Öğle molamda, sandalyemde fizik kurallarına ve tüm önerilere aykırı bir şekilde bacaklarımı öne doğru uzatmış, belim C şeklini almış ve karnımın üzerine yasladığım kahvemin içindeki buzları pipeti çevirerek şıkırdatırken karşımdaki Saygın’ın ayağının radyolojik görüntülerine bakarken uzun uzun yanaklarıma doldurduğum nefesimi veriyor ve pipetten uzun uzun kahvemi yudumluyordum.
Bu hastaneyi seviyordum, iki yıldır burada çalışıyordum ve düşük ücrete rağmen odamın deniz manzarası ve alıştığım hastalarım için yeniden sözleşmemi yenilemeyi bile düşünüyordum ancak Saygın’ın gelmesi her şeyi değiştirmişti. Mücadele etmek isterdim ancak o mücadele edebileceğim biri değildi. Onunla çalışırsam ya Hipokrat yeminimi çiğneyecektim ya da Gurur’a olan sevgimi…
Fırsatım varken Gurur’u seçiyordum.
Öğlen arası giderek olması gerektiğinden daha uzun hissettirirken telefonumdan iş ilanlarının yayınlandığı siteleri dolaşmaya başladım. Birkaçına başvuru yaptıktan sonra kendim için bireysel çalışma isteyen kişiler adına ilan verdim. Bireysel çalışma ihtimalim düşüktü ancak yine de sıfır değildi.
Telefonum elimde hala iş ararken babamdan gelen mesajla kahve bardağını masaya bırakarak doğruldum “Akşam istediğin bir yemek var mı? Bizim kasaptan köfte alayım mı?” diye yazmıştı.
“Bizim kasap öldü, orayı da yıkıp BİM açtılar,”
Sessizlik.
Ekrana gülümseyerek baktım. Mesajı anında görmesine rağmen uzun bir süre bir şey yazmamış ve o yazmadıkça ben de gülümseyerek ekrana bakmıştım. Geri döndüğünde her şeyi yerli yerinde bulabileceğini sanması kadar akıl almaz bir şey yoktu.
Öğleden sonraki ilk hastamı ağırlayana kadar da babamdan cevap gelmemişti. İkinci hastamı gönderirken attığı mesaja bakmıştım. Akşama mangal için bana sürpriz hazırlayacağını yazmıştı, mesajı görüldü bıraktım ve hastalarıma yoğunlaştım. Günün son hastası Saygın’dı. Beşe kadar her şey yolundaydı ancak beşi çeyrek geçe hala gelmediğinde canımı sıkmıştı.
Asistanım onu arayıp gelip gelmeyeceğini teyit ettiğinde yolda olduğunu söylemiş, on dakikaya geleceğini eklemiştim. Tam on dakika daha bekledim ancak gelmediğinde randevunun iptal olduğunu haber vermek için aramış lakin telefonumu açmamıştı. Kendi özel numaramdan mesaj atmak istemediğim için odamda, mesai saatim bitene kadar beklemek zorundaydım. Aksi, hastane kurallarına aykırıydı.
Ve Saygın tam 17.57’te kapıdan içeri girmişti. O içeri girerken ben çantamı hazırlamış, scrubs’ımı çıkarıp dolaba asmıştım. Kilitlemeyi unuttuğum kapı aralanıp da başını eğerek eşikten geçtiğinde önce giyinmeye daha erken karar verdiğim için kendimi tebrik etmiş ardından da ona sinirlenmiştim.
Parmaklarımın eklemlerini dolabın bilek hizamdaki kısmına iki kez vurduktan sonra “Girebilirsiniz,” dedim abartılı bir imayla.
“Vakit kaybetmek istemedim,” dedi.
“Vakitsiz de gelebilirdin,” dediğimde gözleri üzerimde dolaştı.
“Kıymetli bir şey olmazdı,” dediğinde dişlerimi sıkarak gülümsedim.
Bileğimdeki saati gösterdim “Bu saatten sonra sizi tedavi edemem, bir sonraki randevuyu beklemekten başka çaremiz yok.”
“Yönetimle konuştum, bugünkü tedavinin ödemesini çoktan hesabına geçtiler. Ben sedyeye uzanıyorum. Tişörtümü çıkarmamada sakınca var mı?” diyerek gözleri etrafta dolandı. Bana herhangi bir şey söyleme gereği duymadan cam kenarındaki sedyeye doğru yürürken “Nezaketen sordum,” derken tişörtünü üzerinden sıyırdı.
Ona dik dik bakarken sabit hat çalmaya başladığında uzanıp telefonu aldım “Lema hanım, bu akşam size mesai yazmak zorunda kaldım, Saygın bey programını ayarlayamadığı için bu saate kalmak zorunda kaldı,” dediğinde derin bir nefes aldım.
“Önce bana sormanız gerek, planlarım vardı,”
“Bir seferlik bir şey, ödemeyi önden yaptı. Biz de sizin hesabınıza geçirdik,”
“Geri iade edebilirim,”
“Bodroya işledim, yapabileceğim bir şey yok. İyi çalışmalar,” diyerek telefonu kapattığında muhasebeye kafamın içinde yüksek sesli bir küfür homurdandım.
Telefonu masanın üzerine fırlatırken “Abartma ya,” diyen Saygın’a döndüm. Kollarını başının altında birleştirmiş, bir bacağını diğerinin üzerine atmış bana yapmacık bir gülümsemeyle bakıyordu.
Üzerimdeki keten gömleği çıkarırken “Ben seni ne kadar çok tedavi edersem sen o kadar hızlı iyileşmeyeceksin,” dedim bile isteye yarasına tuz basarak. Canının sıkılmasını, kafasının bulanmasını ve Gurur’un onu yendiği anda takılıp kalmasını, tadının kaçmasını istiyordum.
“Ama iyileşeceğim,” diyerek bana göz kırptı.
İç geçirdim, gömleği sandalyeme asıp ona doğru yürürken “İstediğin saatte biriyle çalışmak istiyorsan bireysel bir uzman bulmanı tavsiye ederim,” dedim.
“Hayır, bir yere bağlı olanları sıkıştırmak daha kolay oluyor. Bireysel çalışanlar… Nasıl desem? Disiplinsiz oluyor,” dediğinde ona abartılı bir şekilde güldüm.
“Disipline oldukça düşkün olmalısın, dakik olmandan anlaşılıyor,”
“Sana konuşman için para vermedim, tedavi etmen için verdim,” dediğinde ayaklarının ucunda dikiliyordum.
Uzanıp eldivenlerimi alırken “Ayakkabılarını ve çoraplarını çıkar,” dedikten sonra onu süzdüm. “Ayakların kokuyorsa, içeride lavabo var yıkayabilirsin,” diyerek arkamdaki kapıyı işaret ettim.
Spor ayakkabılarının bağcıklarını çözerken “Siz doktorların böyle şeylere fetişleri yok mu? Dişçiler ağız kokusunu severmiş, sen ayak kokusunu sevmez misin?” dediğinde ona cevap verme gereği duymadım, uzanıp medikal maskeyi alarak kulaklarıma geçirip burnumun üzerinden sıkıştırırken bana gülümseyerek arkasına yaslandı.
“Neden keyfimin sizin kadar iyi olmasına izin vermiyorsunuz? Bugün ikimiz için de güzel bir gün olabilirdi,” diye homurdandım.
Güldü “Mutluluk hiçbir zaman iki kişilik değildir,” dedi.
Kırk dakikalık sessiz bir seansın ardından eldivenlerimi çıkarırken “Mola mı veriyorsun?” diye sordu.
“Seansımız bitti,” dedim telefonumu keten şortumun cebinden çıkarırken. Seans süresince annem birkaç kez aramış ancak meşgule atmak zorunda kalmıştım.
“Ben sana kırk dakikalık ödeme yapmadım, hesabını kontrol et,” dediğinde onun dediğini yaparak hesap hareketlerimi kontrol ettiğimde bana dört saatlik ödeme yaptığını görebiliyordum. Ben henüz Saygın’ı atlatamadan annem yeniden aradığında öfkeyle telefonu açtım.
“Neredesin? Baban seni almaya gelsin mi?”
“Hayır, mesaiye kaldım. Geç geleceğim,”
“Ne kadar geç?”
“Bilmiyorum anne ama geç, beklemeyin beni,” diyerek telefonu bir hışımla kapattım. Yeni eldivenleri elime geçirirken annem “Taylan amcanlar geldi. Afra ve Gurur da burada. Baban seni almaya gelsin mi?” diye mesaj atmıştı.
“Hayır.”
Eldivenleri giyip maskeyi taktıktan sonra ona baktığımda bana gülümsedi, kendime yeminimi hatırlatarak kasılan parmaklarımı gevşetip gülümseyerek ayak bileğini kavradım. Parmaklarını kavrayıp yeniden kırk dakikalık seansı tekrarlarken gözlerimi tavanda, binlerce kez gördüğüm masamda, akşam güneşinin tam karşımda battığı denizde gezdirerek bir saati öldürüp rutini yeniliyordum. Cumartesi akşamı için güzel bir plandı, babam birlikte gittiğimiz kasabı unutmuş olabilirdi ancak hala Gurur’u ve onu ne kadar sevdiğimi hatırlıyordu ancak ben burada, onun sakatladığı rakibini yeniden onun karşısına çıkabilsin diye tedavi etmekle meşguldüm.
“Yüzün çok tanıdık geliyor,” dediğinde gözlerimi ona çevirdim. Yüzümün ona tanıdık gelmesinin imkanı yoktu, yeterince ünlü bir adam olduğu için ben onu tanıyordum ancak o beni tanımazdı. Ben hiçbir zaman Gurur’un maçlarını, antrenmanlarını dahi izlememiştim. En son o ikisini birlikte gördüğümde lise birinci sınıftım ve onlar da o yıl çalışmaya başlamışlardı. Sadece antrenman maçı olmasına rağmen Gurur’un ağzından kanlar akmasına sebep olduğu için odan o günden bu yana nefret ediyordum. O günden sonra Gurur’un hiçbir maçını da izlememiştim.
Kaldıramıyordum.
Sevdiğim adama zarar gelmesini izlemek hoşuma gitmiyordu.
“Hayatının kesişmeyeceği insanla aynı apartmanda otursan da yüzyüze gelmezsin lakin eğer biriyle yolun kesişecekse, yan yana geçsen bile hatırlarsın,” dediğimde gözlerini üzerime dikmiş ifadesiz bir yüzle bakıyordu. “Bir yerde görmüşsündür, burası küçük yer,” diye geçiştirdim.
Sesli bir şekilde güldü, çocuksu bir kıkırtıdan öteydi, bir an için onun gibi bir adamdan sevimli kıkırtıları duymak beni şaşırtmıştı.
“Benden korkuyor musun?”
“Hayır, nereden çıkarıyorsun?”
“Hiç yüzüme bakmadın,”
“Belki de görülmeye değer bir yüzün yoktur,”
“Belki de senin bacaklarını titretecek kadar iyi bir yüzüm vardır,” dediğinde yeniden güldüm. Ayağına masaj yapmayı sürdürürken parmaklarımın arasından çekerek “Omzuma da zaman ayır,” dedi. Rica etmek gibi bir derdi yoktu, istiyor ve elde ediyordu. Buna o kadar alışmıştı ki aksi onu bozguna uğratırdı. Tıpkı Gurur’a yenilmesi gibi…
Eldivenlerimi yenilerken yeniden sedyeye uzanmıştı. Başına geldiğimde parmaklarını dövmeli omzuna iki kez vurdu. Çıplak üst vücudunda dövmeler koçtan başlamıştı, sırtına doğru da omzundan uzanan birkaç dövme olduğu görünüyor ancak onların ne olduğunu kestiremiyordum. Detaylı bakmak istemediğim için sürekli gözlerimi kaçırmak zorunda kalıyordum.
“Söylemiştim,” dediğinde gözlerim karnında dolanıyordu. İstemsiz gözlerim eşofmanının belinde kaybolan damarı takip etmiş ve bu, kendime kızmama sebep olmuştu.
“Salmışsın kendini,” dediğimde gözlerini üzerimde hissedebiliyordum.
“Son üç ayımı hastanede geçirdim,” dediğinde gülümsememek için dudaklarımı birbirine bastırdım. O hastanede yatarken Gurur Antalya koylarında, Yunan adalarında zaferini kutluyordu. Bunu sonuna kadar hak etmişti. Saygın gibi bir adam namağlup lakabını hak etmiyordu, onu hak eden kişi hiç kuşkusuz Gurur’du. Ondan daha fazla savaşmış, daha fazla fedakarlık vermişti.
Saygın artık yaşlı bir adamdı, tahtını devretmesinin vakti gelmişti.
En nihayetinde ödediği saatleri bitirdiğimizde çantamı çabucak toplayarak onunla birlikte odadan çıktım. Dışarıda bekleyen muhabirler yüzünden Saygın biraz daha içeride kalmayı sürdürürken ben acil kapısından sıyrılıp doğrudan durağa doğru yürüdüm. Küçük bir şehirde yaşamanın dezavantajlarından biri de saat geç oldukça giderek seyrekleşen otobüslerdi. Bir an için annemi arayıp beni istemek içimden gelse de babalık yapmasına izin vermeyecektim.
Ama içimde bir umut Gurur’un beni almaya gelmesini arzuluyordu.
Sadece Saygın’ı görmek bile Gurur’u getiriyordu aklıma. Eğer onunla hiç tanışmamış olsaydı normal birisi olacaktı, düzenli bir işi ve daha normal bir hayatı olurdu. Şimdi, çıktığı maçlarda tek yumrukta ölme ihtimaliyle kendini savaşmak zorunda bırakıyordu.
Tüm bunlar o ikisinin tanışması yüzündendi.
“Pardon, hanımefendi,” sesiyle gözlerimi telefondan alıp kaldırdım. Karşımdaki Range Rover cipte, bir kolunu kapının pervazına yaslayan adam bana gülümserken “Güneş Sokağına nasıl giderim?” diye sordu.
“Çatallaşan yoldan sağa girin, yolu takip ederseniz sizi istediğiniz sokağa çıkarır,” dedi. Güneş Sokağı daha öğrencilerin, eğlenmek isteyenlerin takıldığı aşağı yukarı orta seviye mekanların bulunduğu kafeler, eğlence mekanları ve barlarla dolu caddeydi.
“Teşekkürler,” derken gitmeye niyetli görünmüyordu. “Siz, otobüs mü bekliyorsunuz? İsterseniz sizi bırakalım,”
“Hayır,”
“Lütfen. Küçük bir şehir için fazla geç bir saat, bir kadın olarak başınıza bir şey gelmesin,” dediğinde başımı iki yana sallayarak kulaklığımı takıp onları yok sayarak başımı telefonuma indirdim.
Adam arabadan inerken gözlerim adımlarını takip etse de başımı kaldırıp bakmadım ancak adam kulağımdaki kulaklığı aldığında gözlerimi kaldırıp yüzüne baktım. Simsiyah sakalları ve saçları olan esmer bir adamdı, on kilometre öteden bile birini rahatsız edecek gibi görünüyordu.
“İyiliğinizi düşünüyoruz,”
“Otobüs beklediğimi nereden çıkardın? Erkek arkadaşım beni alacak, onu bekliyorum,” dediğimde güldü.
Bana kulaklığımı uzatırken “Seni bekletecek kadar aptal bir adamla zaman kaybediyorsun, bir tavsiye,” dediğinde bir hışımla kulaklığı elinden aldım. Vücudumda Saygın’ın yarattığı gerilim cereyan ederken dişlerimi sıkmak yahut kendimi durdurmak istemiyordum.
“Senden tavsiye mi alacağım dalyarak?”
“Ayıp oluyor, alt tarafı yardım edelim dedik şu yaptığına bak,” diyerek beni manipüle etmeye çalıştığında sakince kulaklıklarımı ve telefonumu çantama atarak ayaklandım.
Omzuma astığım çantayı çapraz bir şekilde takarken “Yardım etmiyorsun, taciz ediyorsun,” diye çıkıştım.
“Bizim de bacımız anamız var,”
“Bacına biri şu yaptığını yapsa mutlu mu olursun?”
“Olurum tabi,”
“Ya siktir git, belanı benden bulma,” dediğimde adam kaşlarını hayret ifadesiyle havaya kaldırırken arkasında, arabada oturan arkadaşına döndü.
“Belaymış,” diyerek ikisi sesli bir şekilde güldüğünde elimi çantama atarak biber gazını parmaklarımın arasında sıkıştırdım. “Sakin ol, sinirlerini yönlendirebileceğin başka yerler de var. Spor yapabilirsin mesela; boks, karete ya da… Seks,” derken genişçe gülümsüyordu. “Hem biraz ihtiyacın var sanki enerji kaybetmeye.”
Parmaklarımın arasında sıkıca tuttuğum biber gazını çıkarmak için hareketlendiğimde beni bileğimden tutarak elimi çantanın içinde sıkıca sabitledi “Aptal mı sandın kızım bizi,” derken gözleri köşeye sıkıştırdığını düşündüğü için keyifle parlıyordu. Haklıydı da. Tek güvencem çantamın içindeki biber gazı yahut bir ihtimal de olsa bana yardım etmesini beklediğim yabancıydı.
Adamın yakaları ensesine doğru gerilip gölgesi üzerimden çekilirken göz hizamdaki gri tişörte çevirdim. Heybetli, güçlü ve görkemliydi.
Oydu.