Her ihtimale karşı geceyi uykusuz geçirmiştim, doktor dinlenmem için üç gün rapor yazmış olsa da raporu bir kenara atıp uykusuzluğumu 24 saate tamamlamak ve kendimi dinç tutmak için işe gitmiştim. Saygın beni işten koymaya çalışsa da odamın kapısını kilitleyip jaluzilerin arkasına saklanmıştım. Tüm gün fitness çalışmıştı ve bir kez olsun yanıma uğramamıştı. Onun yanına gittiğimdeyse raporlu olduğumu söyleyip günlük egzersiz ve masajı reddetmişti. Salonda sporcuların bana olan bakışları değişmişti. Bir gözüm morarmış, içi kan toplamış halde dolaşırken görmezden gelinecek bir halde değildim. Yüzüme bakan ikinciye bakıyor, kendi aralarında bana ne olduğunu konuşurken sorma cesaretinde bulunan yahut sporcuların öne itip de sordurduğu kişi Yiğit olmuştu. Ona düştüğümü söylediğimdeyse bu sadece Yiğit’i inandıran bir yalan olmuştu. Öğleden sonra Pusat’ın gelişiyle tüm meraklı bakışlar değişmişti. Pusat’ın dayısı hemen karşı apartmanımızda oturduğu için olan bitene şahitlik etmemesi mümkün değildi. Kimse aşağı inmemişti çünkü hiçbirinin buna vakti olmamıştı. Saman alevi gibi dakikalar içinde her yer mahvolmuştu. Uyumamak için telefonuma indirdiğim mayın oyununu oynarken Yiğit kapıyı çalarak fırtına gibi içeri girdi: “O orospu çocuğu seni dövdü mü? Keşke Saygın abim onu öldürseydi!” dediğinde olayın kulaktan kulağa ne hale geldiğini merak ediyordum. Elimle önümdeki koltuğu işaret ederken “Ne anlattılar sana? Ne kadarını biliyorsun?” diye sorduğumda gizli bir bilgiymiş gibi arkasını kontrol edip kapıyı yarım kapattıktan sonra işaret ettiğim koltuğa oturdu. “Sen onunla görüşmüyormuşsun zaten, ben başından beri biliyordum ancak sporcular inanmıyordu. İnanmadılar bana ama sen beni haklı çıkardın. Seni Saygın abimle görmüş, sonra da tek başına sıkıştırıp dövmeye çalışmış.” Kısmen doğru. “Üstelik bunu ilk kez de yapmıyormuş,” Şaşırtıcı derecede doğru olmayı sürdürüyor. “Neden daha önce bunu bize söylemiyorsun? Hepimiz bir olup onu öldürürdük,” derken ifadesi çocuksu bir yakarışla olsa da gözleri ateş saçarcasına parlıyordu. Tam olarak olmasa da doğru parçaları vardı ve annemin bahsettiği elalemle yüzleştiğim için kendimi tuhaf hissediyordum. Onun dilinde konuşmaya çalışarak “Öldürmeye gerek olsaydı, Saygın abin öldürürdü,” dediğimde bana hak vererek başını aşağı yukarı salladı. “Aklından geçen biri olursa, ona bunu söylersiniz. Öyle bir durum da yok, gözüm tamamen kaza eseri oldu,” dedim. Kaza eseri yahut isteyerek… Bunun gerçeğini sporcuların bilmesine gerek yoktu. Elimde bir darp raporu vardı, polis durumun suçlusunun kim olduğunu öğrenmek için beni köşeye sıkıştırsa da hepsi elimdeydi. Saygın’ın arabasını parçaladığı gece, kapıma gelip bahçeye zarar verdiği günler… Hepsi ellerimdeydi. “Kafan,” “O da kaza,” “O adam seni öldürmek istiyor, Lema doktor. Sen hala onu koruyor gibisin. Sen, Korateş’in tarafındasın, sana böyle şiddetle yaklaşırken onu affedemezsin,” derken karşımda bir çocukla konuşuyor gibi hissediyordum. Tıpkı bir çocuk gibi gözü kara, acımasız ve dürüsttü. Gurur’u artık korumuyordum, vurmak için doğru anı bekliyordum. Eteğimdeki taşları şimdi dökersem o Saygın’la karşılaşana kadar hepsinden kurtulurdu ve ben, her şeyin o gün olmasını istiyorum. O gün altın kemerini, itibarını, saygısını kaybetmesini istiyordum. Sandalyemde dikleşirken “Şöyle hayal edelim, ben çıkıp senin söylediğin gibi onu savunmaktan vazgeçtim. Saygın’a değil de size gelip duymak istediğiniz her şeyi anlattım. Ne olur?” diye sorduğumda hevesliydi. “Ağzını burnunu kırıp öldürürüz onu,” “Kaç kişi gider onu öldürmeye?” “Hepimiz,” “Toplam yirmi kişisiniz, Yiğit. Ona karşı uyguladığınız düşüncesiz bir tavrın, küçük bir kışkırtma ateşinin bedeli olarak yirminiz de katil olur, mesleğinizi kaybedersiniz. Eğer Saygın bir şey yapmadıysa sebebi de budur zaten çünkü o her an ihtiyacı olduğunda sizi yanında olduğunu ve destek vereceğinizi biliyor. Önceliği sizi korumak, siz de abinizi korumak istiyorsanız eğer sakin olun,” dediğimde bu onun bir şey yapma arzusunu bastırmıyordu. “Bana iyi davransanız da yeter.” “Bu kadar mı? Bunu mu istiyorsun?” diye sorduğunda geçiştirircesine omuz silktim. Saygın “Çok konuştunuz,” diye homurdandığında Yiğit hızla ayağa kalktı. Yiğit, Saygın’ın çatılmış kaşlarını başını öne eğerek görmezden gelip, kendini görünmez gibi hissederek odadan çıkarken Saygın içeriye girmişti. Kapıyı arkasında kapatırken “Şaşırtıcı derecede iyi tahminler,” dedi. “Babaannem gibi kapı mı dinliyorsun?” Dudaklarını büktü “Kulak misafiri olmak diyelim biz ona,” dediğinde güldüm. Gülümseyen ifadesi dağılırken “Git evine dinlen. Burada ben iyiyim,” dediğinde omzunu saran mavi kinezyo bantlarına baktım. “İyiyim,” diye yeniledi. “Son bir kez sana masaj yapmama izin ver,” “Gidecek misin? “Hayır, başka şartlarım da var. Düzenli olarak her akşam gelip sana masaj yapmama izin vereceksin,” dediğimde güldü. “Hayır,” “Sen bana gel o zaman?” “Lema…” “Kırk dakikalık bir çalışma beni öldürmez,” dediğimde pes etmesi zor olsa da başını sallayarak onayladı. “Hayır.” Başımı iki yana sallarken “Seninle anlaşamıyoruz biz, kesilikle böyle olmaz,” diye mırıldanırken jaluzileri kapatıp gülümseyerek sedyeye oturdu. Masajın ardından eve gönderilirken sporcular beni izliyordu. Hatta şaşırtıcı bir şekilde ben salondan çıkarken bir tanesi peşimden gelip beni eve bırakma konusunda ısrarcı davranmış, en sonunda onu terslemek zorunda kalmıştım. Hala hiçbirini tam olarak tanımıyordum ve iyi niyetli bile olsalar tutumu biraz rahatsız edici hissettirmişti. Eve geldiğimde bahçede kırık saksılar, bahçe takımına dair hiçbir şey kalmamıştı. Biri kadın diğeri erkek iki kişi annemle bahçede konuşurken annemin yüzü gülüyordu. Beni görüp yanına çağırsa da onları görmezden gelerek odama çıktım. Hızlıca üzerimi değiştirip uyumamak için kendime izlemediğim bir korku filmi ararken annem kapıma vurarak içeri girmişti. “Nasılsın? Ağrın var mı?” diye sorarken yatağımın köşesine oturdu. “İyiyim,” derken bana gülümseyerek bakıyor, sormamı istiyordu. İç geçirdim “Onlar kim?” diye sordum annemi ısrarcı bakışlarının arkasından. “Peyzaj mimarlar, Saygın göndermiş,” dediğinde gözlerimi bilgisayardan çekip anneme çevirirken kaşlarım havalanmıştı. “Kavgada bahçeyi tahrip ettikleri için özür hediyesi olarak yeniden yaptıracakmış.” “Sen de kabul mü ettin?” “Gurur’un teklifini kabul etmemi mi isterdin?” diye sorarken gözümü kırpmadan ona öfkeyle gerilmiş dudaklarla bakarken annem kendi kendine yüksek sesli bir kahkaha attı. “Gurur o kadar centilmen değil, bilirsin,” derken bana karşı şeffaf olmadığını hissediyordum. “Saygın kibar bir beyfendinin nezaketen sunduğu özür hediyesini kabul ettim, suçlu muyum ben şimdi?” “Sanırım özür dileyen sendin, değil mi? Evimizde misafirimize saldırıldığı için,” dediğinde yanaklarını dişlerinin arasına çekerek dudaklarını bükerken ona gülümsedim. Kaçacak yeri kalmadığı için beni “Çok konuşuyorsun,” diye terslediğinde dudaklarımın üzerinde parmaklarımı gezdirerek hayalet fermuarı çektim. “Çok… Klas bir adam… Çok beyefendi, tertipli, karizmatik, başarılı, güçlü ve…” derken gözlerini üzerime dikerken ellerini açmış doğru kelimeyi arıyor gibiydi. Doğru kelimeyi bulmanın heyecanıyla çoşkuyu jest ve mimiklerine yansıtarak “Erkek erkek bir adam,” dediğinde güldüm. Bana kaşlarını kaldırarak baktığında tamamen huyuna gidip beni odada yalnız bırakması için onaylamam gerekiyordu. Geçiştirmek için başımı sallarken gözleri hevesle parlıyordu. Saygın’la aramda bir şey yoktu ve muhtemelen de olmayacaktı, aramızdaki o görünmez bariyeri hiçbir zaman aşmayacaktım ancak annem şaşırtıcı bir şekilde bunun olmasını en çok arzulayan kişiydi ve bunu saklama gereği duymuyordu. “Erkekler konusunda çok doğru tercihleri yok anne, aynı fikirde olsam bile tereddüte düşüyorum.” Gözlerini kısarak bana bakarken “Ayıp ediyorsun,” dediğinde omuzlarımı silkerek gözlerimi bilgisayara indirdim. Annem iç geçirerek odadan çıkarken “Adama teşekkür et,” dediğinde onu geçiştirerek başımı salladım. Mümkün olduğunca duyarsız görünmeye çalışsam da annem kapıyı kapatır kapatmaz Saygın’a mesaj atmıştım. “Bahçeyi yaptırmana gerek yoktu.” Çok kısa bir süre sonra cevap gelmişti: “Cennetini mahvetmeye hakkım yoktu.” Gönderdikten bir saniye sonra pişman olacağım ışıltılı pembe kalp emojisine bakarken parmaklarımı kırmak istiyordum. Mesajı istesem de geri alamazdım çünkü attığım anda görmüştü. En sonunda derin bir nefes aldım. Ben buyum. Kalpler ve çiçekler insanı. Kendimi kandırabilirsem o pembe kalbin hiçbiri anlamı olmazdı. Bahçe bende karmaşık hisler uyandırıyordu, ne kadar sevsem de yıkıldığında anılarımın da arasında kaybolması içimdeki hisleri daha da karmaşık hale getirmişti. Şimdi, sevdiğim bahçe yeniden sevdiğim halde kalacak ancak oraya baktığımda aklıma Afra ve Gurur’la olan anılarım değil de Saygın’ın yeniden yaptırdığı gelecekti. Baktığım her köşede eski anılarımı değil, Saygın’ı görecektim. Yüzümdeki gülümseme genişlerken bilgisayarı kucağımdan indirip telefonu göğsüme bastırdım. Bu, pembe kalpleri hak ettirecek bir hareketti, kırmızı kalpler kadar ciddi değildi. Gülümsemem yüzümde genişlerken kendimi dingin hissediyordum. Her fırtınanın sonunda bir güneşli gün vardı ve sanırım benim fırtınam diniyordu. *** Evde iki gün cehennem gibi geçmişti. Bahçenin peyzajıyla ilgilendiği için eczaneye gitmemiş, tüm vaktini evde geçirmişti. Bahçe için tadilat işleri başlamış, mimarların tavsiyesiyle açılabilir, yazları kamelya halini alabilecek büyük bir kış bahçesi yapılma kararı alınmıştı. Anneme durumu abarttığını söylesem de “Saygın bey her şeyin bizim istediğimiz gibi olmasını uygun görmüş,” diyerek keyifle isteklerini sıralamıştı. Bu, omuzlarıma mahcubiyet hissi yüklüyordu. Pansumanımı yenilettikten sonra en nihayetinde uçuş öncesi güzel bir duş almakla ödüllendirilmiştim. Gece dörtte uçuşumuz olduğu için uyumak yerine bavul hazırlamaya koyulmuş ancak içimi yiyip bitiren mahcubiyet duygusuyla başa çıkamadığım için Saygın’a mesaj atma ihtiyacı duymuştum. “Anneme bahçe konusunda biraz sınırlama koysan nasıl olur?” Saniyeler içinde ondan cevap gelmişti: “Hayır.” yazdıktan hemen sonra konudan bambaşka bir yerde yeni bir mesaj gelmişti. “Amsterdam sandığından daha soğuk olur, kalın kıyafetler aldığından emin ol,” yazmıştı. Bavuluma son bir kez baktığımda en kalın kıyafetlerimi koymuştum. “Eminim.” yazdıktan sadece bir dakika sonra yeni bir mesaj attım. “Her şey için teşekkür ederim.” yazdım. Bu cevap vereceği türde bir mesaj değildi ancak yine de beklenti içinde ekrana bakmıştım. Saygın mesajımı görmemişti bile. Sadece bir dakika içinde ortadan kaybolmuştu. Her şeyim hazır olduğu için yatağımın dibinde oturup sadece ondan cevap yazmasını bekledim. Acınasıydı, farkındaydım ancak şu an sahip olduğum ve konuşabileceğim tek insan Saygın’dı. Hala ona karşı yeterince şeffaf olma cesaretim yoktu lakin aramızda o görünmez bariyerden daha kalın sınırlar örmeyişi, daha büyük olayların olma endişesiyle korkularıma rağmen o sadece beni görüyordu; Gurur’un yakın arkadaşı, düşmanının tarafında olan eski bir hain olarak değil de sadece doktoru olarak beni görüyordu. Şimdi seni ben seçtim derken aşağı yukarı ne demek istediğini anlıyordum. Aslında her şeyin farkındaydı ve bir umut bana gelmişti. Ben de ona bir doktorun yapması gerektiği şekilde özel hayatımı kapı dışında bırakarak yardım etmiştim. Gerçi… Şu an yaptıklarımın Hipokrat yeminimle çarpıştığına eminim ancak… Vicdanım rahattı. Onu geldiği gün reddetseydim hissetmeyi beklediğim rahatlamanın azap olacağını biliyordum ancak şimdi kararımın arkasındaydım ve kendimi iyi hissediyordum. Uyumamak için yarım kaldığım diziyi izlerken “Yarım saate geliyorum.” diye mesaj atmıştı. Teşekkür mesajıma karşılık vermediği için ona sinirli olduğumdan dolayı mesajına cevap yazmadan bilgisayarımı kapatıp hazırlanmaya başladım. Mesajı bile açmadığım için birkaç dakika sonunda Saygın beni aramıştı. Yedi kez peş peşe meşgule verip en sonunda uzun uzun çaldırdıktan sonra kendisinin telefonu kapatmasına izin verdim. Bir kez aramasının cevaplanmaması bile onun için defalarca aramaya eşit olduğu için yedi cevapsız arama onun için kararındaydı. “Hazırlanıyorum.” Sadece birkaç saniye sonra “Uyuyor muydun?” diye mesaj attığında cevap vermedim. Üzerime kalın tayt, uzun botlar, kalın kapüşonlu ve aşırı sıcak tutan şişme montumu giyip çantalarımı alarak aşağı inerken annem ve babam yatmak için hazırlanıyordu. Babamın salondaki yatağını o yemek gecesinde bu yana görmediğim için onlara kızgındım. Yaptıkları şeyler bana ters geliyordu. Onlara veda ederken Saygın’ın aramasıyla evden çıktım. Annem kapıdan el sallayarak ona veda ederken göz göze gelmiyordum. Sinirlendiğim insanlarla göz göze gelmeyi sevmezdim hele ki öfkem hala hararetliyken konuşmak bile istemezdim. Belki bu tavrım sadece kırmaktan korktuğum içindi çünkü acımasızca davrandığım zamanlar da vardı. “Uçuş için hazır mısın, doktorum?” diye sorarken onun yüzüne bakmadığım için sesinden keyfinin yerinde olduğunu anlayabiliyordum. Bagaja doğru yürürken “Evet,” diye mırıldandım sadece. Ben bagajı açmaya çalışırken uzanıp bagajı açtığında ona bavulumu bırakarak doğrudan sağ koltuğa yürüdüğümde üzerime diktiği bakışlarının farkındaydım. Bavulu bagaja yerleştirip direksiyona geçerken gözleri üzerimde dolaştı. Arabayı sürerken ara sıra üzerime diktiği bakışlarına kalkan çeker gibi kollarımı göğsümde birleştirerek başımı camdan dışarıya çevirdim. “Bir sorun mu var?” diye sordu. Başımı iki yana sallarken gözlerimi camdan almadım, dilimi şaklatarak “Cık,” diye bir ses çıkardığımda camdan yansıyan silüetinde bunun hoşuna gitmediği yüzünden açıkça belli oluyordu. “Lema,” diye seslendiğinde yüzümdeki alaycı ve bir o kadar da sahte gülümsemeyle ona döndüğümde doğrudan gözlerimin içine bakarak tehditkar ve huzursuz havasını bozmadan “Kelimeleri kullan,” diye uyardı beni. Gülümsedim. Gülümsemem yüzümde genişlerken bir an için onu kandırsam da “Cık,” dediğimde direksiyonu tutan eli sıkışlaştı. Avcunun içiyle direksiyonu çevirip kavşaktan dönerken konuşmak için ağzını açsa da bundan vazgeçerek bana doğru uzandığında bacaklarımı ondan kaçırmıştım. Ne olacağını bilmiyordum, en son onunla antrenman için parkura giderken bu tür bir sürtüşme yaşadığımda olanlar benim için çok fazlaydı. O gün yaptıkları bilinçaltımı bulanık bir su haline getirmiş, bir süre düzgün rüyalara hasret kalmış, uyuyamamıştım. Saygın bana uzanmıyordu. Torpidoyu açıp plastik şişe suyu alırken arabanın kullanım klavuzunun olduğu torpidoda iki şişe su ve bir paket açılmamamış beyaz paket prezervatif görmüştüm. Görmemiş gibi yaparak gözlerimi yola çevirsem de paketin açılmadığını anlayacak kadar dikkatli bakmıştım. Saygın torpidoyu sertçe kapatmış, şişeyi direksiyonu tutan eliyle açıp uzun uzun yudumladıktan sonra boş şişeyi parmaklarının arasında buruşturup arabanın kapısındaki cebe koymuştu. O paketin orada olması belli ki onun için alışılmış bir durumdu ki benim fark ettiğime bile dikkat etmemişti. Duruşumu bozmadan bakışlarımı camdan dışarıya çevirdim ve onunla konuşmadım. Mesajımı görmezden geldiği için ona kızgındım, en azından rica ederim türünde bir şeyler yazabilirdi. Arabayı havaalanın kapalı otoparkına bırakıp bavullarımızla yürürken benimle konuşmaya çalışmamış, tıpkı benim ona davrandığım gibi aynı mesafeyle bana karşılık veriyordu. Öyle ki işi inada bindirdiğini bile düşünecektim. Ki inada bindiriyordu. Beni içinde bıraktığı belirsizliğe onu düşürdüğümde kalkanlarını kaldırıyor, ben bir yaparsam buna ikiyle karşılık veriyordu. Ona attığım her bakışta ikimiz de çatılmış kaşlarla kaçamak bakışlar atıp yeniden önümüze dönüyorduk. Normalde böyle şeylere takıntılı değilim ancak bu kez… Takıyordum. Tıpkı içimde ona karşı merak duygusunun anlamını bilmediğim gibi bazı konularda ona karşı neden bu kadar alıngan olduğumu anlamıyordum ancak öyleydim. Havaalanında bir üst kata çıkmak için asansör kullanmak yerine bana tercih hakkı bile sunmadan sürükleyerek merdivenlere yöneltmişti. Biletlerin ikisi de onda olduğu için hangi kapıdan gireceğimizi bilmiyor ve dolayısıyla ona ayak uydurmak zorunda kalıyordum. Ağır bavulumla merdivenlerde dengede kalmak zordu, bana yardımcı olma teklifinde bulunmadan sessizce ve belki de alaycı bakışlarla arkamda dikilmişti. Ondan yardım beklediyse bunu yapmamıştım. Arabayı havaalanının en sonundaki otoparka bıraktığı için neredeyse kilometrelerce yürümek zorunda kalmıştık. O bu durumdan etkilenmiş gibi görünmese de bu uzun yürüyüş benim bacaklarım ve bavulu taşıyan kolum için acı verici olmuştu. Pasaportum ve biletim kontrol edilirken nefes nefese kalmıştım, bunu belli etmemeye çalışsam da görevli kadın iyi olup olmadığımı sorduğunda başarısız olduğum açıktı. On beş dakikalık bir beklemenin ardından uçağa binmiştik. Birinci sınıf bir uçuş olduğu gibi kendime ait küçük bir kabinim vardı. Saygın’a hem mesaj hem de bunun üzerine beni o kadar yürüttüğü için kızgındım, bu yüzden aramızdaki paravanı çekip koltuğumu yatar pozisyona alarak gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştım. Başarılı olamamıştım. Tuhaf, alıngan bir kızgınlık üzerimdeydi ve bu kez kaçış olarak uykuya sığınmak yerine aramızdaki paravanı açıp Saygın’a kızarak neden mesajıma cevap vermediğini sormak istiyordum. Bebeğin kimden olduğunu sormaya cesareti olan benim, işte bu soruyu sormaya cesaretim yoktu. Başka bir ilişkisi olabilirdi. Olabilir miydi? Biz o gün, ringin minderleri üzerinde yakınlaşmış mıydık yoksa bu sadece benim isteğim miydi? Tek kişilik bir elektriğin etkisiyle ona kapılmış olamazdım. Bu karmaşa boğazıma asılırken kurtulmak istiyordum. Bir an önce Saygın’a karşı düşüncelerimin berraklaşmasını ve aramızdaki şeyin sadece arkadaşlık olarak kalmasını istiyordum ancak sanki bu fikirden uzaktım. Hayır. O bariyeri yıkamazdım. Uçak inişe geçmeden önce uykuya dalmak üzereydim. İkimiz de toparlanırken uykuluyduk. Ayaklarımı sürükleyerek uçaktan inmiş, uykulu bir halde bavullarımızı almış ve bizi bekleyen, Saygın’ın menajeri karşılayana kadar sadece Saygın’ı takip etmiştim. Gözümdeki morluk hala belirgin bir haldeydi, saçlarımı açık bıraktığımda açık yaram ve dikişlerim görünmüyor olsa da kan toplayan gözüm ve morluk çok açık bir şekilde belliydi. Gözlüklerimi takmadan havaalanında yürürken insanlar önce benim yüzüme, ardından yanımdaki Saygın’a bakıp acımasızca yargılıyor ardından bana acıyarak bakıyordu. Bu bakışlarda rahatsız olduğum için gözlüklerimi gözüme takmıştım. Kalabalık otel lobisinde Mehmet’in girişlerimizi yapmasını beklerken bavulumun üzerine oturmuş, uzattığım sapını kollarımla sararak başımı koymuştum. Kapanacağı kadar büyük bir baskı uygulamıyordum ancak bir anlık uykunun boşluğuna düştüğümde tüm ağırlığımı vermiş ve uzattığım sapı aniden kapanmıştı. Ben sıçrayarak olduğum yerde doğrulurken Saygın’ın dudaklarını birbirine bastırarak gözlerini telefondan kaldırmadan bana arkasını dönerken gülüşünü yakalamıştım. Ona gözlerimi kısarak bakarken güldüğünü biliyordum, bana sırtı dönük olduğu için dizinin arkasına vurduğumda çabucak dengesini sağlayıp bana sertçe döndü. Abartılı bir ciddiyetle “Sataşma,” diye uyardı. “Gülme,” diye karşılık verdim. Bana gözlerini devirirken ona suratımı buruşturduğumda iç geçirerek dakikalardır resepsiyonda dikilen Mehmet’e çevirdi gözlerini. En sonunda Mehmet bize döndüğünde yüzü gergindi, bir dakika isteyerek yanımıza gelirken sert ifadesini koruyamıyordu. “Rezervasyonlarda bir karışıklık olmuş. Ben…” derken duraksayıp boğazını temizledi. “Ben yanlışlıkla iki oda almak yerine iki kişilik oda almışım,” dediğinde Saygın devam etmesi için başını sallıyordu. “Yani bir junior suit oda, iki kişilik bir normal oda.” Başımı iki yana sallarken “Benim için sorun yok,” dediğimde Saygın kıvılcımlar saçan gözlerini üzerime diktiğinde bavulumun üzerinde kamburum çıkmış otururken sırtımı dikleştirme ihtiyacı duymuştum. Başını sallayarak gözlerini kalabalık lobide dolaştırırken “Haliyle telafi de edemiyorsun,” dediğinde Mehmet belli belirsiz başını salladı. “Başka bir otelde de kalabilirim,” dediğimde daha cümlem bitmeden Saygın başını sallayarak beni reddetmişti. “Hayır, bana yakın olman gerek. Aynı odada kalacağız,” dediğinde tek kaşımı kaldırarak ona baktım. “Hayır,” dediğimde donuk gözlerini sorarcasına üzerime çevirmişti. Vücudunu bana çevirirken “Ne demek hayır?” diye homurdandı. “Hayır. No. Nein.” Saygın beni duymazlıktan gelerek Mehmet’e döndü “Çok yorgunum, girişleri hallet odama çekilmek istiyorum,” dediğinde ikimizin arasındaki tartışmadan ve Saygın’ın ona parlama ihtimalinden kaçarak kurtulmuştu. Saygın’a dönerken “Seninle aynı odada kalmam,” dediğimde çatılmış kaşlarının altından Mehmet’e diktiği ateş saçan gözlerini bana çevirdiğinde fikrimden vazgeçmek istedim. Açıkçası tercihim başından belliydi ancak bunu karşılık almadan kabul etmeyecektim. “Kalacaksın, mecbursun.” “Mecbur değilim.” Diklenmeme karşılık gözlerini kısarak bana bakarken “Neyin var senin? Uykusuz olduğun için mi bu kadar huysuzsun?” diye çıkışırken doğrudan bana dönmüştü. Sabrı taşmış ve artık oyun oynamak yerine doğrudan sonuca ulaşmak istiyordu. “Özür dile benden,” dediğimde kaşlarını kaldırmış bana sorarak bakıyordu. Anlamasını sabırla beklerken hala anlamadan bana bakıyordu. “Akıllı bir adamsın ama gerçekten neye sinirlendiğimi anlamıyor musun?” diye sorduğumda gerçekten anlamamış gibi görünüyordu. “Mesajlar?” “Benim de sana pembe kalp atmam mı gerekiyordu?” dediğinde sertçe iç geçirerek başımı geriye attım. Aslında buna gülmek istiyordum ancak ciddiyetimi bozamazdım. “Sana her şey için teşekkür ettiğimde bana cevap vermedin,” dediğimde bunu o kadar ciddi söylemiştim ki kocaman açtığı gözleri, şaşkın ifadesi yüzünde donmuş, yavaş yavan anladığını ima ederek başını sallasa da bunu ciddiye almadığı açıktı. “Çünkü teşekkür ettin,” “Sen de buna karşılık vermeliydin. Ya rica ederim, gibi bir şey yazmalıydın ya da benim gibi herhangi bir emoji atmalıydın,” derken kaşları hala havada, dudaklarını birbirine bastırmış bana bakıyordu. “Neyse boş ver, önemi değil,” diyerek bavulumun üzerinde ayaklarımın ucuyla bavulumu itip ona sırtımı döndüm. Çok kısa bir sessizliğin ardından “Özür dilerim,” dediğinde bunun bu kadar çabuk olmasını beklemiyordum. Omzumun üzerinden ona bakarken ifadesi ciddiydi. İki adımda karşıma dikildi “Özür dilerim. Seni kıracak herhangi bir şey yapmak istemem, sana minnet borçluyum. Sen, beni iyileştirirken seni kırmak yahut incitmek istemiyorum. Kabalığımı affet, seni yavaş yavaş tanıyorum. Tanırken de hatalar yapıyorum, bugün ve ileride yapacağım hatalar için özür dilerim,” derken bana tepeden bakıyor, samimi görünüyordu. “Dizlerinin üzerine çöksen ne güzel olurdu,” dediğimde kaşları çatılmıştı. Özrü hoşuma gitmişti ancak bu buzları çabucak eriteceğim anlamına gelmiyordu. “O kadar da değil. Evlenme teklifinde bulunmuyoruz, özür diliyoruz,” diye homurdandığında başımı geriye atarak yüksek sesli bir kahkaha attım. Kahkaham kalabalık otel lobisinin yüksek tavanlı kubbesinde yankılanırken Saygın bana yüzündeki hafif tebessümle gülümseyerek bakıyordu. Kollarımı göğsümün altında birleştirirken “Ben yerde ya da koltukta yatmam,” dedim onunla aynı odada kalmayı kabul ettiğimi açık ederek. “Merak etme, sana meraklı değilim,” dediğinde ona gözlerimi kısarak baktığımda bana sırtını döndü. “Hiç mi arkadaşlarınla birlikte uyumadın? Aynı şey.” “Ben bebekken bile annemle uyumamışım,” “Yapacak bir şey yok, öğreneceksin,” derken Mehmet odanın anahtarıyla birlikte döndüğünde bavulları sürükleyerek peşinden onu takip ettim. Açıkçası hem otel hem de etraf kalabalık olduğu için tek başıma, hiç bilmediğim bir şekilde farklı bir otelde kalmak istemiyordum. Mehmet’le aynı odada kalmanın benim için sorun olmayacağını söylesem de kendimi Saygın’la olduğundan daha huzursuz hissederdim. Kötü seçenekler arasında Saygın’la aynı odayı ve yatağı paylaşmak o kadar da korkunç gelmiyordu gözüme. Eh… Özür de dilediği için biraz daha rahattım. Bavullarla birlikte ikimiz de odanın ortasında dikilmiş yatağa bakarken Saygın “Sağ taraf benim,” dediğinde gözlerimi ona diktim. Sağ benim favori tarafımdı. “Bana fark etmez,” diye homurdandım. “Uyurken bana dokunursan nasıl uyandığın beni ilgilendirmez,” “Çok nazlısın,” diye homurdandığımda bana tek kaşını kaldırmış bakıyordu. Yatağın başlığını tam ortadan ayıran dikişleri işaret ederken “O çizgiyi geçersen koltukta yatarsın,” dedim. Dudaklarını bükerek onayladı “Çizgiyi geçen koltuğa gider,” diyerek beni desteklediğinde evde sürekli sarılarak uyuduğum yastığı getirdiğim için kendime minnettardım. Yatak, oda ya da nevresim seçmezdim. Üzerinde benim kokumu olduğu bir yastık olduğu sürece dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir yerde uyuyabilirdim. İkimiz de aynı anda “Duşa gireceğim,” dediğimizde derin bir nefes alarak Saygın’a gülümsedim. “Centilmen bir beyfendi olmanın tam sırası,” diyerek gülümsediğimde başını geriye atarak yüksek sesli bir kahkaha attı. “Ben centilmen bir adam değilim. En azından bugün,” derken sözleri yol boyunca onunla olan sessizliğime gönderme doluydu. Bizzat söylemese bile özürünün ardından ona ters davranmamın öcünü alıyor, onunla zıtlaşmamın bedelini ödetiyordu. “Taş, kağıt, makas,” diyerek elimi öne doğru uzattığımda bana katıldı. İlk üç elde ikimiz de aynı şeyleri yapsak da makasımı onun taşına, taşımı da kağıdına kaptırmış ve oyunu kaybetmiştim. “Çocuk oyuncağıydı,” diye beni kızıştırmaya çalışsa da ona gülümseyerek bu durumu kendi içimde temize çektim. Gelmeden önce duş aldığım için biraz olsun rahattım, uçuş sonrası temiz bir şekilde uyumak istesem de Saygın’ın banyodan çıkmasını bekleyerek zaman kaybedemezdim. O banyoya girdiğinde hızlıca üzerimi değiştirip kışlık pijamalarımı giyerek kalın fon perdeleri kapatıp yastığımla birlikte yatağın sol tarafına uzandım. Sola doğru uyumak benim için güç olduğu için sağıma dönüp burnumu yastığıma sokarak gözlerimi kapattım. Tüm gece uykusuzluğun üzerine bir de uçuş, hava değişimi beni yormuştu. Gözlerimi kapatır kapatmaz uykuya dalmıştım. Tıkırtıyla gözlerimi araladığımda Saygın elinde havluyla üzeriden sular akarak banyodan çıkmış bavuluna doğru yürüyordu. Son gördüğüm şey onun bulanık görüntüsüydü, aynı dakika içinde uykuya dalmıştım. Elimin yatağa düşmesiyle gözlerimi araladığımda Saygın yatakta yarı oturur konumdaydı. Üzerinde eşofmanları, elinde telefonunu yan yatırmış kulaklıkla videoları izlerken gözlerimi kırpıştırarak ona baktım. Kalın fon perdeleri kapatmış olmama rağmen Saygın hepsini açmış, tam karşıdan vuran güneş odanın içini aydınlatıyordu. Esnemek için kollarımı kaldırdığımda Saygın gözlerini telefondan ayırmadan bileğimi tutarak yastığımın üzerine attığında ona yan gözle baktım. Parmaklarımın ucunu yatağın ortasındaki hayali çizgiden diğer tarafı geçirirken henüz birkaç santim olmuştu ki parmaklarımı yeniden itti. “Çizgiyi geçen koltukta yatar,” diye hatırlattığında elimi çekerek yastığımla birlikte ona sırtımı döndüm. Uyumak için gözlerimi kapatsam da artık iyice dağılmış ve dinlenmiştim. Yatakta sırt üstü uzanıp ayılmayı bekleyerek tavanı izlerken “Bugün ne yapacaksın?” diye sordum. “Açılış yemeğine katılacağız,” derken gözlerini telefondan almamıştı. “İyi, ben de dışarıda biraz dolaşacağım,” dediğimde bana döndü. “Tek başına mı?” “Tek başıma. Katılmak ister misin?” derken sözlerimi iğneleyici tutuyordum. Bir dirseğimi yastığa yaslayıp başımı avcuma bırakırken “Önce seks müzesine artından da penis müzesine gideceğim, sonra güzel Amsterdam biralarının tadına bakarım,” dediğimde dudaklarını büktü. “İlişkin yoktu senin değil mi?” dediğinde yüzündeki imaya karşılık dirseğimin altındaki yastığı ona fırlatarak yataktan kalktım. Bana dişlerini göstererek sırıtırken ona attığım yastığı dirseğinin altına sıkıştırmıştı. “Tek kelime etme,” diyerek banyoya girdim ancak aynı anda kıyafetlerimi yanıma almadığımı anımsadığımda banyodan yeniden çıkıp bavulumun başına doğru yürürken Saygın beni izliyordu. Tüm kıyafetlerimi baştan aşağı değiştireceğim için Saygın’ın bana bakması özellikle iğnelenme hissi uyandırıyordu. Kazak ve kot pantolon çıkarırken “Önüne dön,” diye homurdandım. Göz ucuyla güldüğünü yakalamıştım “Kırmızı olanı giy,” dediğinde bavulun fermuarlı gözünde bana bakan kırmızı iç çamaşırı takımıyla göz göze geldim. Derin bir nefes almaya ihtiyacım vardı ancak Saygın’ın alaycılıkla bunu daha fazla üsteleyeceğini biliyordum. Gülümseyerek ona dönerken “Sen çıkaracaksan tabi ki giyerim,” dediğimde ağzı hafifçe aralanmış, şaşkın ifadesiyle gözlerini bana çevirirken gülümseyerek bavulun fermuarını açıp siyah olan takımı çıkarıp havlum ve duş malzemelerimin dolu olduğu çantayla birlikte ona yapmacık gülümsememi bozmadan göz kırparak banyoya girerken gülmüştü. Kemiklerime kadar ısıtan sıcak bir duşun ardından nemli banyoda kurulanmak, kremlenmek ve giyinmek zorunda kalmıştım. Banyo genişti, havalandırması çalışıyordu ancak ben derimi haşlayacak kadar sıcak suyun altında kaldığım için banyodaki buhara ve neme hiçbir şey yetişmemişti. Makyaj kısmına içeride sabredememiştim. Odanın diğer ucundaki koltuğa bacaklarımı birbirine bağlayarak oturup kolçağa yasladığım makyaj aynamla gözümdeki morluğu kapatırken izleniyor gibi hissederek defalarca kez Saygın’a bakmış ancak her seferinde kendi işine bakarken bulmuştum. Montumu üzerime geçirirken “Kalın giyin,” diye uyardı beni. “Montum sıcak tutar beni,” dediğimde başını iki yana sallamış ancak bir daha uyarmamıştı beni. Keşke uyarsaydı. Hava o kadar soğuktu ki yolun yarısında pazar yerinde bulduğum el işi örgüler satan kadından uçuk bir fiyata kırmızı, üç boyutlu örgü kirazları olan bere ve atkı almak zorunda kalmıştım. Şansıma ikisi de beni sıcak tutmaya yetmiş ancak üşüyen bacaklarımı dindirememiştim. Seks ve penis müzesine kadar yürüyemeyeceğim için Anne Frank’ın evini gezerek ısınmış ancak müzeden çıktığımda daha fazla üşüdüğüm için otelin yolunu tutmuştum. Dönüş yolunda, pazarın dibine kurulduğu binaların arasında aradığım o kekten satan bir pastane gördüğümde gözlerim parladı. Otele döndüğümde yapacak bir şeyim yoktu, Saygın da muhtemelen yemeğe gidecek ve uzun bir süre ortada görünmeyecekti. O zamana kadar kekin etkisi geçerdi. İçeri girdiğimde bir umut Vegan olanlarından sormuş ve diğerlerine göre daha uygun bir fiyata bir yerine iki tane almıştım. Bu konuda kasiyerle anlaşma konusunda güçlük çekmiş, en sonunda anlaşmayı başarmıştım. Ben mekandan çıkarken bana bir şeyler söylese de Flemenkçe bilmediğim için bunun uzun bir “Yine bekleriz,” olduğunu düşünerek el sallayıp çıktım. Otele döndüğümde oda tam da tahmin ettiğim gibi boştu, soğuk iliklerime kadar işlediği için odanın sıcaklığını yükseltmeme rağmen titremem geçmiyordu. Battaniyelerin altında ısınmayı beklerken keklerden bir tanesini yedim. Farklı bir aroma beklemiştim ancak beklentilerimin hiçbirini karşılamamış, beklediğim havai fişekleri getirmemişti. Hala üşüyordum, önce sıcak bir duş alıp ardından ikinciyi yiyerek daha iyi bir etki kazanacağım kanısındaydım. Banyodaki küveti doldurup içine girdim. İstediğim son şey hasta olmaktı, hastalandığımda haftalarca bunu atlatamıyordum. Tedbirli davranarak banyoya pijamalarımla girdiğim için dışarı çıktığımda Saygın’ı görmek benim için daha az sürpriz olmuştu. Üzerinde ceketinden kravatına siyah bir takım elbise, içinde beyaz gömlek vardı. Kelimenin tam anlamıyla jilet gibi görünüyordu. Bir bacağını kabaca diğerinin üzerine atmış, ceketini katlayıp düzgünce yanına bırakmıştı. Kulağında tuttuğu otel telefonuyla kendine yemek sipariş verirken telefonu omzuna bastırarak bana döndü. “Yiyecek bir şeyler ister misin?” diye sordu. “Falafel dürüm, maden suyu,” derken Saygın siparişi verirken elindeki kağıt parçasını kutuya attığında gayri ihtiyari elini takip etmiştim. Elindeki benim aldığım keklerin dış kabıydı ve kutusu boştu. Boş kutuya gözlerimi dikmiş bakarken “Sen yemeğe çıkmamış mıydın?” diye sordum. “Hayır, küçük bir ön görüşmem vardı ona katıldım. Yemek için daha var,” dediğinde onun yüzüne değil kutuya bakıyordum. “Kekini yedim diye ağlayacak mısın?” Sehpanın üzerine oturup kutunun üzerindeki beş sivri köşesi olan yaprağı gösterirken gözleri büyümüştü. Kendi kendine güldü “Şaka?” dedi bir umut bunu duymayı bekleyerek. “Hayır. Ben de bir tane yedim,” dediğimde ellerini yüzüne kapatarak başını geriye attı. Sıkılı dişlerinin arasından “Ah Lema…” diye mırıldanırken ona zorla gülümsemeye çalışsam da bana ikinci bedavayı satan iyi niyetli, masum ve tatlı kasiyere küfrettim çünkü Saygın gerçekten sinirli görünüyordu.
Chapter 40
🔥 40