencereden süzülen o solgun, gri ışığın altında bir heykel gibi oturuyordu. Yorgundu. Uykusuzdu. Ve her şeye rağmen hâlâ buradaydı. Uzun süre konuşmadık. Odanın içindeki sessizlik, dışarıdaki fırtınadan daha gürültülüydü.

Sonunda, “Biraz su ister misin?” dedi. Sesi kurumuş bir kağıt gibi hışırtılıydı.

Başımı hayır anlamında salladım.

“Lane…” Sesi alçaldı, bakışlarını tekrar ellerine kenetledi. “Annenin cenazesi yarın sabah yapılacak. Gitmek ister misin?”

“Cenaze” kelimesi odanın içinde soğuk bir rüzgar gibi esti. Tavandaki çatlaklara baktım. Gözlerim tekrar doldu ama bu sefer akmalarına izin vermedim. İçimde bir yerlerde, o ağlayan küçük kızın üzerine koca bir beton dökülmüştü.

“Evet,” dedim. “Gitmek istiyorum.”

Ray başını salladı. “İstersen gitmeyebilirsin, seni anlarım—”

“Hayır,” diye fısıldadım. “Annem bunu hak ediyor. Onu o son yolculuğunda yalnız bırakamam.”

Sessizlik geri döndü. Sadece duvardaki saatin bitmek bilmeyen, alaycı tıkırtısı vardı. Ray ağır ağır ayağa kalktı. “Biraz dinlen. Yarın zor bir gün olacak.” Kapıya yöneldiğinde, içimi bir zehir gibi kemiren o tek soruyu sordum.

“Ray…”

Durdu. Elini kapı koluna koydu ama arkasına dönmedi. Omuzlarının gerildiğini görebiliyordum.

“Annem… acı çekti mi?”

Bakışları bir an dondu. Koridorun karanlığına baktı. Sonra, “Hayır,” dedi. “Acı çekmedi. Her şey çok hızlı oldu.”

Ama o yalanın içindeki kırılmayı, sesindeki o küçücük titremeyi duydum. Ray’in sırtındaki o suçlu duruş, bana gerçeği haykırıyordu. Bazı gerçeklerin söylenmese bile insanın ruhuna bir ok gibi saplandığını o an anladım. Annem acı çekmişti. Ve ben, bu kusurlu dünyada yapa

yalnız kalmıştım. Artık Lane değil, sadece bir boşluktum.

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.