Her kuklanın bir ipi vardır. Biri çeker... Öteki savaşır. Evren bana iki seçenek sundu. Ya diz çökecek, ipimin çekilmesini bekleyecektim... Ya da sahnenin arkasına geçip, ipleri tutan o kanlı elleri kıracaktım. Ben ikinciyi seçtim. Ama bu özgürlük değildi. Bu, sadece yeni bir savaş biçimiydi. Ben Aden Yılmaz. Yirmi beş yaşındayım. Ve hayatta kalmakla yaşamak arasındaki farkı, her gün bir kurşun sesinde yeniden öğreniyorum. Küçükken iplerimi görmezden gelirdim. Onları yok sayardım. Ama ne kadar saklarsan sakla, o ipler hep arkandan sarkardı. Şu an bir sığınağın içindeyim. Tavanı çatlak, duvarı paslı. Ama dışarısı cehennemden, burası saraydan farksız. Kulağımda siren sesleri, elimde yarısı yanmış bir fotoğraf var. Üzerindeki yüzleri artık tanıyamıyorum. Savaş insanı direkt öldürmez. Önce unutturur. Sonra seni seninle baş başa bırakır. Ve sessizlik gelir. Savaşlarda asla silah sesinden korkmazsın. Sessizlikten korkarsın. Çünkü bir şeyin bittiğini, ya da bir şeyin yeni başladığını hep o sessizlik söyler. Bugün sessizlik var. Bu, bir sonun ya da bir başlangıcın sesi olabilir. Henüz bilmiyordum. Ama hissediyorum. Biri beni izliyor. Gözlerim sığınağın karanlık duvarlarına döndü. Ses yok, hareket yok. Ama hissi, sesim kendisinden daha belirgin. Teninize yaklaşan soğuk bir nefes gibi. Göremiyorsunuz ama var. Ve ben o varlığın ne olduğunu iyi biliyorum.Karanlığın ortasından gelen korku değil bu. Bu, tanıdık bir gölgenin kokusu. Adını unuttuğum birinin hayaleti gibi. Savaşın bana hatırlattığı her şey gibi; eksik, kırık ve yakıcı.Elimdeki yanmış fotoğrafa tekrar baktım. Kenarında parmak izleri vardı. Zamana ait olmayan, ama zamanın kendisini karartan izler. Sol köşede bir kadın gülümsemiş. Güzel bir kadın. Güzelliği güzel olmaktan çok, tanıdık oluşuyla çarpıcı. “Annemdi,” diye mırıldandım, kendi kendime.Hülya Yılmaz. Yüzünü hatırlamıyordum ama sesi hafızamda büyük bir yer kaplıyordu. Bir hikâye anlatır gibi konuşurdu. Her cümlesi başlı başına bir masal, her kelimesi bir sır gibiydi. Çocukken ona ben kukla mıyım, diye sormuştum. O da gülümsemişti. Hayır Aden, demişti. Sen bir kukla değilsin. Fakat iplerinin kimin elinde odluğunu da asla unutma.Unutmadım anne.Sadece çok geç fark ettim.Sığınağın duvarlarına sinmiş küf kokusu içimi dolarken, annemin sesi hâlâ kulağımdaydı. Zihnimde, o gülüşüyle birlikte dönüp duran yankılar gibi... Savaş her şeyden önce sesi çalar insandan. Sesleri, kahkahaları, fısıltıları. Ve geriye sadece sessiz bir çığlık kalır. Fotoğrafı ceketimin iç cebine koyup doğruldum. Tavanın köşesindeki çatlak, yağmurlu bir gece gibi sarkıyordu. Zaten yağmurun kendisi bile bu topraklara küsmüştü artık. Yağsa bile kanı temizleyemezdi. Sadece daha derine gömerdi her şeyi. Birden, metalin metale sürtünürken çıkardığı o tiz sesi duydum. Nefesimi tuttum. Gözlerim karanlık köşeyi taradı. Boştu. Yine de içindeki ağırlık dinmiyordu. Eğilip çantamdan susturuculu tabancamı çıkardım. Tetiği kontrol ettim. Emniyet açık. Ayağa kalktım. Kanayan diz kapağından bir sızı yayıldı ama aldırış etmedim. Acı, artık alıştığım bir ritüeldi. Her sabah uyanınca içilen kahve gibi, bir rutindi.Kapıya yöneldim. Metal kapının sürgüsünü yavaşça açarken, dışarıdaki sessizlik daha da büyüdü. Sanki tüm dünya nefesini tutmuştu. Ya beni izliyordu ya da benim bir şeyleri izlememi istiyordu.İplerinin biri kıpırdadı.Bunu hissettim.✧Sığınaktan çıktığımda, gün batımıyla gece arasında sıkışmış bir gökyüzü karşıladı beni. Renkler kan gibi akıyordu; kırmızıdan mora, mordansa karanlığa. Adomlarım taşlara değdikçe, her biri bir hatıra misali inliyordu. Her taş, bir mezar taşı gibiydi bu şehirde. İsimsiz, tarihsiz ve sessiz.Yolun ilerisinde, devrilmiş bir tabela gördüm. Eskiden bir hastaneydi. Belki de doğduğum yerdi. Şimdi pencereleri, oyulmuş göz yuvaları gibi, binanın çürümüş bedenine gömülmüştü. İşte o an tekrar hissettim.Birisi veya birileri... Bir şey beni izliyordu.Adımlarımı yavaşlattım. Gözlerim, yıkılmış binaların gölgelerinde gezinmeye başladı. Nefesimi tuttum. Soğuk hava ciğerlerimi yakıyordu ama asık zehir içeriden geliyordu. Hissediyordum, tenimin hemen altında bir diken gibiydi o tanıdık his: takip edilmek.Elimi ceketimin cebine attım. Silahım oradaydı. Ama çekmedim. Henüz değil.Kırık bir aynanın önünden geçerken durdum. Cam parçalarında yansımamın sadece yarısı görünüyordu. Diğer yarım yoktu. Belki çoktan yitmişti. Belki de hiç olmamıştı. Savaş, insanı sadece öldürmüyor; onu parçalara ayırıyordu. Ve sonra her parçasını ayrı bir yerde unutturuyordu.İçimde kıpırdayan o ip... işte yine çekilmişti.Arkamdan bir ayak sesi geldi. Hafifti. Ama yerle temas eden her ses, bana bu dünyadaki herkesin bir emaresi olduğunu hatırlatıyordu. Ve bazı emareler silinmeye direnirdi. Döndüm. Bir adam değildi.Bir kadın da değildi.Bir çocuk.Üzerinde sökülmüş, askeriye artığına benzeyen bir mont. Gözleri kapkaraydı. Ama o karanlıkta parlayan bir şey vardı: tanınma. Ya da hatırlanma.“Dur,” dedim sertçe. Bu topraklarda çocuklara bile güven olmuyordu. “Yaklaşma.”O ise durmadı. İki adım daha attı. Ellerini cebinden çıkardı. Avuçlarının içi simsiyah, barutla karışmış, kana bulanmış gibiydi. “Beni tanımadın mı?” dedi. Sesinde yaşının tersine bir ağırlık vardı. Tıpkı çocuk olmaya zamanı kalmamış bir çocuk gibi.Kaşlarımı çattım. “Tanıyor olmam mı gerekiyor?”“Belki de sadece hatırlaman gerekiyor,” dedi.Bir adım daha attı. Artık aramızdaki mesafe çok azdı. Silahımı çıkardım ama doğrultmadım. “Adın ne?”“Zina,” dedi. “Annen seni arıyor.”Nefesim boğazıma takıldı. Silahı daha sıkı tuttum. “Benim annem öldü.”Zina başını iki yana salladı. “Sen öldüğünü sanıyorsun. Ama ipini tutan kişi yaşıyorsa, senin annen ölmemiştir. Sadece yer değiştirmiştir.”Bir çocuğun ağzından çıkan bu kelimeler, beyninde yankılandı. Sanki yıllar önce unuttuğum bir anahtarı cebime geri bırakmıştı. “Sen kimsin?” dedim. Bu kez cevap vermedi. Gözleri fotoğrafa kaydı. Yavaşça, fotoğrafa uzandı. Geri çekildim. Ama o, parmak uçlarıyla sadece fotoğrafı işaret etti. “O kadını tanıyorum,” dedi. “Onun da ipleri vardı. Ama onunkiler, seninkilerden daha inceydi. O yüzden koptu.”Gözlerimi kısmamla, boğazımda bir şeyin düğümlenmesi bir oldu. Sustum. Çünkü savaş bazen en çok sessizlikte konuşur. Ve o an, içindeki her çığlık susmayı seçti.Zina nurdan sırtını döndü ve yürümeye başladı. Arkasından baktım. Her adımı, karanlığa saplanmış bir bıçak gibiydi. Ve o karanlık beni çağırıyordu.“Dur,” dedim bu kez daha yumuşak bir sesle. “Nereye gidiyorsun?”“Sahnenin arkasına.” dedi arkasına dönmeden.Sahne. Kuklalar. İpler.Bu çocuk beni iplerin kaynağına götürüyordu.Fotoğrafı ceketimin cebine sıkıştırdım. Tabancamı yerine yerleştirdim. Ardından yürümeye başladım. Adımlarımı Zina'nın adımlarına uydurdum. O çoktan karar vermişti: beni nereye götüreceğini iyi biliyordu.İplerim elimde değildi. Ama onlara doğru yürüyordum.✧Gözlerimi açtığımda, karanlık yeniden beni içine çekti. Ama bu sefer rüya değildi. Bu gerçekti.Zina yoktu.Sadece çatlak tavan, soğuk metal ve ölümle yoğrulmuş bir sessizlik. Nefes alırken ciğerlerim sanki savaşın pasını içine çekiyordu. Yanı başımda kırık bir rafın üstündeki saat hâlâ çalışıyordu. 23.06.“Uyandın mı?” dedi tok bir ses.Gece.Gölgelerin içinde duruyordu. Onun gelişi sessiz olurdu ama varlığı hep hissedilirdi. Simsiyah saçları ensesinde toplanmıştı. Gözleri bendeydi. “Rüyanda sayıkladın,” dedi. “Hatırlamıyorum,” dedim. “Ama bir şey söylemişimdir, değil mi?”“İpleri tutan eller kesilmeli, dedin.”Elim, ceketimin cebine gitti. Yanmış fotoğraf hâlâ oradaydı. O sırada kapının paslı gıcırtısıyla Hilal içeri girdi. Üzerindeki siyah taktik ceketin cebinden katlanmış bir harita çıkardı.“Veri merkezine girmeliyiz,” dedi direkt. “Ve bunu tarın gece yapacağız.”“Lora?” diye sordum. Lora, örgütten değildi ama yardımcı olmak istemişti. Biz de onu ajan olarak göndermiştik. Hilal kaşlarını çattı. “Beş yüz metre kala sinyal koptu. Ya yakalandı ya da... daha kötüsü.”Arkamızdan ayak sesleri yaklaştı. Gözde, tüfeğini sırtına asmış, ifadesiz bakışlarla içeri girdi.“Bence hayatta,” dedi. “ Diriliş o kadar kolay öldürmez. Onlar önce kırar.”Gözde'nin sesi buz gibiydi. Gerçeği hep saklamadan söylerdi. Belki de tetiğe basan parmakların ruhu, bu kadar keskin olurdu. Güneş ve Bade de diğer kapıdan girdiler. Bade'nin kolunda dijital bir cihaz vardı, parmakları hızlıca ekranın üzerinde dolaşıyordu.“İçeri sızmak için yüz saniyelik bir kör nokta buldum,” dedi. “Sadece yüz saniye. Sonrasında sistem kendini yeniliyor.”Güneş, gülümseyerek sırtındaki küçük çantayı yere bıraktı. “Yüz saniye bize yeter. Hele o merkezde birkaç kukla bırakabilirsem, dışarı çıkarken Diriliş'i kendi binalarına gömerim.”Onları dinledim. Her biri ustaydı. Ama onların söyledikleri sadece parçaydı. Bütünü sadece ben görürdüm. Planı sadece ben çizerdim.Yavaşça ayağa kalktım. Sığınaktaki soluk lambanın altına geçtim. Harita masanın üstünde açıldı. Parmaklarımı Diriliş'in kalbine doğru sürdüm. Veri merkezi.Sistem oradan nefes alıyor, oradan hükmediyordu.“Planı açıklıyorum,” dedim. Sesim netti. Tüm başlar bana döndü.“Birlikte gireceğiz. Sessiz, hızlı ve ölümcül olacağız.” dedim. “Gece, bana yakın duracaksın. Kör alana sızarken giriş temizliğini birlikte yapacağız. Sessizce, iş bırakmadan.” Gece kafasını sallayarak beni onayladı.“Tamamdır,” dedi.“Hilal, giriş noktasından sonra iç harita takibini üstleneceksin. Taktiksel yönlendirme sende. Kare Örgütünün gözü sen olacaksın.” Hilal hafifçe başını salladı. “Bade, sistem odasına ulaştığında kodu kıracaksın. Yüz saniye içinde üç katmanı geçmesi gerekiyor. Gecikirse...” dedim ve Bade'yla göz göze geldim. “Gecikmeyecek.”“Güneş, çıkış güzergâhına bomba döşeyeceksin. Zamanlama milimetrik olacak. Patlama, biz kaçtığımız anda gerçekleşecek.” Güneş dudaklarını birbirine bastırıp kafasını salladı. “Gözde, sığınağın tam karşısındaki çatıya çıkacaksın. Üç pencereli o binadan bize eşlik edeceksin. Biz içerideyken tek bir adım atan olursa, o son adımı olur. Öldüreceksiniz.”“Ben, tüm hattın ana damarında oalcsğım. Ön cephede Gece'yle giriyorum. Bade'yi veri odasına bizzat gotüreceğim. Eğer içeride bir sapma yaşanırsa, yönü ben yeniden çizeceğim. Sistem çöktüğünde, çıkışı yönetecek kişi de benim. Güneş'in bombaları ne zaman patlatacağını ben belirleyeceğim. Hilal'in yönlendirmesine göre, içerideki ilerleyişi koordine edeceğim. Bir aksilik olursa, ikinci bir rota var. Onu yalnızca ben biliyorum.”Bunu söylediğimde kısa bir sessizlik oldu. Herkes birbirine değil, bana bakıyordu.“Bu, sadece bir operasyon değil,” dedim. “Bu, Diriliş'in gövdesine saplanacak ilk bıçak. Biz sadece veri çakmıyoruz. Onların gözünü, kulağını, beynini oyuyoruz. Ve bunu yaparken hiçbirimizin düşmeye hakkı yok. Bu plan bir orkestra gibi işleyecek. Ama şunu unutmayın: Sahne kanka kapanacaksa, perdeyi biz çekeriz. Onlar değil.”Gözde, dürbününü omzuna aldı. Bade, kod ekranını kapattı. Güneş, çantasının fermuarını çekti. Hilal haritayı katladı. Gece bir şey söylemedi. Sadece başını eğdi.Ben de cebimdeki fotoğrafı çıkardım. Yanmış köşesindeki kadın annemdi. Hatırlamıyorum ama hissediyorum.“Anne, bu gece ipleri senin için keseceğim.”Sığınaktan çıkarken tek bir emir verdim: “Herkes ekipmanını alsın. Sessizliğin sesiyle ilerleyeceğiz.”Kapı açıldı. Soğuk hava içeri doldu. Ve o andan itibaren, Diriliş için geri sayım başladı.
الفصل 2
1: İplerin Gölgesinde
نهاية الفصل
1 تعليق
Aayy be kaliteli içerik uzun zaman oldu böyle içerik görmeyeli
1الردود
