Skip to content

KORATEŞ

Chapter 43 · 22 min read

KORATEŞ

Chapter 43

🔥 43

Kafamın içinde karnaval alanı gibi parlayan anıların yüksek ışıkları, anıların ağırlığıyla uğultunun altında, bulanık suyun dibinde yukarı doğru yüzmeye çalışırken ışık gözlerime batıyordu. Kirpiklerimin arasından sızan güneş gözlerime, her hücresinden birer ok gibi batıyordu. Tüm kalın perdeler kapalı olmasına rağmen o ince güneş, sızıp yansıyarak gözlerime vuruyor ve yakıyordu. Yorganı üzerime çekip altına girdiğimde sıcak daha da dayanılmazdı. Gözlerim ağrıyor, kafa tasımın içinde beynim sulanmış gibi kafamı ne tarafa çevirirsem o tarafa devriliyordu. Alkol sonrası baş ağrısı değildi. Çok içtiğim sabahlarda böyle hissetmezdim. Bu ağrıyla kıyaslandığında esamesi okunmadı. Gözlerim şişer, dişlerimi ne kadar fırçalarsam fırçalayayım ağzımda kötü bir tat olur, dindirilemeyecek gibi bir susuzluk hissederdim ancak bu aynı değildi. Başım dönüyordu ve midem bulanıyordu. Vücudumdaki her bir zerre ağrıyordu. Yatakta yüz üstü kapanıp yastığı yüzüme kapatarak gözlerimi kapattığımda bayılmakla yeniden uykuya dalmak arasında bir boşlukta asılı kalmıştım. Karanlık yeterince karanlık değil, kirpiklerimden içeri süzülen her ışık süzmesi gözlerimin ardındaki karanlıkta eğrilip bükülüyor, bozuk bir televizyon gibi karıncalanıp hasta hissettiriyordu. Omuzlarımdaki ağrının beni yatağa daha da bastırmasıyla uyumak ve ağrılarla uyanık kalma arası sak uykumdan beni uyandıran odanın kapısının açılmasıydı. Yastıkla yorganın arasındaki boşluktan baktığımda Saygın odaya girmişti. Üzerindeki hırkasını çıkardığında yeşil tişörtü terde ıslanıp üzerine yapışmıştı. Hırkayı koltuğun üzerine atarken gözleri yatağın üzerinde dolaşmıştı. Üzerindeki tişörtü sıyırarak banyoya doğru yürürken gözlerimi yeniden kapattım ancak uyuyamıyordum. Kafamın içindeki ağrı şiddetliydi ve başımı kaldırıp güneşle karşılaşmak, herhangi bir ışık hüzmesi görmek istemiyordum. Banyodan yükselen su sesini duymak bana dün banyoya girdiğimi hatırlatmıştı. Üzerimden kayıp giden suyun derimi yarıp sıcaklığının kemiklerime ulaşırken verdiği hazzı, tenimi saran havlunun yumuşak ve sıcak dokusunu, banyodaki nemin havlunun örtemediği açıkta kalan tenimde bıraktığı damlacıkları, aşağı süzülürken tatlı hissiyatını ve bu kesen kemiklerimin sıcakla ısınmasına kadar her şeyi anımsıyordum. Tüm hisler, yeni filizlenmiş bir çiçeğin çiğ taneleri ile karşılaşması gibi açık ve temizdi. Banyodan çıktığımda beklemediği Saygın’ı, ikimizin de kafasını bulandıran kekleri, yediğimiz yemeği, soğuk diye yakınırken beni saran güçlü kollarını, yanaklarıma tutunan soğuk parmaklarının ısınmasını, nefesinin tenimin üzerinden kayıp gidişini, dudaklarının tenime değdiği her yerde ağır ağır alev alışımı hatırlıyordum. İsmen yıllardır tanıyor olsam da gerçek anlamda onu tanıyalı henüz birkaç ay olmuştu. Ona yaklaşmak için tek sebebim, hikayenin en başında ondan kaçmak için sebebim olmuştu. Bizim hiç tanışmamamız, yan yana gelmememiz gerekiyordu. O, ateşti ve ben pamuktum. Bir araya geldiğimizde saniyeler içinde yanıp tükenecek olan bendim, buna rağmen dün gece ona olması gerektiğinden daha fazla yaklaşmıştım. Yüzümün her bir köşesinde dolaşan dudakları, dudaklarımın köşesinde gezen sıcak nefesi, boynumu dolanan sıcaklığıyla birleştiğinde kendimi onun kollarına bırakmamam mucizeydi. Balkonda beni sıkı sıkıya saran kolları, kendi karmaşamda ona yakın olmak iyi hissettiriyordu. Bana iyi geliyordu ve ben ona yaklaşmak istiyordum. İrademe ne kadar hakim olmaya çalışırsam çalışayım kendimi ona yaklaşırken buluyordum. Ne kadar sabit durmaya çalışırsam çalışayım kendimi ona uzanırken buluyordum. Onu öpmemiştim ama elini tutmuştum. Onun için kaçıncı adımdı, adım sayılır mıydı bilmiyorum ancak benim ilk adımımdı. Ben aslında ona doğru bir adım atmıştım ancak o bunu anlamayacak kadar tecrübeliydi. Onun ilk adımları benimle aynı olamazdı. Parça parça anılarımın arasında, boşluklu anılarımın içinde onun yüzünü hatırlıyordum. Her anını detaylı olarak hatırlamasam da karşımda bana daha önce hiç bakmadığı kadar büyük bir öfkeyle baktığını, beni arkasında bırakarak kalabalığın arasında kaybolurken ağlayarak arkasından onu takip etmiştim ancak bunun rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu ayırt edemiyordum. Neden bana kızmıştı? Neden onu ağlayarak takip etmiştim? Ben ona doğru bir adım atıp kendimi kırıp geçerek elini tutmuşken o bana sırtını dönmüştü. Puslu anılarımın arasında sorularımın cevabı yoktu. Saygın banyodan çıkana kadar da kafamın içinde sürekli dün neler olduğunu hatırlamaya çalışmış ve hiçbir şey bulamamıştım. Belinde havluyla banyodan çıktığında, spordan geldiği için şişen kaslarının, sert vücudunun üzerinden su damlaları birbirine karışarak en aşağı, belindeki havluda birikiyordu. Kafasının üzerindeki havluyla saçlarını kurulayarak kıyafet dolabına doğru adımlarken başımı yastığın altından çıkardım. Gözlerini bir anlık üzerime çevirse de beni görmezden gelerek kıyafet dolabının kapılarını açıp saçlarını kurulamayı sürdürürken askıdaki siyah takımını yatağın üzerine bırakmıştı. “Günay…-“ Henüz cümlemi tamamlayamadan belindeki havluyu sıyırdığında kafamı yorganın altına gömmeden gözlerimi kapatmıştım. Bir anlık kendi irademe yenilip aşağı bakmadığım için pişman olsam da kendimi azarladım ve doğru olacak şekilde gözlerimi kapattığım için kendimi tebrik ettim. “Uyanığım, Saygın!” dedim yorganın altında boğuk çıkan sesimle. “Biliyorum,” dediğinde gözlerim kocaman açıldı. “Beni baştan çıkarmaya çalışıyorsan çıplaklık beni etkilemez,” dediğimde sessiz kaldı. Gülmedi. Alay etmedi. Devamını getirmedi. Bugüne kadar etkiye tepki gibi her laf atışıma keyfi yerindeyken karşılık veren Saygın sessiz kaldı. Adım sesleriyle birlikte gözlerimi yorgandan dışarı çıkardığımda siyah iç çamaşırını üzerine geçirmiş, koltuğa doğru yürüyordu. “Acelem var, bir an önce kalk. Seni buraya yanımda süs diye getirmedim,” derken uzanıp sehpanın kumandasını alıp kalın fonları açmıştı. Bana hem otoriter konuşuyor hem de bile isteye sert davranıyordu. Bir şeyler yanlıştı. Kendini koltuğa bırakırken yatakta oturur konum aldım. Yatağın içinde hareket ederken belimdeki bacaklarımın arasındaki ağrı yüzünden hareketlerim yavaştı. Gözümün her bir hücresinden içeri iğneler gibi batan ışığa aldırmamaya çalışarak gözlerimi kısarak ona bakarken çatılmış kaşlarının altından bana yeşil gözlerini dikmişti. Perdenin aralandığı her santimde gözlerindeki karanlık yerini zehirli bir çift yeşil göze bırakırken kendimi istemsiz yutkunmak zorunda hissederek bulmuştum. Belki de tüm gece rüyaydı, Saygın bana o kekler için kızgındı.. Belki de o lunaparkta bir şey olmuştu ve ben rüyamda değil de gerçekten ağlayarak onun peşinden koşmuştum. Ama eğer onun peşinden ağlayarak koşsaydım bu odada olmazdım. Saygın bir kez sırtını döndüğü birine yeniden yüzünü gösterecek bir adam değildi. Yorganın altında ağrıyan bacaklarımı birbirine bastırırken “Dün bir şey mi oldu?” diye sordum tereddütle. Boynunu sağa sola yatırdıktan sonra yarı aralık, zehirli gözlerle bana bakarken “Birkaç saate hatırlarsın,” dedi ve sonra tek kaşını sinir bozucu bir edayla havaya kaldırdı. “Hadi, seni mi bekleyeceğim bütün gün?” Yatakta kayarken kalçama değen soğuk çarşafla birlikte yorganı kaldırdığımda üzerimde sadece düz beyaz bir tişört vardı. Yorganın altında Saygın’a ait olduğu açık olan tişörtü çekiştirirken yeniden ona baktığımda dümdüz yüzüme bakıyordu. Gözlerim yatağın içinde dolaştı, çarşaflar temizdi. Odanın içi dağınık değildi ve ben beyaz tişörtün altında çırılçıplaktım. Hayır… Hayır, mümkün değildi. Birlikte mi olmuştuk? Belimdeki ve bacaklarımın arasındaki ağrı bunu doğrulayacak kadar kuvvetliydi ancak bu aynı zamanda benim regl öncesi ağrılarımdan biriydi ve sadece bir yahut iki günüm kalmıştı. Belki de… Gerçekten birlikte olmuştuk. Bunun için mi kızgındı? Eğer birlikte olduysak bu tek taraflı değildi ve bunun için sadece beni suçlayamazdı. Açıkçası bunu sormaya cesaretim yoktu, bu yüzden uysal davranarak dikkatlice tişörtümü düzeltip göğüslerimi önümde bağladığım kollarımla saklayıp ayağa kalktığımda gözleri üzerimdeydi. Yatağın etrafında dolaşıp kıyafet dolabından üzerime sporcu bir takım çıkarırken bakışlarının etkisinde daha da küçülüp tişörtün içinde kaybolmak istiyordum. Başım ağrıyordu, uyku sersemiydim ve kesinlikle ona yatıp yatmadığımızı sormak için cesaretli değildim. Aynada kendime baktığımda gözlerim, dudaklarım şişmiş ve soğuktan kuruyup çatlamıştı. Yüzümü soğuktan korumam gerekiyordu, atkımı takmış olmama rağmen yanaklarım soğuktan çatlamıştı. Sahi, atkım yüzümde olmasına rağmen nasıl yüzüm bu kadar kötü olmuştu? Atkımı Saygın’a verdiğim, yüzüne doladığımı belli belirsiz hatırlıyordum çünkü karşımda buz gibi, titremeden durmasına rağmen burnu kızarmıştı ancak o olayın ardından bir şey olmuştu. Yüzüm bu kadar kuruyacak kadar soğukta kalmış olamazdım. Ancak bu önemli değildi, benim için önemli olan bir an önce neler olduğunu hatırlamaktı aksi takdirde hissettiğim her şey onunla birlikte olduğumuza işaret ediyordu ve ben işaretleri takip etmekten başka hiçbir şey yapamıyor çünkü hiçbir şey hatırlamıyordum. Elimdeki sporcu sütyenini göğüs pedini düzeltmeye çalışırken aynı anda kafamdaki sorularla boğuşmak boynuma, nefes almamı engelleyecek bir ip bağlamış gibiydi. Nefes almak, ellerimi ve zihnimi bağlayan karmaşadan kurtulmak için sütyeni banyonun bir köşesine öfkeyle fırlatırken “Lema!” diye seslendi kapının diğer tarafından Saygın. Derin bir nefes alarak yerdeki sporcu sütyenini alıp üzerime geçirirken etrafta ıslak kıyafet aradım. Belki de hiç birlikte olamamıştık, ben o kadar sarhoştum ki üzerime yahut bir yerlere kusmuş ve Saygın da bunu temizlemiş olabilirdi. Her şey olabilirdi! Sporcu sütyeninin içindeki göğüslerimi düzeltirken ağrıyorlardı ve bu regl öncesi ağrılarım olduğu kısmını güçlendiriyordu. Birliktelikten sonra göğüslerimin ağrıması mantıksız olurdu. Dudaklarım soğuktan şişmişti, belimin ve bacaklarımın arasındaki ağrının sebebi kesinlikle regl olacak olmamdı. Dişlerimi fırçalarken aynada boynumun altındaki kızarıklığa baktım. Dün ona ateşime bakması konusunda o kadar çok ısrar etmiş ve ona o kadar çok sokulmuştum ki sonucunda onun da sınırlarında esneme olmuştu. İkimiz de dün birbirimizden etkilenmiştik, aramızda cızırdayan elektrik sadece küçük kıvılcımlar olarak kalmış olamazdı. Saygın gibi iradeli bir adam kendi bariyerlerini ezip geçmiş olabilir miydi? Sıcak dudaklarının ve dilinin boynumda gezdiğini anımsadığımda karnımın altındaki kasılmayla birlikte bacaklarımı birbirine bastırdığımda ağrı yankılandı. Hayır… Hayır… Saygın diğer insanlarla kıyaslandığında dev gibi bir adamdı ve o kısmın da büyük olacağı açıktı. Yani… Vücudu sonradan kaslanmış olsa da elleri büyüktü… Onun cüssesinde birini içime kabul ettiğimde sadece bu kadar ağrı çekmem mümkün değildi, her hareketimde onu derinlerimde hissedebiliyor olmam gerekiyordu. Ah! Havlusunu indirdiğinde bakmalıydım. “Lema!” Yakalanmanın verdiği telaşla “Geliyorum! Bağırıp durma!” diye çıkıştığımda yanaklarım kızarmıştı. Ağzımı çalkalarken banyo kapısının sertçe açılmasıyla bağırmam arasında sadece birkaç saniye geçmişti, hala yanaklarım kızarık haldeydi ve dün gecenin ardından bu halde gözlerine bakmak beni utandırıyordu. Birlikte olsak da olmasak da dün gece haddinden fazla yaklaşmıştık birbirimize, bu bile yeterdi. Saygın eşikte dikilirken “Bana bir daha sesini yükseltirsen o dilini koparırım,” derken sesi yüksek değildi ancak kontrol etmeye çabaladığı için hırıltılı ve gergindi. Bana çatılmış kaşlarının altından bakarken gözleri yanaklarımın üzerinde hızla dolaştı. Diş fırçasını kutusuna koyup ona dönerken bana sırtını dönmüş, banyonun kapısını aralık bırakarak odaya geri dönmüştü. Aniden gürleyen öfkesine karşılık kafamdaki soru işaretleri dikenli tellere ve mayınlı tarlalara dönmüştü. Banyo kapısının eşiğinde dikilerek “Ne bu sinir? Bir anda büründüğün öfke niye? Eğer bana kızdıysan sebebini söyleyerek bağır, imalara hiç gelemem!” diye çıkıştığımda bana omzunun üzerinden bakmıştı. Onun vücudumda yaktığı ateşin öfkeye evrilmesi sadece saniyeler sürmüştü. Parmaklarım kapıya sıkı sıkıya tutunurken “Sabrımı sınama, Lema!” dediğinde dişlerimi birbirine bastırdım. Sabrını sınamayayım mı? Benimkini sınıyorken? Açıkçası hatırlamadığı anılar için kızgın olan bir tek o değildi ve eğer gerçekten birlikte olduğumuz için kızgınsa ben daha çok kızgındım. Banyoda çıkıp ona doğru adımlarken “Ne olur? Sabrını sınarsam ne olur, Saygın?” diye bağırarak üzerine yürürken amacım onu kışkırtmaktı. Öfkeyle attığım her adımda, yaklaştığım her adımla cüssesi daha da belirgin bir şekilde büyüyordu. Vücudunu tamamen bana çevirdiğinde başımı geriye atarak ona bakıyordum. Kısa bir kadın değildim ancak onun yanında aksi mümkün değildi. Güvenli bir mesafe olması için aramızda bıraktığım bir adımı kapatarak bana iyice tepeden bakarken geri kaçak istiyordum. O, Korateş’ti ve ben biraz kafayı yemiştim. “Yakarım,” Gülümsedim, aramızdaki mesafeyi küçük bir adımla kapattığımda sıcak teni tenime hiç olmadığı kadar yakındı. “Bugüne kadar onlarca şeye rağmen yakmadığın kabahat,” dediğimde dudakları öfkeyle büküldü. “Sabırlı adamsın gerçekten.” Kısılmış gözleri üzerimde dolaşırken “Hiçbir şey hatırlamıyor musun?” diye sordu. “Hatırlamıyorum,” Başını onaylar anlamda aşağı yukarı sallarken yavaşça üzerime doğru eğildi. Bu gülümseme onun ringde gösterdiği gülümsemelerden biriydi. Gülümseme değildi, ağzı sulanan bir hayvan gibi dişlerini açığa çıkarıyordu ve bu karşısındaki merhametle harmanlanmış alaycılık maskesiyle kandırıyordu. Tek bir ifadenin parlamadığı bomboş gözlerini üzerimde gezdirdi. Parmaklarının uçları yavaşça omzumdan kulağımın arkasına, oradan aşağı inerek boynumdaki kırmızı lekenin üzerinde oyalanmıştı. Belli belirsiz dokunuşlarıyla sırtımdan aşağı ürperti dalgaları inerken büyük eli çene çizgimi takip ederek tek hamlede kavradı. İşaret parmağı yanağımda gezerken tutuşu sıkıydı ve geçen her saniye daha da sıkılaşıyordu. Başparmağı yanağımdaki gamze çukuruma sanki oraya aitmiş gibi yerleşirken. “Ben sabırlı bir adam, irademe güvenirim ve kolay kolay bardağın taştığı o noktaya gelmem,” derken parmakları sözlerindeki merhametin aksine tıpkı yüzündeki gülümseme gibi hırçın bir şekilde çenemi sıkıştırırken bileğine tutundum. “Ama… Bana bir kez daha onun adıyla seslenirsen bu güzel çeneni kendi ellerimle paramparça ederim.” Lunaparkın parlak ışıkları arasında dev salıncağı bulamadığım için ne kadar üzüldüğümü hatırlıyordum, ışıklar öylesine parlaktı ki onların arasında bulamadığımı anımsamış olsam da bana en büyük hayal kırıklıklarımı Saygın’ın ağzından çıkan söz ortaya çıkarmıştı. “Söz veriyorum sana dev salıncak bulacağım,” demişti ve tüm anılarım keklerin de etkisiyle birbirine girmişti. Saygın’ın silüetinin ne zaman Gurur’a dönüştüğünü bulmak zordu. Saygın’ın bana verdiği sözler hep Gurur’un tutulmayan sözlerini hatırlatıyordu. Bugüne kadar tutamadığı hiçbir sözü olmamıştı, belki de buna fırsat verecek kadar birbirimizi tanımıyorduk ancak ağzından çıkan kelimeler başka bir zamanda, başka bir günü hatırlatmıştı. Gurur bana dev salıncak bulacağının sözünü vermiş ve yarışmalar için yurtdışına çıkmıştı. Aylarca onu beklemiş, çocuk gibi beni dev salıncağa götüreceğini beklemiştim. Geldiğinde günlerce ağzından lunapark lafının çıkmasını arzulamıştım ancak o sözünü de benim dev salıncak beklentimi de unutmuştu. O beni unutmuştu. Saygın’dan duyduğum sözler bana güven vermekten ziyade üzmüştü. Gurur’un anımsadığım iyi anıları zihnimde kaybolurken kötü anıları her an tetiklenmek için hazır bir köşede bekliyordu. Saygın’a karşı mahcuptum ancak bunu bastıran şey beni gözyaşları içinde arkasında bırakıp ağlayarak peşinde koşturmasıydı. Bugüne kadar babamdan başkasının arkasından ağlayan koşmayan benim için bu yaşımda bu şeyi yapmak onur kırıcı hissettiriyordu. Bileğinden sıkı sıkıya tuttuğum parmaklarım bir işe yaramıyordu, tırnaklarımı etine batırırken “Üzüldün mü? Kırıldın mı? Ne yazık. Böyle şeyler insanı belirsizlik içinde bırakıyor, değil mi?” derken yüzünde kıpırtı olmasa da parmakları sıkılaşmıştı. “Bazen insan kafasındaki soru işaretlerine cevap bulamadığında böyle hissediyor.” “Biz, seninle aynı değiliz,” dediğinde gülümsedim. “Aynı değiliz. Aynı olsak beni tanırdın. Sen beni tanımıyorsun,” dediğimde parmakları gevşerken üzerime düşen gölgesi ağır ağır kalkmıştı. Bir adım geri çekilirken “Lema, ben sır sevmem. Aramızdaki dostluğun dinamiklerini korumak istiyorsan, birlikte çalışacaksak eğer bana karşı dürüst olman gerek,” dediğinde başımı sallayarak onu onaylarken çenem sızlıyordu ancak bunu yüzüme yansıtmadım. “Özür dilerim… Ne? Ben sana Gurur’a olan çocukluk aşkımı anlatırken aptala yatan ben değildim herhalde? Ben sana birçok şeyi anlattım ancak sen bana daha o çocuğun kimden olduğunu bile söyleyemiyorsun! Şimdi de gelmiş bana dürüstlükten, doğruculuktan mı bahsediyorsun? Git aynaya karşı yap bu konuşmayı!” “Ben iki kez kendimi açıklamam, sana bir kez söyledim. Bana güvendiğinde inanmayı da tercih edersin,” diyerek kendini koltuğa bıraktı. “Şimdi gel de işini yap,” diyerek hemen yanında koltuğun minderine elini çarptığında burnumdan soluyarak ona baktım. Yetmiyordu. Beni hayatım boyunca olduğumdan daha fazla sinirlendirmişti öyle ki bu Gurur ile Buse’yi gördüğüm anla bile kıyaslanamazdı. Onun dokunuşlarının anısıyla kızaran yanaklarım şimdi öfkeyle alev almış yanıyordu. Dişlerim, geçirecek bir yer arayışı içinde gıcırdarken gülümsedim. “Neden bu kadar ilgileniyorsun? Dilim sürçmüş olabilir… Çocukluk aşkımın yerine seni koymuş olabilirim… Neden bu kadar sinirleniyorsun?” diye sorarken haddiden daha sıkı yakalamıştım onu. Dün gece beni defalarca kez öptüğü koltukta, aynı yerinde oturuyorken kolunu koltuğun arkalığına atmıştı. Gözleri kısılırken parmakları koltuğun kalın yastıklarını sıkıca kavramıştı, bu bile dün gece bana tutunan, pijamamı sıkıştıran parmaklarını hatırlatıyordu. Aldığım her nefeste yeni bir anı içimde uyanırken derin soluklar alıp veriyordum. “Beni kimsenin yerine koyamazsın. Ben, Korateş’im,” dediğinde sadece yavaşça omuzlarımı kaldırarak dudaklarımı büktüm. Gülümsemem dudaklarımda genişlerken “Ben de Lema’yım. Gurur’un çocukluk arkadaşı ve…-“ Yüksek sesli bir kahkaha atarak lafımı böldü. “Sen, artık sadece benim doktorumsun.” Farkında olmadan tuttuğum nefesimi serbest bırakırken “Evet,” diye soludum. “Bu konu da burada kapandı,” diye bağırdığında kendimi duygusal bir çöküşün sınırında hissediyordum. Hiçbir zaman olduğumdan daha güçlü görünmeye çalışmamış, duygularımı açık bir elle kumar oynar gibi ortaya sermiştim ancak ilk defa bu kadar çabuk kendimi ağlamak üzere hissediyorum. Köşeye sıkışmış, Saygın’a Gurur’un adıyla seslenmiştim. Bu, en başta kendime ihanet etmiş gibi hissettiriyordu, onu unutacağıma emin olsam da ve unuttuğumu düşünmüş olsam da kenara köşeye sinmiş bir anısı Saygın’ın bir sözüyle ortaya çıkmıştı. Sonsuza dek bu böyle mi gidecekti? Bu kaygı beni yiyip bitiriyordu, sonsuza dek onu aklımdan silmeye çalıştıkça onu hatırlayacak ve her şeyi mahvedecektim. Anılarım beni serbest bırakmayacaktı. Gurur’dan kurtulamayacaktım. Saygın’a onun adıyla bir kez seslenmiştim, ya bunun devamı olursa? Bir kez daha ona Gurur’un adıyla seslenir de her şeyi mahvedersem. Şeffaflaşan duygularımı beni ona doğru sürüklerken tasasız ve mutluydum. Neden lunaparka gitmek istemiştim ki? Neden o lunaparkta dev salıncak yoktu? Neden bana söz verme gereği duymuştu? Her şey çok güzel giderken neden bu sonuca çıkmıştım? “Ağlayacak mısın?” diye sorarken zaten gözlerine bakıyor ancak aynı anda gözümün önündeki perdeden hiçbir şey görmüyordum. O an sorusu bana fazla gelmişti ancak bu basit, birinci sınıfta birbirimizi kızdırmak için söylediğimiz çocukça sözlerden biriydi ve ilk söylediğinde ciddiye almamış aksine ağlamamak için çabalamıştım. Ancak bu kez aynı hissedemiyordum. Bu kez gözyaşlarım kirpiklerimdeydi ve ben bu saatten sonra onları durduracak hiçbir şeye sahip değildim. Gurur diye bir şey kalmamıştı. Kırıntıları hala içimdeydi, onu ne zaman görürsem göreyim kalbim eriyip gidecekti, bunu biliyordum ancak artık kontrol mantığımın ellerindeydi. Saygın’a her baktığımda da bunun olması gerektiğini görüyordum. O tamamen mantığıyla hareket eden, dayanıklı ve iradeli bir adamdı. Tıpkı onun gibi duygusal anlamda taşa dönüşmek istiyordum. Tüm kontrolümü elime almalıydım. Kaçmak için geriye doğru bir adım attığımda Saygın oturduğu koltukta ayaklandı. Kaçmak kolay olan kısımdı, böylece Saygın’la yüzleşmek zorunda kalmayacak, hazır olana kadar açıklama yapmayacaktım ancak geriye doğru attığım ikinci adımda bana iki adım daha yaklaştığında ondan kaçmamın mümkün olmayacağı açıkça belliydi. Gitmeme izin vermeyecekti ve onunla yüzleşecektim. Kendimle yüzleşecektim. Aramızda onun hızla aşabileceği üç adımlık mesafe vardı, kapıya ona olduğumdan daha uzaktım. Bir an önce kaçabileceğim, kurtulabileceğim bir yer yoktu. Ondan kaçmam mümkün de değildi zaten. En sonunda pes ederek içimde ağrıya sebep olan her şeyi yuttum. “Özür dilerim,” derken sesim kontrol edemediğim için titrek çıkmıştı. Ne için özür diliyordum? Kimden özür diliyordum? Kendimden mi? Saygın’dan mı? Hepsinden mi? Her şeyden mi? Herkeste mi? Dudaklarımda dökülen iki kelime kime doğrulmuştu? Eğer kendime karşı bir özürse sebebini dinlemeye hazır mıydım? Saygın’a karşıysa tüm sebepleri sesli bir şekilde dillendirebilecek miydim? Özrümün arkasından bir sebep istediğinde onun için içimde kavrulan ateşi dilimin ucuna getirebilecek miydim? Tüm sebepleri, çıplaklığıyla içimdeki her şeyi söyleyebilecek miydim? Aynalarla bile dürüstçe konuşamıyorken onunla nasıl konuşacaktım? Nasıl anlatacaktım içimdeki Gurur’u ona? Kendi gözümde büyüttüğüm, içimde beslediğim ve çuval çuval doldurup aynaların altına serdiğim hayranlığımı, sevgimi, bunca yılın anısını onunla nasıl paylaşacaktım. Gurur’un tutulmadık sözleri, benden kopup gitmeye çalışması yukarıdaki aynaları kırsa da içimdeki tutku katman katmandı. Sevgi değildi. Karşımda Saygın varken, bana hissettirdiği şeyler göğsümü sıcacık yapıyor, gözlerimi kör ediyor ve bir kez olsun gerçekten kırıp kızdırmıyorken Gurur’u sevdiğimi düşünemezdim. Sevgi, onun hissettirdiği gibi değildi. Sevgi, Saygın’ın bana hissettirdikleriydi ve henüz ona olan sevgimin tonuna karar vermemiştim. Arzularımın imgelediği çiçeği karanlık bir odaya kapatıp kilitlemem, solmasını beklerken ona olan sevgimi açık etmek istiyordum. Aşk, tutuku işin içine girdiğinde sevgide kayıplar başlardı ve ben Saygın’ı kaybetmek istemiyordum. Doğrudan zehirli gözlerinin içine bakarken “Biz aynı değiliz,” diye soluduğum güçsü bir mırıltıyla. Esasında birkaç saniye önce bunu birbirimize bağırmıştık, aynı değildik. Aynı değildik ve bunu ikimiz de çok iyi bir şekilde biliyorduk. O ateşti, karşısında buz olsam eriyip toparlanırdım ancak biz ateş ve su bile değildik. Ateş’in yaktığı su yine döner dolaşır geri gelirdi ancak ateşin yaktığı pamuk yeniden filizlenmezdi. Biz yan yana bile gelmemeliydik. Geriye doğru yeniden bir adım attığımda beni bırakmaya niyeti yoktu. Gözlerini gözlerime kenetlemiş, geriye doğru attığım her bir adımda üzerime iki adım atıyor, beni köşeye sıkıştırıyordu. Maskelenmiş gözleri, varlığını belli eden kilitli kapılar arkasındaki perdeleri kapatılmış ışıkları açık bir ev gibiydi. Duyguların vardı, kalın perdelerin arkasında yanan ışıkta bunu biliyor ancak kilitlediği kapılarda ve pencerelerden içeri giremiyordum. Bana, kendisiyle ilgili hiçbir şey vermiyordu. Başını iki yana sallarken “Değiliz,” diye onayladı beni. Güç bela bir yutkunuşla cesaretimi topladım. Belki her şeyi anlatamayacaktım ona, içimdeki tüm duyguları ortaya seremeyecektim… Belki hiçbir şey anlatamayacaktım. Anlattığımda, ortaya serdiğimde sanki gömdüğüm her şey horlayıp üzerindeki mikropları başka iyi şeylere bulaştıracak, hali hazırda gömülü olmasına rağmen hayatımda iyi şeyleri mahvediyorken daha fazlasını yapamazdım. Daha fazla şeyi mahvetmesine izin veremezdim. “Senin gibi olmak istiyorum,” diye fısıldadığımda kısılan gözlerindeki çatlaklarda kafasında merak işaretleri beliren duygular çarpıştı. İçimde kopan fırtınada yağmur damlaları dolu taneleri gibi yeri döverken yanaklarımdan süzülen damlalarla sesim titredi. “Çelikten, demirden… Ateşten olmak istiyorum.” “Neden?” diye sorarken gözleri yanaklarımın üzerinde dolandı. Aslında açıktı ancak o bunları görmek istemiyordu. Sırf görmesi için yanaklarımdan akan ıslak damlaları parmaklarımla temizleyip nemli parmaklarımı, avuçlarımın içi yukarı bakacak şekilde ona uzattığımda gözlerimin üzerinde dolaşan gözleri ıslak parmaklarıma indi. Titreyen ellerimi ona doğru daha da ellerini kaldırırken “Onun için dökülen bunları istemiyorum,” dediğimde bana uzanmak için kıpırdanan eli olduğu yerde kalarak yeninden yanına düştü. “Sen Buse’yi nasıl silip attıysan aynısını yapmak istiyorum. Hayatımdan, anılarımdan, geçmişimden ve yeniden yazılacak geleceğimden onu kaldırıp atmak, duyarsızlaşmak istiyorum,” derken ardı arkasına gözyaşlarım dökülüyordu. “Hayatımı mahvediyor.” “Buse bana ihanet etti.” “O da… O da beni mahvetti,” Başını iki yana sallarken “Mahvetti, ihanet etmedi. Seni kırdı, parçalamadı,” derken gözleri gözlerimdeydi. Bir çatlak daha bulmak, içeri sızmak ve gerçekten ne için bu sözleri söylediğini anlamak istiyordum. Aramızdaki mesafeyi kapatarak bu kez ona doğru adım atarak “Lütfen, senin gibi olmama yardım et,” dediğimde bana bir adım daha yaklaştı. “Sözlerinde kararlı mısın?” diye sorduğunda ellerimin tersiyle yanaklarımı silerken başımı hızlıca salladım. Dudaklarında mahcup bir gülümseme dalgalanırken “Lema, ben ateşim,” diye uyardı. “Bırak ben de ateş olayım.” Gülümsedi “Sen pamuksun…-“ derken sözünü kestim. “Sadece senin için,” dediğimde gözleri kısılmıştı. “Sadece sen bil benim pamuk olduğumu. Geri kalan herkesi yakayım.” “Sana kızgındım,” dediğinde elimin tersiyle yeniden yanaklarımı sildim. İç geçirdi ve tüm o aramızdaki gerilimi, yakışlaşmayı ve ondan taleplerimi görmezden gelerek bana sırtını döndüğünde uzaklaşma isteği açıktı. Yeniden koltuğa doğru yürürken “Gel, kolumun ağrısı nüksediyor. Sen masaj yaparken anlatacağım her şeyi,” dediğinde burnumu çektim. “Aynen böyle yap beni; sert ve acımasız,” dediğimde kendini koltuğa bırakırken gözlerini üzerime dikmiş, çatılmış bir ifadeyle gülerek bana bakıyordu. Kafasında çözümlemeye çalıştığı şey anlık gelişmişti ve bunu saklama ihtiyacı hissetmişti. “Tuhaf bir cümle,” diye mırıldandı. O anda her şeyi unuttum ve sadece cümlenin neresinde tuhaflık olduğunu düşünürken aslında ona istemeden bel altı bir imada bulunduğumu anladığımda gözlerimdeki ışıltıdan aynı şeyi düşündüğümüz açıktı. Parmaklarımla son gözyaşı damlalarımı silerken ikimiz de sinirlerimiz bozulmuş bir halde birbirimizin suratına bakarak güldük. Tüm gerginlik, duygusal olarak gerilen sinirler tek bir yanlış cümlenin kırılıp saçılmasıyla ikimizi de güldürmüş ve tüm kasvetiyle üzerimize çöken havayı dağıtmıştı. Biz kahkahalarla gülerken daha önce buna annem ve babamla tanık olmamıştım. Tek taraflı değildi, ikimiz de birbirime bakarak kahkahalarla gülüyor ve güldükçe gevşiyorduk. Koltuğa doğru yürürken “Bu manada değil,” dediğimde ikimiz de birbirimize hala gülümsüyorduk. Bir anda içimdeki tüm duygular erimiş, onun anılarının olduğu odanın kapısı çarpılarak kapanmıştı. “Olamaz zaten,” derken yanına otururken belimdeki uyluklarımdakiyle birleştiğinde elimi istemsiz karnıma götürdüm. Evet, kesinlikle birlikte olmamıştık ve bu regl ağrısıydı… “Dün geceyi tamamen hatırlıyor musun?” diye sordum kolunu ellerimin arasına alırken. Başını onaylar anlamda sallarken uzanıp sehpanın üzerinden peçete aldım. “Hatırlıyorum, başka ne boklar yediğimizi mi sormak istiyorsun?” dediğinde gözleri üzerimdeydi. Peçeteyle burnumu silerken öylece kalmış, Saygın’ın gülüp yaptığımız saçma sapan bir şeyden bahsetmesini isterken tek başını kaldırmış bana bakıyordu. Peçeteyi elimde sıkıştırırken “Ne boklar yedik?” diye sordum. İstemsiz parmaklarım boynumdaki küçük kırmızı berenin üzerinde gezerken Saygın’ın gözleri tıpkı dün gece olduğu gibi gözlerimdeydi. Sıcak dudakları tenime değerken nefesi boynumdan süzülmüş, enseme doğru kaymıştı. Islak dilinin dokusunu boynumun her bir santiminde hissetmiş, tüm vücudum onunla çalkalanmıştı. Gözleri kırmızılığın üzerinde dolaşan parmaklarımı takip ederken gülümsedi. Gülümsemesi aklımda canlanmaması gereken ve aslında hayal olduğunu bildiğim görüntülerin canlanmasına sebep oluyordu. En başından bu yana onunla sınır konusunda kararlı olmama rağmen o sınırı aştığımı, bariyerleri kırıp tenini tenimde hissettiğim, derinlerime kabul ettiğim görüntülerle bedenim onun bedeni altında hayali bir ezilme yaşarken parmaklarının tersiyle yanağıma dokundu. Dokunuşu ateşti ve bir anda tüm vücudumu kasıp kavuruyor, çıplak tenine davet ediyordu. Parmaklarının tersine sürtündüğümde hızlıca elini çekerek ayağa kalktı “Ateşin var, ben giyinene kadar soğuk bir duş al,” dediğinde ellerimin tersiyle yanaklarıma dokundum. Gün gece hissettiğim sıcağın yanında parmaklarımın altında neredeyse hiçbir şey hissetmiyordum. “İyiyim,” Pantolonunu bacaklarından yukarı çekip fermuarını yukarı çekerken ellerini takip etmemek için büyük bir uğraş göstermek zorunda kalmıştım. “Biz ne yaptık?” diye sordum. “Hangi kısımda?” Gömleğini askıdan alırken “Lunaparkta beni ağlayarak peşinden koşturdun mu?” diye sorduğumda güldü. “Hayır, aksine sen ağlayarak koşmaya başladın. Sonra akan trafiğin içinde bir anda yolun ortasına oturup ağlamaya başladın,” dedikten sonra derin bir nefes aldı. “Toplantıya gecikeceğim için masajı yaptırmıyorum ancak seni otele kadar omzumda taşıdığım için bana güzel bir hizmet borcun var,” derken bana gülümsüyordu. “Sonra?” diye sordum ısrarla. Gömleğinin eteklerini pantolonunun beline sıkıştırırken “Sonra ne olması gerekiyor?” diye sordu. “Üzerimde senin tişörtün vardı,” “Ve?” Alaycılığını hissedebiliyordum, gözlerimi kısarak yüzüne bakarken “Siktin mi sikmedin mi?” diye sorduğumda bana kaşlarını kaldırarak bakarken geriden gelen duygularıyla yüzü şenlenmişti. Başını geriye atarak kuvvetli bir kahkaha atarken kollarımı göğsümün altında birleştirmiş dik dik ona bakıyordum. Başını iki yana sallarken gülmeyi sürdürüyordu, yüzünde keyif ifadesinin kırıntılarıyla “Sen benim o şekilde bakacağım kadınlardan değilsin,” dediğinde bu aslında duymaktan hoşlanacağım türde bir cümle olsa da kalbimde çatırdama yaratmış, keyfimi kaçırmıştı. Bunca yakışlaşmaya rağmen bana o gözle bakmayacağını söylüyordu. Ne kadar aksine inanmaya çalışsam da bu mümkün değildi. Aramızda cızırdayan elektrik ikimizi de yakıp derimizde kırmızı bir kalkan yaratırken buna inanmam mümkün değildi. Başımı onaylar anlamda sallarken “O halde neden senin tişörtünle uyandım?” diye sorarken kemerini kopçalardan geçirmeye başlamıştı. “İçinde hiçbir şey olmadan.” “Dün gece sıcak olduğundan yakınıyordun ve bana ince kıyafetler getirmediğinle ilgili bir şey söyleyip tişörtümü sormadan aldın,” derken tüm odağını kemer takmaya verdiği için parmaklarım parmaklarının arasından süzülüp kemerin tokasını ve deri kayışını kavradığında yeşil gözlerini gözlerime çevirmişti. Hala yarı sarhoş sayılabilirdim ancak işin özünde bana birlikte olduğu kadınlara baktığı gibi bakmayacağını söylemesi beni kızdırmıştı. Sebebi derinlerdeydi, merak duygusunun sırtına yapışmış peçeli yüzlerin altındaki diğer duygularla aynı masada otururken kızgındım. Kemerin kayışını tokasından geçirip sertçe çektiğimde boşluğuna gelmiş olsa gerek bana doğru sendeledi. Aramızdaki mesafe küçülmüş, birkaç parmakla ifade edilecek hale gelmişti. Gözlerimi parlak güneşe rağmen gözbebekleri büyümüş, kararmış gözlerinden almadan el yordamıyla kemerin deliğini bulmaya çalışırken parmaklarım fermuarının üzerinde belli belirsiz kıpırtılarla dolaşırken nefesini tuttuğunu hissedebiliyordum. Gözbebekleri büyümüştü, sakin değildi, kirpikleri titreşiyordu. İradesinin ne kadar kuvvetli olduğunu görmek istiyordum, bir noktada kırılacaktı ve sözlerinin ardından kıran kişi olma arzusuyla onun üzerine oynayacaktım. Bana karşı bu kadar tutkulu davrandıktan sonra o şekilde bakmayacağını söylediği kadınlardan olamazdım. Ben bunları tek başıma yaşamıyordum, onunla paylaşıyordum. Onun ateşi beni yakarken ben onunla kül oluyordum. Kemeri taktıktan sonra “Sonra?” diye sordum. Kayışı ilk kopçaya takana kadar sessizliği korumuş yüzüme bakıyordu. “Uyudum mu? Tek başıma?” diye sorduğumda gülümsedi. Ben kemerinin kayışını düzeltirken sessizce beni izledi. Tüm kaçamak dokunuşlarıma rağmen bana tepkisizce bakarken biraz daha iler gitmek ve gitmemek arasındaydım. Onu biraz daha sınamak, sözleriyle alay etmek istiyordum ancak bu konuda kendimle çelişki ve karmaşa içindeydi. Parmaklarının tersiyle yanağımı, gamzemin üzerini okşarken “Sana koltukta yatmayacağımı söyledim,” derken sesi boğuktu. “Yanındaydım. Yatağın diğer tarafında uyudum. Seni bedenen yalnız uyuttum,” derken gözleri gözlerimdeydi. Aramızdaki kısacık mesafeyi kapatmadan gölge gibi üzerime düşerken parmakları hala gamzemin üzerinde parmaklarının tersini sürterek onaylanıyordu. “Yazık oldu, yağmur dilenen yaz günü gibi sıcak ve fazlasıyla nemliydin. Her bir köşene yağmak gerekirdi.” “Ama yapmadın,” dedim tam tersinin arzusuyla dolup taşarken. Teninin tenimle olan tek temasını keserek elini indirdi. Uzanıp yatağın üzerindeki ceketini alırken “Ben iradeli bir adamım,” dedi. Ceketini omuzlarından geçirirken ona kaşlarımı kaldırmış bakıyordum. Her şeyin bir sınırı olmalıydı ancak onun iradesinin sınırı yoktu, kendini iyice terbiye etmişti. “Hala benim gibi olmak istiyor musun?” diye sorarken yüzünde küçük bir gülümseme vardı. Sessizliğim boyunca ellerim gömleğinin yakalarını, manşetlerini düzeltmesini izlerken başını eğerek benimle yeniden göz göze geldiğinde gülümsedim. Başımı onaylar anlamda salladım. Evet.

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.