1. Bölüm – Evren
“İnsan bazen geçmişi öğrenmek için dünyayı dolaşır, sonra aradığı şeyin kendi içinde saklı olduğunu fark eder.”
Annem bunu yıllardır söylerdi.Aslında ne zaman bavul hazırlasam söylerdi.Gazeteci olmaya karar verdiğim gün de söylemişti, ilk kez evden ayrıldığım gün de. Hatta dünyanın öbür ucuna gitmek için uçağa binerken bile aynı cümleyi kurmuştu.Sonra her Türk annesinin yapacağı gibi gülümseyip eklerdi:
“Adın gibi su gibi git, su gibi gel.”
O zamanlar bunun sadece bir temenni olduğunu sanıyordum.Şimdi ise uçak bulutların üzerinde süzülürken annemin sözleri kulaklarımın içinde yankılanıyordu.Camdan dışarı baktım.Altımda uzanan dünya küçücük görünüyordu.Şehirler, yollar, insanlar…Hepsi birkaç kilometre yükseklikten bakınca bir haritanın üzerine bırakılmış işaretler gibiydi.Belki de bu yüzden yolculuk etmeyi seviyordum.Uzaklaştıkça her şey daha anlamlı görünüyordu.Hayat beni hep başka yerlere çağırmıştı. Ben de o çağrıyı hiçbir zaman geri çevirmemiştim.
Kimileri buna şans derdi.
Kimileri tesadüf.
Ben ise evrenin fısıltıları olduğuna inanırdım.Çünkü hayatım boyunca verdiğim en önemli kararların çoğu mantıklı görünmüyordu.Ama içimde bir ses hep aynı şeyi söylüyordu.
“Git.”
Ben de giderdim.
Bazen bir şehre.
Bazen bir hikâyeye.
Bazen de cevabını bilmediğim soruların peşinden.
Şimdi ise o ses beni Mısır’a götürüyordu.
Çöle.
Çocukluğumdan beri tarihe karşı açıklayamadığım bir merakım vardı.Diğer çocuklar çizgi film izlerken ben eski uygarlıklarla ilgili belgeseller izlerdim.Arka bahçede plastik kürekle kazılar yapar, bulduğum her taşı tarihi eser ilan ederdim.Ailem bu hâlime gülerdi.Ben ise son derece ciddiydim.Çünkü çocuk aklımla bile toprağın altında saklanan şeylerin büyülü olduğuna inanıyordum.Yıllar geçti.Merakım büyüdü.Ben büyüdüm.
Araştırmalar yaptım.
Yazılar yazdım.
Kazılara katıldım.Hatta bir dönem Göbeklitepe’de çalışma fırsatı bile buldum.
Ama içimdeki o açlık hiç dinmedi.Çünkü tarih bana göre geçmişten çok sırlarla ilgiliydi.Ve sırlar…Asla gerçekten ölmezdi.Şimdi ise hayatımın en büyük fırsatlarından biri için gökyüzünde süzülüyordum.Aylar süren başvurular, görüşmeler ve izinlerden sonra Mısır’da yürütülecek özel bir araştırma ekibine liderlik etme hakkı kazanmıştım.Hâlâ kulağa garip geliyordu.Çünkü çocukluğunda bahçeyi kazıp taş toplayan kızın bir gün piramitlere gideceğini kim tahmin edebilirdi?Ben bile etmiyordum.Koltuğuma yaslandım.Yaklaşık iki buçuk saattir uçaktaydım.Bir kitap okumayı denedim.Olmadı.Film açtım.On dakika sonra kapattım.Aklım sürekli aynı yere gidiyordu.Piramitlere.Kazı alanına.Ve beni orada bekleyen bilinmezliğe.İçimde kendimce yüzüncü kez tartışırken hostesin anonsu duyuldu.
“Sayın yolcularımız, kısa süre içerisinde Kahire Uluslararası Havalimanı’na iniş yapacağız.”
Kalbim istemsizce hızlandı.Emniyet kemerimi bağladım ve pencereye döndüm.Bulutların arasından ilk kez çöl görünüyordu.Sonsuzmuş gibi uzanıyordu.Ne kadar kitap okursanız okuyun, ne kadar belgesel izlerseniz izleyin bazı şeyleri ilk kez gördüğünüzde hissedersiniz.Çöl de onlardan biriydi.İnsan kendini bir anda küçücük hissediyordu.Belki de binlerce yıldır saklanan sırların yanında gerçekten küçücüktük.Uçak piste değdiğinde kabinde hafif bir alkış koptu.Ben ise çoktan aklımda başka şeyler kuruyordum.
Piramitler.
Kazı alanı.
İzin belgeleri.
Ve beni buraya getiren o garip his.
Sanki bu yolculuk diğerlerine benzemeyecekti.Sebebini bilmiyordum.Ama bazen insanın içi, aklından önce fark eder bazı şeyleri.
Uçaktan indikten ve gerekli kontrollerden geçtikten sonra nihayet dışarı çıktım.Kahire’nin sıcak havası yüzüme çarptığında derin bir nefes aldım.Hava kuru ve ağırdı.İnsan daha ilk adımda çöle yaklaştığını hissediyordu.Telefonumu çıkarıp araç çağırdım.Beklerken gözüm havaalanının karşısındaki kalabalığa takıldı.
İnsanlar.
Valizler.
Yabancı diller.
Ve tam o sırada…Siyah kapüşonlu bir adamın bana baktığını fark ettim.
Sadece birkaç saniye.
Sonra kalabalığın içinde kayboldu.
Garip bir histi.Ama üzerinde durmadım.Sonuçta yabancı bir ülkedeydim ve yolculuğun yorgunluğu üzerimdeydi.Aracım geldiğinde bavulumu bagaja yerleştirip arka koltuğa geçtim.Şehir boyunca ilerlerken gözlerimi camdan ayırmadım.
Kahire karmaşıktı.
Canlıydı.
Ve garip bir şekilde geçmişle bugünün iç içe geçtiği bir yer gibiydi.Bir süre sonra ufukta üç dev gölge belirdi.
Piramitler.
Yıllardır kitaplardan baktığım şekiller şimdi karşımda yükseliyordu.İçimde heyecandan daha farklı bir şey kıpırdadı.Sanki uzun zamandır beni bekleyen bir hikâyenin ilk sayfasını açıyordum.Yaklaşık kırk dakika sonra otelin önünde durduk.Valizimi alıp içeri girdim.Odaya çıkıp yerleşmeye hazırlanıyordum ki telefonum çaldı.Arayan ekipteki arkeologlardan biriydi.
“Su, hemen aşağı iner misin?”
Sesindeki gerginlik dikkatimi çekti.
“Bir sorun mu var?”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Hayır… En azından öyle umuyorum.”
Telefon kapandı.Merakla toplantı salonuna doğru yürüdüm.Kapıyı açtığım anda içerideki herkes bana baktı.Odadaki hava tuhaftı.Kimse konuşmuyordu.
“Ne oldu?” diye sordum.Selim Bey masayı işaret etti.
“Bugün kazı alanında bunu bulduk.”
Masaya yaklaştım.Tozla kaplı küçük bir taş parçasıydı.Ama üzerindeki işaret dikkatimi çekti.Bir küp.Taşın üzerine işlenmiş kusursuz bir küp.Parmaklarımı sembolün üzerinde gezdirdim.İçimde açıklayamadığım bir huzursuzluk oluştu.
“Bu mu?” dedim.“Bu yüzden mi beni çağırdınız?”
Kimse cevap vermedi.Sonunda Selim Bey derin bir nefes aldı.
“Hayır.”
Bakışları taşın üzerindeki sembolden bana kaydı.
“Biz seni bunun için çağırmadık.”
Kalbim hızlandı.
“Öyleyse neden?”
Selim Bey çantasından eski, sararmış bir fotoğraf çıkardı ve masanın üzerine bıraktı.Fotoğrafın kenarları yıpranmıştı.Yıllarca saklanmış gibiydi.Elime aldım.Ve nefesim kesildi.
Çünkü fotoğraftaki insanlardan biri…
Babama çok benziyordu.
