Emir sadece bizim yüzümüze baktı. Gözlerindeki korkuyu görebiliyordum. Artık çok gec olduğunun da farkındaydı. Beyaz ve yapışkan şey onu içeri çekince dehşet içinde bir çığlık attı. Duru ile elimizi ağzımıza götürüp kapattık. Diğerlerinin ise gözleri fal taşı gibi açıldı. Soğukkanlılıkla Ahmet Abi bize yavaş yavaş labaratuvarın karşısına doğru ilerlememiz gerektiğini söyledi. Biz de onun dediği gibi ilerledik. Çok garip sesler duyuyorduk. Emir’in çığlık dışında başka sesi yoktu. O beyaz şey neydi? Hiç iyi bir şeye benzemiyordu. Uzun ve inceydi. Bir insana ait olmadığı kesindi
“İnan, yavaş yürü hızlısın.” Ahmet Abinin sesi azdı ama sinirini hissettim. İnan daha da yavaşladı ve bizimle aynı hizaya geldi. “Kahretsin” Eymen ne yapmış diye bakmama bile gerek kalmadı. Bir dala basmış ve yere kapaklanmıştı. Hemen yanındaki Ahmet Abi ayvayı yedik bakışlarını onun üstünde gezdirdi.
Aniden labaratuvarın beyaz ışıkları bir bir açıldı. Bu beyaz şeyler doğrudan bize bakıyordu ve ellerinde Emir yatıyordu. Yani daha doğrusu biz öyle sanıyorduk. Emir birden yüzünde morluklarla ayağa kalktı ve diğerleri gibi beyaza büründü. Bize 30 saniye bakması bile ölmeden öncekinden daha büyük bir çığlık koparmasına yetmiş, hatta artmıştı.
Diğer beyaz canlılar da çığlığı bastı ve Emir bizi işaret etti.
“Kaçın!” Diye bağırdı Ahmet Abi. Var gücümle koştum. İlk başta çok yavaş olduğum için öleceğimi sanıp ağlamak üzereydim. Ama sonra Duru ile, sınıfımızın en hızlı kızı ile aynı hizada koştuğumu fark edince rahatladım. Niye stres yapıyordum ki? Bizi güçlendirmişlerdi. Ama asıl sorun beyaz şeyleri de güçlendirmişlerdi. Neredeyse hepimiz aynı hizadaydık. Ahmet Abi sadece kasıtlı olarak arkadan geliyordu. Duru'ya bakıyordum. Sürekli ona daha hızlı koş Duru daha hızlı diyordum. Aslında ondan önce kendime bakmam gerekiyordu ama hep böyleydim zaten.
Birden Duru ile aramda beyaz bir şey fark ettim. Arkamı döndüğümde Emir’in beyaz ve sanırım dili olan şeyi aramıza fırlattığını gördüm. Doğru ya, Emir'i de böyle yakalamışlardı. Korku tüm vücuduma tekrar bir alarm gönderdi ve daha hızlı koştum. Sağıma, soluma, önüme, arkama hızlı hızlı dillerini fırlatan bu manyak şeyler beni daha fazla koşmaya zorluyordu. Ayaklarımız kanamıştı. Eğer bir terlik veya ayakkabı. Verselerdi en azından bu dertten kurtulabilirdik. İyice ilerleyince gördüğüm şey karşısında kafayı yiyecektim. Şelale… Tam karşımızda bir şelale vardı. Yüksekti. Yani bir yerini kırabilir, ya da çatlatabilirdin. Ege elini yüzünde gezdirip “Şimdi ne yapacağız?” dedi. Ona tek cevap benden gelmişti. “Atlayın.” Ve kendimi aşağı attım. Bana nasıl bakmışlardı acaba? Ya da bakmaya zamanları olmamıştı ve onlar da hemen arkamdan atlamıştı. Suya çarpınca ayağımda çok derin bir acı hissettim. Ayağımı hareket ettirmeye çalıştım çünkü yüzmezsem su üstüne çıkamazdım. Çok ağrıyordu. Kırık olması çok yüksekti çünkü kayaya çarpmıştı. Kafamı suyun üstüne çıkardım. Yakınımda Atakan, İnan, Duru ve Ege vardı. Ama Ahmet abi ve onunla yan yana gezen Eymen’i göremedim. “Herkes iyi mi arkadaşlar?” İnan’nın sözleri kulaklarımda yankılanıyordu. Gerçekten çok şanssızdım. “Sanırım ben ayağımı kırdım.” dedim. “Yardım eder misiniz?”
Atakan ve Ege beni karaya çıkardı. Duru da yanımdaydı. Ayağımı inceledi. “Bence kırılmamış, çatlamış.” “Her şekilde kötü.” Dedi İnan. “Ayağı çatlak. Bu beyaz zombi şeyler onu kolayca yakalar.” Sinirlenmiştim. Ne yani? Beni burada böyle bırakıp gidecek insanlar daha anasının karnından doğmamıştı. “Ben yürüyebilirim. Hem daha fazla koşabileceğinizi sanmıyorum. En iyisi buralarda sığınabileceğimiz bir yer bulmak.” Ege beni başıyla onayladı. Atakan da Peki der gibi omuz silkti. Duru'ya tutunup ilerledim. Benim yüzümden geri kalmasını isteyeceğim en son insan Duru’ydu.
Yavaş yavaş yürüyorduk. Bir ormanın içindeydik. Aklıma bizimkiler geldi. Ayağımdan dolayı onları tamamen unutmuştum. “Duru, Eymen ve Ahmet abi nerede?” “Onlar atlamadı. Yan taraftan gittiler. Ama Ahmet abi bize atlayın dedi.” Anladım der gibi başımı salladım. Demek Ahmet abi ve Eymen zor olanı tercih etmişti. İnşallah kurtulmuşlardır diye dua ettim. Kimseden çıt çıkmıyordu. Benim genelde konu açmak gibi bir alışkanlığım yoktu hatta bu grup içindeki en sessiz kişiydim ama konuşmak hepimize biraz da olsa iyi gelirdi. “Silah ya da işimize yarar başka bir şey bulmalıyız. Yoksa bu ölüm alanında çok duramayız. ” Gerçekten iç açıcı bir konu seçmiştim. Zaten konu açmada çok başarılı olmadığımı söylemiştim. Bana tek Atakan cevap verdi. “Bu hızda mı? Eğer bu hızda bir şeyler bulabilirsek helal olsun bize.” Bu çocuğu şuracıkta gırtlaklamamak elde değildi. Zeki olabilirdi ama inanın zekâsı umrumda bile değildi. “Konuşmayın yolda. Dikkatimiz dağılıyor daha da yavaşlıyoruz.” Ege bizi ayırmasaydı belki de Duruyu bırakıp bir ayağımı da çatlatabilirdim. Normalde çoğu kavga dışında olurum ama bir kere girdim mi beni ayırma zahmetine girmeleri büyük başarı olurdu.
Atakan’ın bizim grupta olduğu doğruydu. Hatta benimle aynı zeka oyunları takımında, aynı dershanede ve aynı sınıfta olduğu da doğruydu. Her şeyde onu görüyordum resmen. Onu sevdiğimden değil. Hani kedinin sevmediği ot dibinde biter ya, işte durum aynen öyleydi. Onu bazen severdim bazen de nefret ederdim. Ama şuan onu sevmiyordum. Ve onu sevmememin söylemiş olmasam da çok haklı nedenleri de vardı. Atakan'ın tipi de bana güven vermiyordu. Hiçbir şekilde bu çocuğa güvenemiyordum.
Ama şu an bunu konuşmanın zamanı değildi. Ege haklıydı. Çocukluk yapmanın bir alemi yoktu. Duru’ya yaslanıp yürümeye devam ettim. Yaklaşık iki buçuk saat yürüdük. Duru’nun “Burada kalabiliriz bence.” Demesiyle rahatladım. İnan “emin misiniz?” Dedi. Ben nereye geldiğimizi tam olarak göremediğim için cidden emin miyiz değil miyiz bilmiyordum. “Bence o kadar kötü bir yer değil.” “Kötü bir yer değil mi Ege? Evin içinden geçmişler. Ev delik deşik olmuş görmüyor musunuz?” Kafamı kaldırıp İnan haklı mı diye baktım. Tahtadandı ve evin her tarafı kurşunlanmıştı. Camları kırıktı yani bizi soğuktan fazla koruyamazdı. Ama zaten yaz mevsimindeydik. İnan doğru diyordu. Evi delik deşik etmiş gitmişlerdi. “Şansımızı bir deneyelim” dedim.
Evin içine girdik. Neyseki evin içi dışı gibi berbat değildi. Evet vazo ile resimler kırık ve kötüydü ama idare ederdi. “Burası bir oduncunun eviymiş.” Ege’nin elinde oduncunun olduğunu düşündüğüm bir kuzu derisinden kapağı olan defter, daha doğrusu bir günlük vardı. İnan Ege’nin yanına geldi ve defterdekileri okurken bir kahkaha patlattı. “Oduncumuz pek romantik bir adammış.” Ben oduncu hakkında dedikodu yapmak istemiyordum. Bu yüzden kafa kafaya vermiş ve oduncunun eski yazılarını okuyan Ege ve İnan'dan uzaklaşıp Duru ile etrafı inceledik.
Yerdeki fotoğrafları aldım. Oduncu sakallı kaba saba bir adamdı. Kareli gömlek, mavi kot pantolon ve elinde baltayla tam bir oduncuydu. Yanında ise siyah saçlı tombul bir kadın vardı. Fotoğrafta çok güzel gülmüştü. O da karısıydı. Ve tabi ki oduncunun omzuna çıkmış beş yaşlarında bir çocuk. O da babası gibi kahverengi saçlıydı. Bu mutlu aile tablosuna ne olmuş olabilirdi? Kendi halinde bir oduncunun silah tutan insanlarla ne gibi bir derdi olabilirdi? Borcu mu vardı? Sanmıyordum. Zaten kendi kendine geçinebilirdi. Parası yetmezse de ormanın içinde evi vardı ve Atakan'ın incelediği tüfeğe bakılırsa aynı zamanda avcıydı. Ben kafamı bu sorularla yorarken Duru bir şey buldu.
“Melek, şurada bir şey var.” Duru’nun işaret ettiği yer diğer tahtalardan birazcık daha yüksekti. Oraya doğru gittik. “Duru bizim burayı açmamız lazım.” Dedim. Oduncu günlüğü okuyup kahkahalar atan
Ege ve İnan, duvara asılı bir tüfeği inceleyen Atakan yanımıza geldi. Ege ve İnan tümsek tahtayı kaldırdı. “Bu bir tür sığınak.” Duru doğru söylüyordu. Sığınak hepimize yeter mi diye bir deneme yaptık. Hepimizi alacak kadar büyük bir sığınaktı. Siğınaktan çıktık ama Atakan'ın yüzunden bir şeylerden huylandığı belliydi. "Ne oldu Atakan?" Duru'ya cevap verene kadar Duru aynı soruyu iki kez sordu. "Kendi halinde bir oduncu neden böyle bir sığınak yapsın ki? Çok şüpheli değil mi?" Aslında doğruydu. Atakan Ege ve İnan'dan aldığı günlüğü çevirmeye başladı. Sonlara gelince durdu. "İşte burada bir şey yazıyor." dedi. Hepimiz okumaya başladık.
N.N. DENEYLERİNDEKİ DENEKLER İÇİN
Umarım bu deneylerden kaçan olmuştur. Ben kendi halinde yaşayan sıradan bir oduncuyum. Adım Alp Eroğlu. Bu labaratuvarı Mart ayının üçüncü gününde fark ettim. Normalde devlet işleriyle hiç ilgilenmem ama ülkeler arası ün yapmış bir şirketin böyle bir alçaklık yapması beni harekete geçirdi. Sizi şaşırtabilir ama ben C1 düzeyinde ingilizce bilgisi olan bir insanım. Ailemden dolayıydı. O zamanları size anlatamayacağım. Şirketin sahibi kadınla uzun uzun konuştum. Çok masum fikirleri olan bir kadın değildi. Bir gün gizlice labaratuvarın içine girdim. Deneklerin kendi istekleriyle değil habersiz seçildiğini, hatta neredeyse tüm ülkenin insanlarını denek olarak kullanmak icin her şehirde labaratuvar kurduklarını öğrendim. Her ülkeye aynısını yapıyor, insanlığı felakete sürüklüyorlardı. Bende hayatımı ailem için riske attım. Labaratuvarlara girip ayarları ile oynadım. Umarım işe yaramıştır çünkü eğer bir şeye yaramamışsa insnlık yok oldu demektir. Bu...
Bundan sonrasında sadece kan vardı. Kurşun izleri de bu sahneye eklenince Oduncu ve çok sevdiği ailesinin sonunu düşünmeye gerek kalmadı. İnan'ın küfürler ettiğini duyuyordum. Ege yutkundu ve "Bu oduncu bizim yüzümüzden ölmüş." Dedi.