Skip to content

KORATEŞ

Chapter 34 · 17 min read

KORATEŞ

Chapter 34

🔥 34

Aslında kızgın olmalıydım. Belki biraz fazla öfkeli… Belki de dehşete kapılmış hissetmeliydim içimde filizlenen duygular ve bastıramadığım düşünceler karşısında hissettiğim tek şey ateşti. Saygın’ın gözleri gözlerime değdiği anda, teninin sıcaklığını hissettiğimde onun kim olduğunu unutuyordum. Olduğumuz yeri, zamanı, varlığımı… Oysa o Saygın’dı. Korateş’ti. Buse’nin bebeğinin babası olma ihtimalini taşıyan bir adamdı. Düştüğüm duygusal boşlukta ona doğru sendeleyip tutunacak bir dal olarak görmem baştan hataydı. Benim için belki kırıktı, belki güçsüzdü. Dışarıdan bakıldığında sert dursa da benim tutunabileceğim bir dal, yaslanabileceğim bir dağ mıydı? Arkamda durabilir miydi? Benim Gurur’un yakın arkadaşı olduğumu biri bağırdığında ateşi aynı hissettirecek miydi? O bebek Saygın’a ait çıkarsa yine aynı şekilde ısınabilecek miydi vücudum? Ona karşı içimde başgösteren ateş sadece o olduğu için miydi yoksa bu ateşi körükleyen onun Gurur’un düşmanı olması mıydı? Beni ona doğru iten güdünün bu kadar kuvvetlenmesinin sebebi yine Gurur muydu? Ona olan öfkem mi bunu yaptırıyordu bana? “Seni bırakayım,” dediğinde başımı iki yana sallayarak reddettim. Benim için tuttuğu ceketi giyerken kollarının arasında ona döndüğümde yeniden zehirli gözlerine bakmak utanmama sebep oluyordu. Benim yerime ceketimin içeriye doğru kıvrılan yakalarını sıcak parmakları enseme değerek düzeltirken omurgamdan aşağı tatlı bir titreme dalgası indi. Tüm vücudumdaki tüyler teker teker şahlanırken midemdeki kozalarda nihayete ulaşmasını istediğim çatlaklar oluşuyordu. Ona doğru yaklaşmak özgür irademle değil, öfkemle hareket ederek kuşandığım bir kalkandı. Her ne olursa olsun o özünde iyi biriydi ve ben… Ben sadece bu kadarıyla kalmalıydım. Ona bu kadar yaklaşmalı, duygusal olarak hiçbir şeyi kırmadan olduğum yerde kalmalıydım. Bunlar gerçek hislerim değildi. “Ben giderim, sen dinlen. Yorgun görünüyorsun,” dediğimde gülümsedi. “Taksiyle mi gideceksin?” diye sorduğumda başımı onaylar anlamda sallamama karşılık onaylamadığını belli ederek başını iki yana sallayarak aynanın altındaki çekmeceyi açmıştı. Parmaklarını anahtarların üzerinde dolaştırdıktan sonra karar verdiği Mercedes anahtarını bana uzatırken “Al, yarın burada buluşur, birlikte geçeriz,” dediğinde elindeki anahtara baktım. Reddetmek için önce başımı sallarken “Al. Taksiyle gitmene izin veremem. Almazsan seni ben bırakırım,” dediğinde uzanıp elindeki anahtarı alarak pes ettim. Onu caydırmak için “Başına bir şey gelirse sorumluluk kabul etmem,” dediğimde sesli bir şekilde güldü. Benim için kapıyı açarken gülümsemesi hala yüzündeydi “Üzerinde bir çizik dahi görürsem canına okurum,” dediğinde gözlerine baktım. Gülümsüyor olsa da ifadesi son derece ciddiydi. “En sevdiğim arabamı sana verdim,” diyerek arabasının kıymetini vurguladığında elimdeki anahtara baktım. “Başkasını verseydin olmaz mıydı?” diye sorduğumda başını geriye atarak sesli bir şekilde güldü. “Olurdu ancak daha iyisi garajımda değil, bu yüzden bununla idare edeceksin,” dediğinde parmaklarımın arasındaki anahtar ağırlaşmıştı. Bana el sallayarak evden dışarı sürüklerken ona gözlerimi devirip veda ederek asansöre bindim. Otoparka indiğimizde bugün kullandığı Mercedes cipi bulmayı beklerken boş dubayla kapatılmış park yerinin yanındaki mavi, iki kapılı Mercedes spor arabanın ışıkları göz kırptığında usulca yutkundum. Pahalı, yere yakın, güçlü ve kesinlikle kullanırken fazlasıyla dikkat isteyen bir arabaydı. Geri dönüp anahtarı teslim etmek istesem de başarılı olamayacağımı bildiğim için arabanın koltuğuna yerleştim. Koltuk ayarlamayı sevmesem de kendime göre ayarlayarak park yerinden çıkarken gaza hafifçe dokunduğumda araba bir aslan gibi kükredi. Kırmızı ışıkta beklerken “Yolculuğun keyifli mi?” mesajıyla ekrana gülümsedim. Saygın’a “Koltuğun ayarını tamamen değiştirdim,” diye yazdığımda gözümün önünde istemsiz gülümseyen suratı belirmişti. “Sen rahatsan bir önemi yok,” yazdığında yeşil ışığın yanmasıyla birlikte telefonu yanımdaki koltuğa atıp gaza basarak ileriye doğru atıldığımda gülümsemeyi sürdürüyordum. Eğer Gurur beni itmeseydi, kendinden uzaklaştırmasaydı yahut Buse hamilelikle ortaya çıkıp her şeyi karıştırmasaydı ona karşı yine böyle mi olurdum bilmiyordum. Kendi içimde soruyu tekrarladığında susturamadığım ses “Evet,” diye bağırıyordu. Her şey aynı olurdu çünkü o Korateş’ti. Onun başlattığı yangının izleri hiçbir zaman dinmeyecekti. Gurur’u o yetiştirmişti. Onun güdülediği hırsıyla bugün bu haldeyken ancak onlar tanışmasaydı biz de birbirimizi tanımaz, yan yana bile geçmezdik. Gurur… Onun adının aklımda belirmesi bile boğazımda yutulması güç bir yumruk oluşturuyordu. Onu unutmamıştum, sevmeyi bırakmamıştım ve muhtemelen hiçbir zaman da bırakmayacaktım. Kalbimin bir köşesinde yıkık dökük bir oda her zaman ona ait olacaktı. O gece bana beni sevdiğine bu kadar yaklaşmışken aniden tüm fikirleri değişmiş ve sadece Buse’ye inanmayı tercih etmişti. Ben, onun için seçmesi yahut vazgeçmesi gereken bir seçenek halini almıştım. Eğer ikisi için de arkadaş olsaydım tercih yapmak zorunda kalmazlardı. Vazgeçtiği bir tercih olmama rağmen dün gece kapımdaydı. Beni hırpalayıp bir köşeye attıktan sonra yeniden bana yaklaşmaya cesaret edebiliyordu. Bugün onu görmezden gelmiştim ve yarın daha yakınıma gelecekti. Her geçen gün biraz daha yaklaşmaya cesaret edecek, kendini affettirmek için mücevherler ve her özrü için imgesel bir gül alıp üç gün sonra konuyu kapatmaya çalışacaktı. Her zaman affederdim lakin bu kez ne yapacaktım? Arabayı garaj yoluna sokmak istesem de altı yere fazla yakındı bu yüzden istemeye istemeye kaldırıma yakın bir şekilde park ettim. Dar bir ara sokak değildi ve bugüne kadar sahip olduğumuz araçlardan sadece bir tanesinin başına evin önünde bir şey gelmişti onun da sebebi alkollü bir sürücünün boydan boya sokaktaki tüm arabalara takmasından ibaretti. Aynı şeyin yeniden yaşanma ihtimali uzak olsa da Saygın bastıra batıra arabasının özel olduğunu söylemişti. Sadece plakasına bakarak bile O 00002’den ne kadar kıymetli olduğunu anlayabiliyordum. Arabanın üzerindeki tozları elimin tersiyle silerek parlak cilasının temiz olduğuna emin olmaya çalışırken “Nereden çıktı bu araba?” diye sordu. Önünde bahçıvan önlüğü, elinde sulama kabıyla bir eli belinde dikilirken yanağına toprak bulaşmıştı. “Senin araban nerede?” Ona doğru yürürken “Bugün spor salonu dışında çalıştık, dönüş yolunda da doğrudan… Doğrudan buraya geldiğim için de Saygın bey bana arabasını verdi,” dediğimde bana alaycı bir gülümsemeyle bakıyordu. Kaşlarını bükerek “Saygın bey mi?” derken neredeyse gülecek gibi bir ifadesi vardı. Bahçe kapısından içeri adım atarken “Gerçekten buna mı takılıyorsun anne?” diye homurdandığımda gülümsedi. “Ah, pardon,” diyerek elindeki su kabını kenara bırakıp peşimden beni takip ederken “Spor salonu dışında derken?” diye sordu. “Mesire alanı gibi ormanlık bir yerdi. Sen sormadan söyleyeyim benimle birlikte bir hemşire ve yirmi sporcu daha vardı,” dediğimde başını sallayarak ben ayakkabılarımı çıkarırken kapıdaki arabaya yeniden baktı. “Bu arabayla mı gittiniz dağ bayır?” diye sorduğunda gözlerimi arabaya çevirdim. “Hayır,” derken annemin doğruları öğrenmek adına pençelerini sırtıma taktığını hissedebiliyordum. “Çok açım,” diyerek kurtulmak istesem de annem buna fırsat vermemişti. Kendisiyle birlikte mutfağa çekerken sürekli soru sorduğu için ona nereye gittiğimizden bindiğimiz servise, antrenman yaptıkları sahadan asla tanımadığı yahut tanımayacağı sporcuların ne kadar iyi olduğuna kadar her şeyi tepeden tırnağa anlatırken o da diğer yandan yemeği yapmış, küçük çaplı dilimleme ve kaynayan bir şeyler taşmasın diye başında bekleme görevini üstlenmiştim. Annem her zaman böyle bir kadındı. Hakkımda her şeyi bilmek, kontrol etmek ve benim vereceğim kararları kendisi vermek isterdi. Bu çoğu zaman boğucu hissettirip beni yorsa da büyüdükçe ve onu anlamaya başladıkça onunla konuşmak daha iyi geliyordu. Bu dünyada başka kim ben hiç tanımadığı insanlardan bahsederken beni büyük hevesle dinleyecekti ki? Kim beni bu kadar düşünecekti? Annem de biraz fazla düşünüyor ancak ona karşı minnet duygumu hiçbir şey kıramazdı. O hayatımızı yoluna koyarken bana sıkı sıkıya tutunmuşken şimdi benim ona tutunmam gereken anda sırtımı dönemezdim. Benim ilahım annemdi. Kollarını göğsünün altında birleştirmiş bana tek kaşı havada bakarken “Ee?” dediğinde gözlerimi kaldırıp anneme baktım. “Ee? Bu kadar işte. Rutin egzersiz ve masajın ardından beni taksiyle göndermek yerine arabasını verdi, yarın da ben onu alıp işe geçeceğim,” dediğimde sesli bir şekilde güldü. “Saygın bey’den bahsediyorum,” dediğinde dudaklarımı birbirine bastırarak ona bakarken başını omzuna doğru sitemkar bir şekilde düşürdü. “Aaa, annenden saklama. Çok beyfendi bir adam, gerçekten hiçbir şey hissetmiyor olamazsın.” “Annem olarak aslında bunu bana sorman hata, hissetmen gerek,” dediğimde gülümsedi. Gözlerini kısarak uzaklara bakarken “Ne hissediyorum biliyor musun? Mutluluk, hüzün, gurur, buruk bir şey… Sanki Saygın’la evlenmişsin gibi bir his,” dediğinde ona gözlerimi kocaman açarak baktım. “Adamı bir kez gördün ve benim için hemen evlilik hayalleri mi kurdun? İstersen yarın da gelinlik seçelim. Nasıl fikir?” diye homurdanırken babam “Ben geldim!” diyerek içeri girerken annem onu duymazlıktan gelmişti. “Şahsen ben böylesini yakalasaydım çoktan nikahı basmıştım,” derken babam başını eşikten uzattı. Bana gülümserken annem onu yüzündeki tiksintiyle süzdü. “Gerçi baban da vakti zamanında bunun gibiydi, nikahı basınca da bir şey olmamış,” dediğinde babamın suratındaki gülümseme dağılmış, dümdüz bakışlarını anneme çevirmişti. Babamı görmezden gelerek “İkisini aynı kefeye mi koyuyorsun?” diye homurdandım. “Akıllı, hırslı, başarılı, varlıklı, geleceği parlak, gerçek bir erkek gibi…” diye sayarken babam tek kaşını kaldırmış anneme bakıyordu. “Benden mi bahsediyorsun?” diye sordu. “Senden bahsediyor gibi miyim?” “Evet,” Annem elinin tersini sallarken babama “Sen git ellerini ayaklarını falan yıka, yemek daha hazır değil,” dediğinde babam anneme ters bir bakış attı. Ben de üzerimdeki üniformamı çıkarmak için ayaklanırken “Gurur’u severim. Çocuğum gibi severim hem de ama onun yeri hiçbir zaman bu şekilde senin yanın değil, Lema. Bu şekilde çelik gibi durduğun için seninle gurur duyuyorum,” dediğinde göğsümde tatlı bir sıcaklık belirmişti. Annem her zaman ona benzediğimi söyler dolaylı yoldan kendini överdi ancak bu kez doğrudan beni övmüştü. Göğsümdeki sıcaklık dudaklarımda gülümseme olarak filizlenirken hızlı adımlarla odama çıktım. Hızlı bir duşun ardından yemek masasındaki yerime oturuş iştahla yemeğimi yerken bu kez sorgulama sırası babama gelmiş gibiydi. “Ne zamandan bu yana bu adamla çalışıyorsun?” “Birkaç ay,” diye mırıldandım yemek yemeyi sürdürürken. “Onu gözüm hiç tutmadı,” dediğinde çiğnediğim lokmayı yarıda bırakarak gözlerimi çevirdiğimde bana sanki anormal bir şey söylemişim gibi bakıyordu. “Sağlam pabuç olsa ayağına giymezsin,” diye homurdandı annem babamın tepkisine karşılık. “Oğlum, diye sevdiklerini de gördük,” “Evlat dediğin hata yapar,” dediğinde annemin cümlesi göğsümde ince bir yarık açmıştı. Gurur’u evladı olarak görmeye devam etmesi yetmiyormuş gibi onun haytalarını kabul edebiliyor lakin söz konusu olan başka çocuklar, başka evlatlar olduğunda onların istedikleri kadar hata yapma, affedilme hakkı vardı. “Afiyet olsun,” diyerek masadan kalktım. İkisi birbirine sataşmayı sürdürürken hafif kuruyan saçlarımı sıkıca örerek alarmımı kurup başımı yastığa koyduğum anda uykuya dalmıştım. Açık hava tüm gün beni yormuştu. Gözlerimin arkasındaki ince perdede bugünkü iskeledeydim. Güneş tepede yükselmiş, sıcak hava tenimi yalayıp geçerken suyun dingin sesini duyabileceğim kadar etraf sessizdi. İskeleye tutunan çıplak ellere baktığımda Saygın kendini tek seferde yukarıya, ağzında kırmızı bayrakla çıkıyordu. Güneşle parlayan çıplak vücudu bendenimi ısıtırken karnımda yeni ağrıların baş göstermesine sebep olmuştu. Aramızdaki on beş adımlık mesafeyi uzun bacaklarıyla ona indirip karşımda, elinde kırmızı beziyle karşımda dikilirken yeşil gözleri doğrudan gözlerime bakıyordu. Onunla aramızda görünmez bir bariyer vardı, aşmadığı ve aşmaya çalışmadığımız ince bir katmandı. Onu aşmak istiyordum. Sıcak güneşin altında gölgesi üzerime düşerken yıkmak istediği bariyeri kırıp parçalamak için istekliydim. Sıcak ve ıslak vücudu vücuduma dokunduğunda sanki çıplakmış gibi sıcaklığını, derisinin sert dokusunu tüm vücudumda hissedebiliyordum. Vücudunu vücuduma bastırdıkça aramızdaki görünme bariyer çatırdıyordu. Kırılma sesiyle sıcak rüyadan gözlerimi açtım. Yatakta oturur konum alırken yarı kapalı gözlerle arka arkaya yankılanan kırılma sesinin nereden geldiğini anlamaya çalışarak yastığın altındaki telefonumu alıp saate baktım. Sabaha karşı beş sularıydı, dışarısı sessizdi. Duyduğum tek gürültü tekrar ve tekrar, ritmi olmayan ancak her gürültünün ardından bir şeylerin kırıldığını kanıtlayan seslerdi. Yataktan ayaklarımı sarkıttığımda korna sesiyle karışmış alarm sesi ötmeye başladığında omuzlarımdan bastıran tüm uyku saniyeler içinde dağılmıştı. Koşar adımlarla camın kenarında belirip perdeyi araladığımda elinde beyzbol sopası olan bir adam Saygın’ın arabasının başında dikiliyor, gözüne kestirdiği her noktaya sopayı iki eliyle sıkıca tutup vuruyordu. Paldır kültür merdivenleri inerken uyku sersemi babamın koltukta yerinde sıçrayarak doğrulduğunu göz ucuyla görmüştüm. Annemin arka arkaya kilitlediği tüm kilitleri açarken arabanın alarmları neredeyse tüm mahalleyi ayağa kaldıracak kadar hiddetliydi. Bahçe boyunca çıplak ayaklarla koşarken “Hey!” diye bağırdım tüm gücümle. “Polisi arıyorum!” diye bağırırken adam iri cüssesiyle bana döndüğünde karanlığın içinde, sokak lambasının aydınlattığı mavi gözlerini gördüm. Yüzünü kaplayan kar maskesine rağmen gözlerinden, sol göz kapağını takip eden yara izinden onun kim olduğunu anlayabiliyordum. Elindeki sopayı iyi bir atışa hazırlanıyor gibi sıkıca tutup arabanın sarkan dikiz aynasına vurduğunda ayna sekerek arkama doğru yuvarladı. Parmaklarımın arasında sıkıca tuttuğum telefonu kaldırıp acil çağrı numarasını tuşlarken “Polisi arıyorum,” dedim yeniden. Caydırıcı bir etkisi olmasını, kaçmasını umut ediyordum. Sesli bir kahkaha attı “Ara, Lema! Bu kadar geç kalman hata,” derken üzerime doğru attığı iki adımda geriye doğru iki adım atmıştım. Elindeki sopayı savurarak arabanın farını kırdığında alarm sesi yankılanmaya devam ediyor, farların sinyalleri teke düşmüştü. Hattın diğer ucundaki kadına durumu kısaca özet geçip adresimi verdiğimde beni başka bir birime aktarırken Gurur yüzünü örten maskeyi çıkararak yere atıp evin etrafını saran kameralara gülerek diğer farı da kırdığında ne yapmaya çalıştığını anlamıştım. İstediği şey tam olarak da buydu. Onu polise şikayet etmemi, Saygın’la yüz yüze gelmeyi istiyordu. Onu kızıştırmayı, sinirlendirmeyi ve ilk darbeyi vuranın o olmasını istiyordu. Telefonu kapatırken “Defol git evimden!” diye bağırdım. “Burası evin değil, sokak!” diye bağırırken hali hazırda paramparça olmuş, esneklik kazanmış ön cama elindeki beyzbol sopasıyla bir kez daha vurduğunda ince cam parçaları etrafına saçıldı. “Yapmayacağım! Senin planına alet olmayacağım! Siktir git hamile sevgilin koynuna! EVİMİN ÖNÜNDEN DEFOL!” diye bağırdığımda başını geriye doğru atarak sesli bir kahkaha patlattı. Elinde beyzbol sopasıyla bana doğru adımlarken “Sen neden buradasın? Aramız bozulunca Korateş için pek bir caziben kalmadı herhalde,” dedikten sonra omzunun üzerinden arabaya baktı. “Belki de iyi naz yapıyorsundur, salladığın kuyrukların karşılığı olarak altına araba da çekmiş,” dediğinde elimdeki telefonu suratına fırlattığımda telefonun oval köşesi doğrudan gözüne isabet etmişti. Acıyla ikiye katlanırken halihazırda zaten onun aldığı telefonu yine ona zarar vererek parçalamıştım. Sol gözünü tutarak bana bakarken “Başkası olsa öldürürdüm, Lema,” derken acıyla dişlerini sıkıyordu. “Ben senin için artık başkasıyım, Gurur! Defol git!” diye hırladığımda üzerime doğru tehditkar bir adım attığında sırtımı dikleştirerek karşısında horoz gibi göğsümü kabartarak diklendim. Sıkılı dişlerinin arasından nefes alırken sağlıklı gözü yüzümde dolaştı “Ne yaptın sen bize?” derken sesindeki hayal kırıklığının her bir parçası derime, ruhuma batıyordu. “Sen hepimizi mahvettin, Lema. Arkadaşlığımızı, dostluğumuzu, birbirimize olan güvenimizi, sana olan… Sana olan sevgimi mahvettin,” derken sakince derin bir nefes alarak yüzüne bakmayı sürdürdüm. Bu Gurur’un her zaman yaptığı akıl oyunlarında biriydi. Sanki hiçbir şeyde parmağı yokmuş gibi kendi pisliğini görmeden parmağıyla karşısındakini işaret edip tüm günahı karşısındakine yıkardı. Çenemi yukarı kaldırırken yüzümdeki gülümseme içimi acıtsa da dudaklarımda genişlettim. Bunun yankısı sadece Gurur’da öfke olarak kalmayacak, aksine Afra’ya da yansıyacaktı. Yanımda gittiğinde istediğini elde etsin ya da etmesin Afra olanları sadece Gurur’un anlattığı şekilde bilecekti. Gurur bana doğru bir adım atsa da atmasa da o yine bana öfkeli olacaktı. “Bunca yıllık dostluğumuzu onun uğruna yakıyor musun?” diye sorarken elindeki sopaya sıkı sıkıya tutunuyordu. Onu duymazlıktan gereke yanından geçerken “Başıma bela oluyorsun,” diye homurdandım. Arabanın tuzla buz bolmuş camlarına, kırılmış sileceklerine, eğilip bükülmüş kaputuna ve kopan aynasına bakarken onu görmezlikten gelmek istesem de kokusu yakınımdaydı. O yokken ondan vazgeçmek kolaydı ancak buradaydı. Karşımda öfkeden köpürürken ne yapacağımı bilmiyordum. “Lema,” dediğinde soğuk parka taşları ayağıma batsa da ona döndüm. “Neden?” diye sordu. Öfkesinin hiddeti giderek artarken “Amına koyduğumun sekiz milyarlık dünyasında neden o? Onlarca kadının ve erkeğin arasında neden o?” diye bağırırken üzerime doğru adımlamayı sürdürüyordu. “Bilmem…” diye mırıldandım. Kalbim boğazımı sıkıştırırken sıkılı dişlerimi gevşettim. O, benim sahip olduğum şeyleri mahvetmeye yeminliyse eğer ben de onun duymak istemediği her şeyi dillendirecektim “Belki de gerçekten ona karşı bir şeyler hissediyorumdur,” dediğimde adımları yavaşladı. “Belki de onu seviyorumdur,” Güçlü kolu beyzbol sopasına sıkı sıkı sarılarak tüm damarları şişmiş halde havaya kaldırdığında uyku sersemi olmama rağmen sanki bu hareketini bekliyor gibiydim. Geriye doğru sendelediğimde sopa beni es geçerek arabanın camına indiğinde parçalanmaya dayanıklı camda büyük bir delik açmıştı. Eğer geriye doğru kaçmasaydım, bana zarar vermeyeceğine güvenseydim o sopa arabanın camına değil benim kafama isabet edecekti. Göğsümün içindeki çatırtı hissi zelzele hissiyle gürlerken mavi gözlerinde gördüğüm tek şey öfkeydi. Elindeki sopa yere düşerken “Lema…” diye soluduğunda başımı iki yana salladım. “Ulan orospu çocuğu!” diye gürleyen babam onu iterken annem doğrudan beni kollarının arasına almıştı. Sanki nerede olduğu fark etmeksizin, hava ne kadar karanlık olursa olsun yaşaran gözlerimi görmüş, kırılan kalbimin sesini duymuş gibi kollarını başımın etrafına sararak beni göğsüne çekerken titreyen bacaklarım beni ayakta tutamayacaktı. Yere yığılmamak için omuzlarına sıkı sıkıya sarılırken sessizce hıçkırığımı serbest bıraktım. Ben ne zaman düşsem, kırılsam, incinsem hep onun kollarına koşmuştum. Sahip olduğum bir baba figürü ortada yokken kendi yaralarımı sarmaktan uzakken her zaman o yanımda olmuştu. Koştuğum babam, yaralarımı saran doktorum, sarıldığım annem olmuşken şimdi şiddeti bizzat kendi elleriyle bana veriyordu. Ona güvenmeyi sürdürseydim belki de şimdi ayaklarımın üzerinde değil de yerde, ölümün pençesinde kanlar içinde beni alıp götürmesini bekliyor olurdum. Annem beni sıkı sıkıya tutup saçlarımı sıvazlarken “Anne,” diye sızlanarak ona sarıldığımda anlatmak istediğim ne varsa anlamış gibi saçlarımı yüzümden çekerek dudaklarının değdiği her yeri öpüp beni sıvazlayarak göğsüne daha sıkı çektiğinde bacaklarım gücünü yitirmişti. Ben onu seviyordum. Neden beni öldürmek istiyordu? Benim tek suçum onu sevmekti. Neden kalbimi kırmaya yemin etmiş gibi çabalayıp duruyordu? “Geçti güzel kızım!” diye fısıldayarak saçlarımı okşarken babamın bağırışlarının ardından polislerin siren sesleri mahalleyi sarmıştı. Annemin kollarının arasında bahçeye sürüklenmiş, ikisi etrafımda Gurur’un kırdığı her şeyi toparlamak istercesine kollarıyla beni sıkı sıkı tutarken hıçkırıklarım tükenip göz pınarlarım kuruyana kadar ağlamıştım. Annemin omzunda polislerle konuşan babamı izlerken alacakaranlığın aydınlattığı bahçede Saygın’ın yüzünü gördüğümde irkilerek doğruldum. Araba alarma geçecek kadar şiddetli hasar almıştı, sabahın körü olmasına rağmen polislerden sonra arabanın teknik servisinin Saygın’ı araması normaldi. Polislere selam verirken etrafta dolaşan gözleri beni bulduğunda soğuyan ellerimi birbirine sürterek doğrulduğumda annem de bana destek olmak adına belimden sıkı sıkıya tutarak benimle birlikte ayaklandı. Pijamalarımın kollarını avuçlarımın içine kadar çekerken “Özür dilerim,” dedim kırık sesimle. “Sana bir şey oldu sandım,” dediğinde Saygın gibi bir yabancının beni düşünmesine karşılık birlikte büyüdüğüm Gurur’un beni öldürmeye çalışması göğsüme hançer gibi saplanmıştı. Dişlerimi birbirine bastırarak kuruyan gözyaşlarımı ve kısılan hıçkırıklarımı bastırmaya çalışırken “İyi misin?” diye sorduğunda hızla başımı salladım. Gözleri gözlerimde dolaşırken hissettiğim merak ve endişe duygusuyla kalbim sıkışırken gözlerim yeniden ıslanmıştı. Bana doğru bir adım atsa da daha fazlasını yapmadı. Belki de ona doğru bir adım atsaydım bana koşardı ancak yapamadım. Tıpkı rüyamdaki gibi aramızda görünmez bir bariyer vardı ve ikimiz de o bariyeri geçmek istemiyorduk. Annem kolumun altından bana destek verirken “Artık içeri girelim, ayakların kıpkırmızı olmuş soğuktan,” derken Saygın gözlerini önce ayaklarıma sonra da yüzüme çevirmişti. Dişlerini sıkarak polis memuruna dönerken “Kim yaptı bunu?” diye sorduğunda babamla göz göze geldim. Ona başımı iki yana sallarken gözleri tam tersini söylüyor olsa da sıcak gözyaşım yanağımdan düştüğünde polis memuruyla Saygın’ı yalnız bırakarak yanıma gelip beni kucağına aldı. Eve doğru adımlarken “Hala onu koruyacaksan ben yokum,” dediğinde kollarımı babamın boynuna dolayarak gözyaşlarımı serbest bıraktım. “Onu korumuyorum, istediği de bu zaten. Saygın’ın kendisine saldırmasını istiyor, lütfen kim olduğunu bilmesine izin verme,” dediğimde annemle bakıştı. Doğrularımız aynıydı. Aynı düşünebiliyorduk çünkü ben onların kızlarıydım. Beni, kendi doğrularına göre yetiştirmeyi başardıkları için aynı fikirdeydik. Babam beni salona bırakırken annem omuzlarıma bir kat daha battaniye örtüp ortadan kaybolmuş, geldiğinde soğuktan hissizleşen ayaklarımı sıcak suyu içine sokarak hislerimi geri kazanmam için uzun uzadıya masaj yapmıştı. Dakikalar, saatler gibi ağdalı akarken annem başını kaldırıp bir kez olsun yüzüme bakmamıştı. Onu oğlu olarak gördüğünü biliyordum, en az benim kadar büyük bir hayal kırıklığı içindeydi çünkü o beklememişti. O sopayı bana savurmasını, beni öldürmeye çalışacağını beklememişti. Sonuçta o Gurur’du ve ben de onun gözünden sakındığı kıymetli elmasıydım. Patates’iydim. Lema’sıydım. Dönüp dolaşıp geldiği çatısıydım. O çatıyı kendi başına yıkmak isteyeceğini hiçbirimiz tahmin edemezdik. Ayaklarım suyun içinde yeni yeni ısınıp hissizliğini atarken dışarıdaki polislerin telsiz sesi kaybolmuş, meraklı ve uykulu kalabalık dağılmıştı. Babam ve Saygın koridordan salona doğru adımlarken ayak sesleri soğuktu. Eşikte belirdiğinde burnuma kadar üzerimdeki battaniyenin altına gömülüp gözlerimi ona diktiğimde gözlerime bakarak yutkundu. Annem ayağa kalkarken “Şükürler olsun ki cana gelmedi,” dediğinde Saygın ona tepki bile vermemişti. “Bünyamin, sen git poğaça börek bir şeyler al. Ben de kahvaltı hazırlayayım. Saygın bey, siz de oturun,” dediğinde Saygın gözlerini üzerimden çekmeden annemin koluyla gösterdiği noktada yürüyüp yanımdaki koltuğa otururken gözleri hala üzerimdeydi. Battaniyenin altında birbirine kanca gibi taktığım parmaklarımı esnetirken Saygın’ın gözleri doğrudan yüzümdeydi. Doğru kelimeleri seçmek, açık vermemek için olduğum yerde kıvranırken sürekli dudaklarım aralanıp kapanıyordu. Gurur onunla yüzleşmek istiyordu ancak bunu ringde yapacak kadar sabırlı değildi. Onu kendisine çekmek, öfkesini kendi lehine çevirmek istiyordu. Saygın’ı benden daha iyi tanıdığı kesindi. Gözleri üzerimde dolaşırken oturduğu diğer koltuktan kalkıp yanıma geldiğinde göğsümün içinde çırpınan güvercin daha da hırçınlaşmıştı. Ona dönerken gözlerine bakmaktan kaçıyordum. Ben de fevri davranırdım. Biraz daha kontrolümü kaybetmiş olsam o an Saygın’a Gurur’un yaptığını söylerdim lakin bu en başında iyilik yaptığımı düşündüğüm Saygın’a ihanet etmek olurdu. Boğazını temizleyerek bana döndüğünde soracağı soruların farkındaydım ve hiçbirini duymak, cevaplamak istemiyordum. Üzerimdeki battaniyeyi yumruklarımın arasında sıkı sıkıya tutarken düşünmeden, aramızdaki görünmez bariyeri ezip geçerek kollarımı onun boynuna dolayarak başımı omzuna gömdüğümde içimde, duygularımı ve gözyaşlarımı kontrolsüzce serbest bırakan kontrol mekanizması bozulmuş, paslı bir makine gibi titriyordu. Güçlü kollarını battaniyenin altından belime sararak beni kendine daha fazla çekerken sert vücudu vücudumu eziyordu. Burnu saçlarımın arasında yol açıp kulağımı açığa çıkarırken “Kim yaptı?” diye sordu dudakları belli belirsiz yanağıma değerken. “Bilmiyorum,” Vücuduma sardığı sıcak kolları tatlı ve güven verici hissinden uzaklaşmıştı. Belimden kavrayıp tüm vücudumu dolaşan elleri yavaşça geri çekilirken kendini benden uzaklaştırmıştı. Gözlerine baktığımda biraz önceki endişe yoktu, sinirlenmişti ve özellikle benimle göz teması kurmamaya gayret ederken kollarımı iki yanıma indirip battaniyeyi sıkıca üzerime örterek koltuktan kalktığında boğazımda kuru bir his kalmıştı. Son kez, kendine yenik düşmüş gibi gerilen omuzlarını serbest bırakırken vücudunun yarısını bana çevirdi “Kim olduğunu gördün mü?” diye sordu. Oysa sormasına gerek yoktu, sanki tüm sorularının cevabını biliyordu yahut her birini biliyor gibi bana blöf atıyordu. Bilse bile bana soruyor olması onaylanma, teyit etme ihtiyacı olduğunu gösteriyordu. “Hayır,” dediğimde dişlerini sıkıca birbirine bastırarak bana toplantı salonunda gördüğüm kana susamış Korateş gözleriyle bakarken kollarımı battaniyeye sıkıca sararak burnuma kadar içine soktum. Söyle, diye bağırıyordu içimdeki öfke. Söyle yansın her yer.

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.