Skip to content

KORATEŞ

Chapter 33 · 17 min read

KORATEŞ

Chapter 33

🔥 33

Saygın’la birlikte eve doğru yöneldiğimizde annem pencerenin önünde kaybolmuştu. Muhtemelen telaşla içeriye dalmış, zaten düzgün olan evde gözüne batan bir dağınıklığı düzeltmeye çalışırken kendi kendine panik yaratırken ağır adımlarla kapıya doğru yürüyüp zile bastım. Biraz bekledikten sonra kapıyı annem nefes nefese, suratında kocaman bir gülümsemeyle açarken üzerindeki sabahlığını avcunun içiyle düzeltmeye çalışırken babam kucağında dağınık yastık ve yorganıyla tıpkı bir hayalet gibi koridorda kaybolmuştu. “Hoş geldiniz,” derken bana gözlerini bıçaklar çekmiş gibi büyüterek çevirmişti. “Lema, güzel kızım. Geç kaldığın için endişelenmiştim,”diye beni sadece bakışlarıyla hırpaladıkta sonra nazik bir ifadeyle Saygın’a dönmüştü. Gülümseyen ifadesinde sorgulayan tavırlarla kaşları bükülürken Saygın ona gülümsedi. Kısılmış gözlerle ona bakarken “Merhaba,” dediğinde Saygın genişçe gülümsedi. Sıcak kanlı tavrını bozmadan elini anneme uzatırken “Merhaba, ben Saygın Ragıyf. Habersiz ziyaretimin kusuruna bakmayın, doktorumun tatlı diline kandım,” derken annemin gözlerinde memnuniyet parlıyordu. Açıkçası tavrından ötürü annemin tanışmamı istediği adamlardan biri gibiydi. Annem elini sıkarken “Hiç önemli değil, biz de seninle tanışmayı bekliyorduk,” dediğinde gözlerimi kocaman açarak önce anneme sonra da gülümseyerek Saygın’a döndüm. “Şakacı işte,” diye mırıldanırken annem geçmemiz için kapıyı açmıştı. Birlikte içeri girerken annemin kafasında dönüp duran soruları şimdiden sıraya koyup her birini teker teker sayabilirdim ancak kendi kafamın içinde bile bunu görmezden gelerek oturma odasına girdiğimizde annem aç olup olmadığımızı sormuştu. Ona yemekten geldiğimizden bahsederken babam salona dönmüş, otoriter baba rolüyle sert bir şekilde Saygın’ın elini sıkmaya kalktığında tokalaşırken gözü acıyla seğirmişti. Babam elini ovuşturarak koltuğuna yönelirken Saygın’a gülümsedim: Güç gösterisi için teşekkür ederim. Babam bunu hak etmişti. Hızlıca göz kırparak karşılık verdi: Rica ederim, yavrum. Yavrum mu? Kendi kafamın içinde de bu sesi hayal ettiğim için kendime kızarak Saygın’ın yanına otururken annem ve babam da yan yana koltuğa yerleşip yüzlerindeki şaşkın, zorlama ve ne yapacağını kestiremeyen gülümsemeyle bize bakarken boğazımı temizleyerek onlara kaşlarımı kaldırarak ifadelerini silmelerini gerektiğini hatırlatsam da bu onların umurunda değildi. Ya da umurlarında olmayacak kadar şaşkınlardı. Annem boğazını temizleyerek sırtını dikleştirirken “Bu kadar erken yaştan kızıma ihtiyaç duyduğuna göre sporcu falan olmalısın,” derken gözleri Saygın’ın geniş omuzlarında ve büyük ellerinde dolaştı. “Kaleci falan mısın?” diye sordu. Saygın hafifçe gülümserken “Boksörüm,” dediğinde ekoseli pijamasındaki görünmez tozları silken babamla birlikte sırtını dikleştirmiş pür dikkat Saygın’ı dinleyen annem aynı anda yaptıkları işi bıçak gibi keserek gözlerini bana çevirdiklerinde gözlerimi büyüterek onlara baktım. Sır saklama yahut bir şeyleri örtbas etme konusunda gerçekten anne ve babam kadar beceriksiz insanlar dünya üzerinde yoktu. Onlara yeniden gözlerimi irileştirerek baktığımda bu kez ikisi de kaşlarını çatarak yüzlerindeki sorgulama ifadesini bozmadan Saygın’a bakıyorlardı. Babam söyleyecek bir şey telaşında yerinde huzursuzca kıpırdanırken “Vaov,” dedi aksanlı bir şekilde. “Kafes dövüşleri mi?” diye sorduğunda anneme gözlerimi büyüterek baktım. En yakınımızda bu sporla ilgilenen birisi olmamış olsa bu sorusunu bir noktaya kadar haklı görebilirdim ancak bastıra bastıra sporcu olduğunu söylemiştim. “Evet,” dediğinde gözlerimi Saygın’a çevirdim. Annem ve babamın şaşkınlığından keyif alıyor, durumu kendi kontrolüne alıyordu. “Bu akşam da dövüşte kazandığım parayı birlikte ezdik,” dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdığımı annem yakalamıştı. Ciddi olmamasını uman bir ifadeyle “Şakacı,” diye mırıldandı. Saygın’ın gülümseyerek şaka olduğunu onaylamasını beklediği dört saniye boyunca cehennemi yaşadığı gözlerinden okunuyordu. Babam annemi düştüğü durumdan sıyırmak için gülerek araya girdi “Amatör müsün? Çok yakın bir aile dostumuz sana yardımcı olabilir,” dediğinde Saygın yüksek sesli bir kahkaha attı. Babam gülüşüne eşlik ederken gözlerini bana çevirdiğinde başımı iki yana salladım. Neden varsayımlarda bulunmak yerine sakince soru sorup cevaplarını duymayı beklemiyorlardı bunlar? Bu şekilde birbirlerine dayanmaları bile mucizeyken yan yana oturmaları kıyamet alameti gibiydi. Babam gülümsemesini silmeden “Profesyonelsin,” dedi başını aşağı yukarı sallarken. “Ağır Siklet ve Süper Ağır Siklet şampiyonasında son yedi yıldır altın kemer bendeydi,” dediğinde babamın gözleri şaşkınlıkla büyümüştü. İkisi de başını onaylar anlamda sallamayı sürdürürken jetonu ilk düşen annem olmuştu. İkisi de şaşkınlıkla birbirlerine bakarken öksürerek Saygın’ın tüm dikkatini üzerime çektim. “Kahveni nasıl içersin?” diye sordum. “Sade,” dediğinde onu onaylayarak ayağa kalkarken annem de benimle birlikte ayağa kalkmış, kalkarken de babamı sertçe dürtüp ağzından bir şey kaçırmaması için ona gözlerini büyüterek bakmıştı. Biz annemle mutfağa doğru yürürken “Bir ihtimal lakabın Korateş olabilir mi?” diye sorduğunda annem sertçe boğazını temizleyerek babama dönmüştü. “Bünyamin, hayatım, misafirimizi işle boğma,” derken gözlerini abartıyla büyütmüştü. Saygın tam tersi boğmadığı konusunda cevap verse de babam konuyu boksör misafirinden Cruise Gemisine prestijli bir kaptan olduğuna getirmişti. O ünlü misafirleriyle Saygın’ın kafasını şişirirken annem de beni mutfakta köşeye sıkıştırmıştı. “Korateş miydi senin hastan?” diye sorarken sesi kısık ancak öfkesini vurgulayacak kadar tizdi. Çekmeceden kahve kavanozunu çıkarırken “Evet,” dedim duyarsız görünmeye çalışarak. “Gurur haklıydı demek ki,” Öfkeyle saniyeler içinde ateş alıp yanan gözlerimi anneme çevirirken “Gurur’un haklı olduğu tek konu bahsi geçen kişinin Korateş olması. Eğer hala namus bekçiliğimi yapmasını istiyorsan kapının önüne çıkıp bağırman yeter, seni duyacağına eminim,” derken sesim kontrol edebildiğimden fazla çıkmıştı. Annem bana kaşlarını çatarken K9 gibi burnunu havaya kaldırarak sesli bir şekilde beni koklarken “İçki mi içtin sen?” diye sordu. “Günaydın. Akşamın bu saatinde adamı gerçekten sizinle tanıştırmaya getirdiğimi düşünmediniz değil mi?” diye homurdandım. “Neden getirdin?” “Mahallenin başında Gurur nöbet tutuyor, görürse olay çıkarır. Saygın henüz bilmiyor benim onunla yakın olduğumu. Benim arabamdan indiğini görürse olay çıkarır,” Annem kollarını önünde birleştirirken “Arabayı adama verip gönderseydin ya,” dediğinde kafamın içinde jeton düşme sesi yankılanmıştı. “Gurur’un zaten köpekten farkı yok, iki kuçu kuçu desen onun peşinde değil senin peşinden gelirdi,” “Çok egoistsin,” “Sen de çok eziksin,” “Ezik ben miyim? Eski kocanı koltukta yatırıyor üstüne her gece ayartmaya çalışmıyor musun? Eve gelen kargolarda neler var ben biliyor..-“ derken parmaklarını ağzımın üzerine kapatarak beni susturmuştu. “İçince çenenin bağı çözülüyor senin,” dediğinde gülümsedim. “Ben hep böyleyim,” “Öyle mi?” diye sorarken elini ağzımdan çekmişti. Başımı onaylar anlamda sallarken “Evet,” dediğimde bana sinsi bir gülüş attı. “Parti gecesi ne oldu?” “Gurur beni öptü,” Ha siktir ya. Ben demiştim, bakışının ardından “Bir şey olduğunu anlamıştım zaten, bunu sonra konuşuruz. Baban ağzından bir şey kaçırmadan çabucak kahveleri yapalım,” derken gözlerimi kısarak ona baktım. “Kızmayacak mısın?” “Ne için?” “Yaptıklarım için,” Gülümseyerek bana döndü. O an hiçbir şeyin önemli olmadığını, artık büyüdüğümü ve böyle şeylerle baş edebileceğim bir olgunlukta olduğumu söylemesini beklerken “Sabah kızacağım, sarhoşken tadı çıkmayacak,” dedi. Kahve içtiğimiz kısım sakindi, babamın bitmek bilmeyen ünlü anılarını dinliyormuş gibi yaparken koltukta sızmak üzereyken annemin öksürüğüyle sıçramıştım. Kısa sürmüştü, Saygın hızlıca kahvesini içmiş ve misafirperverlik için teşekkür ederek abisinin onu almaya geldiği Audi’ye binerek gitmişti. Annemin bakışları altında sabah yiyeceğim fırçayı hesaba katarak hızlı bir duş ve bakımın ardından giyeceğim kıyafetleri ve makyaj çantamı ayarlayıp saçlarımı örerek uyumuştum. Sabah alarmım çalar çalmaz uyanmış, sessizce eşyalarımı toplayıp her zaman uyandığım saatten bir saat önce uyanıp arabaya atlayarak doğrudan spor salonun yolunu tutmuştum. Otoparka arabayı park ettiğimde hava henüz yeni yeni aydınlanıyordu, üzerimdeki cekete sıkıca sarılarak koltuğu yatırıp bacaklarımı kendime çekerek gözlerimi kapattım. Spor salonu açıldığında eşyalarımı sırtlanarak kendimi ofisime atmıştım. Üzerime yeşil üniformamı geçirip yeşil terliklerimi giyerek makyaj yapmak için masama oturduğumda yorgunluktan canım hiçbir şey yapmak istemediği için boş gözlerle açık makyaj çantama ellerim kucağımda Küçük Emrah gibi bakarken kapının açılmasıyla duruşumu bozmadan sadece gözlerimi kaldırdığımda Saygın bir omzunu eşiğe yaslamış, kollarını göğsünün altında birleştirmiş bana bakıyordu. Ona “Ne var?” anlamında gözümü kısarak başımı salladığımda güldü. “Günaydın,” dedi abartılı bir imayla. Başımı onaylar anlamda sallayarak selamını kabul ederken ağzımı açıp konuşmak çok zor geliyordu. “Nasılsın, Doktorum?” diye sorduğunda istemsiz gülümsedim. Kamburumu düzelterek koltuğumda geri yaslanırken “İyiyim, teşekkür ederim. Sen nasılsın?” diye sorduğumda omuz silkti. “Senden daha iyi olduğum kesin,” dediğinde gözümü ovuşturdum. “Hayır çok fazla da içmedin, birayla bu kadar sarhoş oluyorsan…” derken ona gözlerimi kısarak baktım. “Mezeler çok iyiydi, daha fazla bile içmiş olabilirim,” “Yaramış,” dediğinde güldüm. İşaret parmağımla yüzümü daire içine alırken “Şu halimle mi?” dedim. Allık olmadan solgun duran yüzüm, bir dakika uykusuz kalsam moraran göz altlarım ve kuru dudaklarımla ona gülümserken bana da aynı gülümsemeyle karşılık verdi. “Evet, her halinle,” dedikten sonra omzunu eşikten çekip sırtını dikleştirdi. “Bu hafta ormanda antrenman yapacağız, sen de geliyorsun bizimle.” Makyaj çantamdan kapatıcımı çıkarırken “Sormadın ama uyar,” dediğimde bana güldü. “Ben nereye adım atarsam sen de orada olmak zorundasın,” dediğinde ona başımı onaylar anlamda sallarken bana tek kaşını kaldırmıştı. Gülümsediğimde bana gülümsedi. Kapıyı arkasından kapatırken “Hazırlanın millet, pikniğe gidiyoruz!” Kapatıcı, allık ve nemlendirici sürdükten sonra ayaklarımı sürükleyerek ekiple birlikte dışarı çıktım. Onlar, ilk yardım için hemşireyle birlikte VIP servislere yerleşirken ben Saygın ve Pusat’la birlikte Saygın’ın arabasına binmiştik. Arka koltukta sızmamak için direnirken yolda kahve almak için durmuş ancak bir bardak kahvenin ardından kendime gelmiştim. Yirmi kişi, Saygın onları arkasından takip ederken Pusat öncülüğünde belirli tempoda antrenmana başladığında başta VIP servisin içinden onları izlesem de hemşirenin benimle muhabbet açmaya çalışmasına karşılık başta sadece dinliyor gibi yapmış ardından da başımın ağrımaya başladığını hissederek arabadan inmiştim. İnsanlara karşı zaten yabaniydim bir de üzerine hiç ilgim olmayan sporcuların aşk hayatları konusunda yaşadığı gelişmeler beni ilgilendirmiyordu. Ancak muhtemelen hemşirenin gözünde artık kibirli biriydim. Annemi yetiştirdiğini düşündüğü Lema bunu dert ederdi. O kadın sırf hakkında kibirli olduğunu düşünür, onun hakkında aklının bir ucunda bir zerre kötü fikir belirir diye kendisini zorlar, asla ilgisi olmayan konularda meraklıymış gibi görünürdü. Ama bunların hepsi geride kalmıştı. En yakın arkadaşım beni üç günlük birisi için kenara süpürdükten sonra nasıl olacaktı da ben hiç tanımadığım bir insanın benim hakkımda düşüncelerini umursayacaktım. Bu saatten sonra herhangi bir insanın fikirleri, bana karşı tavırları zerre umurumda değildi. Üzerime diktikleri gözlerinde burada beni Korateş’in yanında görmeyi istemediklerini anlayabiliyordum ancak hiçbiri çıkıp da bunu yüzüme karşı dillendiremiyordu. Saygın benim gerçekten kim olduğumdan haberdar mıydı? Eğer haberdarsa benimle çalışmayı niçin istiyordu? Eğer haberdar değilse öğrendiğinde ne tepki verirdi? Haberdar değilse neden kimse ona bunu söylemiyordu? Pusat en başından kim olduğumu biliyordu. Herkes biliyordu. Saygın’ın bilmiyor olması mümkün müydü? Bu, kıyamet kadar uzak bir ihtimaldi ancak imkansız değildi. Koşu ekibinin arkasından gelirken bu kez en sonda o siyah gözlü olan dövmeli adam vardı. Göz göze geldiğimizde ocak başında olduğu gibi bana alayla bakmamış olsa da gözleri diğerleriden daha soğuktu. Hissiz bakıyordu. Servisin içinde hemşirenin bahsettiği sporcular arasında bir tek o dikkatimi çekmişti, bunun sebebi de onu anlatırken Saygın’ın adından bahsetmiş olmasıydı. Saygın’ın ardından gelen isim oydu: Incognito. Bilinmeyen kişi. Sessiz, işine odaklanan ve neredeyse konuştuğu hiç görülmeyen biriydi. Saygın’la aralarındaki ilişki tam olarak bilinmese de gözlerini gözlerime diktiğinde onun arkasında olduğunu gayet net bir şekilde görebiliyordum. Söğüt ağaçlarının arasında yankılanan düdük sesinin ardından “Kaç kadeh kırılmış! Hadi beyler! Söyleyin bakalım, kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlünüzde! Tempo! TEMPO!” diye bağırdıktan sonra düdüğüne yeniden üflediğinde hantallaşan bacakları daha da hızlanmıştı. Saygın gözleriyle gölün etrafında turu tamamlamalarını izlerken “Fazla yüklenmiyor musun onlara?” diye sordum. Her biri olduğum yerden bile görebileceğim kadar terlemişler, bastıran soğuk havayla birlikte sadece ağızlarından değil tenlerinden de buhar çıkacak kadar sıcaklamışlardı. Saygın iskelenin ucuna doğru adımlarken “Daha başlamadık bile,” diyerek üzerindeki tişörtü çıkarıp iskenin ortasında bırakırken yeniden dudaklarının arasına yerleştirdiği düdüğü öttürdü ve düdüğü gerisinde bırakıp iskeleden buz gibi gölün suyuna atlarken hayret ifadesiyle arkasından ağzım açık bakakalmıştım. Sadece o değil, eğitiminde olduğu sporcular da onun düdüğü öttürmesiyle birlikte üzerlerindeki tişörtleri çıkararak doğrudan göle girmişlerdi Hemşire Hale yanımda belirdiğinde “En sevdiğim aşamadayız,” derken gözleri heyecanla parlıyordu. Burnunu atkısının içine sokarken gülümsediğini kırışan gözlerinin kenarlarından anlayabiliyordum. Ellerini kucağında sıkı sıkıya tuttuğu bornozunun içine saklarken onu kimin için tuttuğunu merak etmiştim. Saygın için miydi? Sporcular kazlara yahut ördeklere veya ikisine de birden ait olup olmadığını bilmediğim gölün ortasındaki kümese doğru yüzerken Saygın hızlıydı. Her şekilde onlardan daha iyi olduğu açıktı ancak bunu kendisi istemediği sürece ortaya çıkarmıyordu. Kümese varan elbette Saygın’dı. Tepesinde asılı bayrağı alırken huysuz, koca kafalı bir kaz homurtuyu andıran sesler çıkararak ona saldırmaya hazırlanırken Saygın kulübenin üzerinde ters takla atarak uzun bir atlayışın ardından ok gibi suyun içine dalmıştı. Aralarında fazla mesafe olmayan sporcular o artistliğini yaparken çoktan kulübeye yetişmişlerdi. Suyun içinden çıkan Saygın uzun kulaçlarla hızlı bir şekilde yeniden iskeleye doğru yüzerken hemşire kolumu tutarak “Gel, yoksa bizi ezerler,” diyerek beni çekiştirdiğinde uzaklaştırmasına izin vererek iskelenin sonuna doğru hızlı adımlarla yürürken iskelenin diğer ucuna baktığımda Saygın dişlerinin arasına sıkıştırdığı kırmızı bez parçasıyla iki elini iskeleye yaslamış üzerinden sular akarak kendini yukarıya çekiyordu. Filmlerde yahut kadınlara özel programlarda görmeye alışık olunacak türde bir manzaraydı. Hale beni bileğimden çekiştirmeyi sürdürürken iskelede Saygın’ın arkasından çıkan ilk isim Pusat olmuştu, birkaçı iskeleye çabucak çıkıp koşmayı tercih etse de birkaçı da suyu sonuna kadar yüzüp karaya adım atmıştı. Saygın yanımızdan koşup giderken Pusat’ın arkasında yüzerek kendini dışarı atan Incognito vardı. Hale bana doğru eğilirken “Pusat’ın cesaretini baştan kırmıyor,” dedi. Dün gece bana sataşan adını hatırlamadığım sporcu ortalardaydı. Durgun göl suyunun dibinde durmuş ona doğru titreyerek yüzen Yiğit’in üzerine bornozu giydirirken gözlerindeki gülümseme içimde yankılanmıştı. Hale herkesle iyi anlaşırdı, bu tür insanları sevmezdim ancak Yiğit’e karşı olan düşünceli tavrı bir şekilde hafızamda yer edinmeye değer kalmıştı. En sonuncunun peşinden koşarak onları yüksek ağaçların arasına doğru takip ettim. Düğümlü halatı tırmanan en baştaki Incognito ve arkasından Pusat’ı görebiliyordum. Ağacın tepesinde aslında halatlara tutunarak yürüyüp geçilmesi gereken yerde hiçbir koruma olmaksızın bileğine bağladığı kırmızı kumaşla tutunarak maymun gibi karşıya geçen Saygın’ı gördüğümde kalbim göğsümde deli gibi atıyordu. Hızlı adımlarla aşağıdan onları takip etsem de onlar yukarıda da hızlıydı. Basamakları ters ilerledikten sonra birbiri içine geçirilerek örülmüş halatları tersine adımlayarak hızlıca aşağı inerken Pusat arayı kapatmıştı. Yerden kaptığı eski kum torbasını omzuna alarak koşarken sırasıyla inen herkes yığından bir kum torbasını omuzlayıp koşarak Saygın’ı takip ediyordu. Karşısına çıkan bir buçuk metre olarak git gide yükselen dört basamağın sonunda eğimli bir borunun içine girmişler, borunun sonunda iki çuvalla birlikte kısa mesafe koşmuş, eğimli duvar iyice dikleşene kadar koşmuş, aşağı atlamış, önlerindeki basamakları atlayarak aşmışlardı. Pencereyi andıran deliklerin içinden geçip traktör lastiklerini takla attırarak parkuru tamamlayana kadar kimse Saygın’a yetişememişti. Son bir kez devirdiği traktör lastiğinin üzerine çıktığında ağzından verdiği her nefes gri bir sis bulutu gibi yukarı tırmanıyor, ocaktan yeni alınmış bir tencere gibi gölgen çıkan ıslak bedeni tütüyordu. Tüm vücudu soğuktan hem kızarmış hem de antrenmandan dolayı bacaklarından karnına, karnından kollarına kadar tüm kasları şişmişti. Hemen arkasından havada tuttuğu bayrağı yakalayan Pusat olmuştu. Pusat’ın bayrağı yakalamasına rağmen kimse oyunun bittiğini düşünüp antrenmanı yarıda bırakmamış, sonuna kadar gitmeyi sürdürmüştü. Çekilip geriden bakıldığında burası ormanın içinde öylesine bir yer gibi görünse de etrafımızdaki yüksek ağaçlar, platformlar özel olarak tasarlanmıştı. Her biri askeri nizamda şahit olunacak ağır bir antrenmandı. Belki de tüm askerlerin seviye seviye paylaştığı platformların tek seferde bir araya getirilmesiyle oluşan ağır bir parkurdu. Ellerini iki kez birbirine vurduktan sonra “On, dokuz, sekiz…” diye geri saymaya başladığında hepsi sakince nefeslerini düzene sokmaya çalışarak gözlerin, Saygın’a dikmişti. Bazılarının elleri ve bacakları soğuktan değil de antrenmanın şiddetinden dolayı titriyordu. “…Üç, iki, bir,” diye saydığında her biri tempolu bir şekilde yan yana üçerli sıra halinde koşu pozisyonunu alıp yeniden koşmaya başlamışlardı. Onlar gölün etrafındaki turlarına devam ederken ben Hale’nin yanına, siyah servis aracına yeniden döndüm. Yiğit’in titremesi hala geçmemiş, servisin tüm ısıtıcıları sonuna kadar açılmıştı. “Antrenmanları oldukça ağır,” dediğimde Hale güldü. “Antrenman değil, bu ısınma turu,” dediğinde ona döndüm. “Saygın bey alkol konusunda oldukça katıdır ve dün gece içmeye gittiklerinde hepsi bir hafta boyunca bu tempoda çalışacaklarının farkındaydı,” dediğinde yeniden gözlerimi gölün etrafında koşan çıplak sporculara çevirdim. “Sağlıklarında herhangi bir bozulma olursa?” Gülümsedi “Onlar güçsüz olanlardır, kenara atılır,” derken Yiğit gözlerini Hale’ye çevirdiğinde “Hayatım sen ultrasın, onlar acemi,” diyerek sırtını sıvazladığında titrek gülümsemesi yüzünde iyice yayıldı. Üç civarında antrenmanı bitirdiğimizde gerçekten her biri, buna Saygın da dahil olmak üzere limitlerini zorlamış, tükenmiş ancak keyifli görünüyordu. Kendilerini zorlamakta aldıkları keyif bana yabancıydı. Her biri gölde yıkandıktan sonra üzerlerine kıyafetlerini geçirerek servislere dağılmıştı. Pusat bizimle gelmek yerine servisleri tercih ettiğinde onları takip etme gereği duymadan hızlıca göl kenarından ayrılmıştık. Saygın arabaya binerken “Doğrudan eve geçelim, evde egzersizlerin ardından kendi evine geçersin,” diyerek birlikte çalışacağımızı vurgulayıp soru sormamam için çenemi kapatmıştı. Sessizliğin içinde yorgunluğu iyice bastırırken uzanıp radyoyu açmış, çalma listesinde yarıda kalan Gazel’in şarkıları devam ederken başını hafifçe sallayarak şarkıya eşlik ederken ben de ritmine ayak uyduruyordum. “Ay sonunda Amsterdam’da konseri olacak,” dediğinde sessizliği bozan Saygın’a döndüm. Başımı hafifçe sallarken bana gülümsedi “Ve ben de iki bilet buldum.” “Şaka yapıyorsun,” dedim heyecanla deri koltukta ona doğru dönerken. “Hayır, çok ciddiyim.” “Biletleri nasıl buldun?” “Birkaç tanıdık işe yarıyor, biletler basıldığında haber verecektim ancak pek sabredemedim. Ay sonunda hali hazırda katılmam gereken bir organizasyon vardı, bir de bu eklendiğinde ikimiz için iyi bir fırsat oldu,” dediğinde kaşlarımı kaldırarak ona baktım. Sanki bildiğim bir şeyi bana hatırlatıyormuş gibi imayla “Ben nereye, sen oraya,” dedi. “Sen nereye, ben oraya,” diyerek Saygın’ı onayladığımda bana hafifçe gülümseyerek siteye girdiğinde derin bir nefes alma ve rahatlama ihtiyacı hissetmiştim. Omuzlarım gevşerken Saygın cipini diğer arabaların yanına park etti. Normalde bir erkek arabasının kapısının sert kapatılmasından hoşlanmasa da bu aracının kapısını oldukça sert kapatmak gerekiyordu. Sertçe kapatamadığım üçüncü seferin sonunda yanıma gelip kapıyı kendisi kapattı. “Üzgünüm,” diye mırıldandım. “Masajların karşılığında sana özel ders vermem gerek; kapı kapatamıyorsun, burun kıramıyorsun…” derken gözlerimi kısarak ona döndüm. “Hayatım boyunca bu kadar şiddet içeren şeylere ihtiyacım olmadı,” “İster kabul et istersen de etme şiddet senin içinde de var, herkesin içinde var. Kendini pasifleştirerek savunmasız bırakıyorsun. Bir kadın kendini hiçbir zaman bu kadar güçsüz bırakmamalı,” derken asansörün gelmesini bekliyorduk. “Ben…-“ derken tek kaşını kaldırarak bana döndü. Daha tanıştığımız gün beni iki magandanın sarkıntılığından kurtardığım gün aklıma gelmişti. Henüz birbirimizi tanımıyor olmamıza rağmen bana o gün pasif ve ağır kaldığım için kızmış, kendimi savunmam gerektiği için beni azarlamıştı. Asansör kata çıkana kadar sessizliğimi korudum. Dairesine doğru adımlarken “Doktorun olarak bana özel derslerde indirim yapacak mısın?” diye sorduğumda bana dudaklarını büktü. “Belki… Eğer güzel masaj yaparsan neden olmasın?” derken dişlerini açığa çıkarmış bana gülümsüyordu. Anahtarı çevirip içeri girdiğimizde ikimizin de gülümsüyor olması içimi rahatlatıyordu, etki ve tepki ikilisi gibiydi. Omuzlarımdan ceketimi alırken “Üst kata masaj için bir şeyler aldım, eksikler olursa onları tamamlarız,” dedi. Ceketimi askıya asarken “Masajı kim sevmez,” diye mırıldandığımda ceketimi askıya asıyordu. Çantamı da ceketimin yanına koyup üst kata yönelmeden hemen önce “Senin elinden herhangi bir şeyi kim sevmez,” derken arkasından onu takip ederken kendi kendime gülümsemiştim. İsteyerek yahut istemeden, bir sebepten ötürü benim hakkımda söylediği şeyler aptal gibi gülümsememe sebep olmuştu. Peşinden merdivenleri tırmanıp bütün odalar gibi aralık kapının önünden bana misafir odasındaki masaj eşyalarını gösterdikten sonra gölün kirinden arınmak adına duşa girdiğinde ürünleri gözden geçirdim. Her ne kadar çok pahalı mağazalardan alınmış olsa da orijinallik için incelemem, içeriğinde Saygın’a alerji yapacak herhangi bir şey olup olmadığını kontrol etmem gerekiyordu. Ben kremleri gözden geçirirken içeri giren Saygın’ın gölgesiyle başımı kaldırdığımda belinde havluyla içeri girmişti. Üst bedenini kurulamış olsa da saçlarından süzülen damlalar omuzlarında ıslaklık bırakıyordu. Masaj masasına yüz üstü uzanırken gözlerimi üzerinden çekip camdan dışarıya çevirdim. Havlusunun açığa çıkaracağı bir kazaya tanıklık etmek istemezdim. “Özellikle istediğin bir bölge var mı?” diye sordum elimdeki masaj yağıyla birlikte ona dönerken. “Omuzlarım,” dediğinde aldığım cevap beni şaşırtmamıştı. Masaj yağını belinde, omurgasının üzerinden kurumuş bir nehrin oyuğu gibi aşağı doğru inen kaslarının arasından masaj yağını döktüğümde kaslarının kasıldığını görebiliyordum. Belinin alçaldığı yerde parmaklarımla soğuk masaj yağını sıcak sırtına yayarken parmaklarımın arasında yeniden gevşemeye başlamıştı. Belindeki aynı oyuğun yükseltilerini baş parmaklarımla ezerek aşağı inip yeniden yukarı çıkarak omuzlarını kavradığımda teninin sıcaklığı parmaklarımı, ellerimi ve hatta kollarımı tamamen ısıtmış zehir gibi vücuduma yayılıyordu. Uzun, ağır ancak etkili bir masajın ardından ellerimi üzerinden çektiğimde neredeyse uykulu görünüyordu. Masaj masasında oturur konum alırken tüm sırtı, omuzları ve kolları masaj yağında dolayı parlak görünüyordu. Oturur konumda sorunlu omzunu kendi etrafında dairler çizdirirken başını geriye attı. “Ağrın mı var?” diye sordum. “Biraz daha gevşemeye ihtiyacı var,” dediğinde doğrudan kolunu kavrayarak önce esnetmiş ve hemen arkasından da parmaklarımla kasları ezmeye başlamıştım. Sessizce gözleri beni takip ederken sıcak nefesini yağ yüzünden duyuları hassaslaşan parmaklarımın üzerinde hissedebiliyordum. “Evet… Kesinlikle benim sadece sana ihtiyacım var,” dediğinde ona gözlerimi kısarak baktım. “Sana indirim yapmam için övüyorsan yemezler,” dediğimde gülümseyerek kolunu elimden kurtarıp masaj masasının yumuşak minderine yaslayarak bana yaklaştığında ondan kaçmak istemedim. Korkmadım, sakınmadım… Bana yaklaştığında sadece onun zehirli, üzerine düşen kirpikleriyle koyuya kaçan yeşil gölerine bakarken aramızdaki mesafenin giderek azalmasına müsaade ediyordum. “Belki içimden geldiği için övüyorumdur… Belki de daha fazla benimle kalman için seni kandırmaya çalışıyorumdur,” derken sesinin tınısı boğazımdan aşağı tatlı bir his gibi kayıyordu. Gözlerim yüzünde, kontrollü bir şekilde dolaşırken dudaklarına bakmak istiyordum. Yaklaşabileceğim kadar mı uzaktaydı yoksa yasak mıydı öğrenmem gerekiyordu. Dudaklarına bakmak, biraz sokulmak ve sözleri dibi dudaklarımda tatlı hisler bırakmasını istiyordum. Güldüm. Neler düşünüyorum ben böyle? Geriye çekilirken “Beni kandırmaya çalışma, ne istiyorsan yapayorum,” diyerek ona sırtımı dönüp diğerlerinden ayrı duran kapağı açık masaj yağını aldım. Arkamdan adımladığını hissettiğimde omuzlarım gerilmişti. Üç adımda aramızdaki mesafeyi kapatmıştı, arkamdan uzanıp kollarının sert dokusu kollarımın üzerine değerek elimdeki şişeyi ve bir örtü gibi sararak diğeri de elimdeki kapağı alırken yutkunmak, vücudumu saran sıcaklığı hafifletmek istiyordum. Ona döndüğümde şişenin kapağını kapatırken yeşil gözlerini üzerime dikmişti. Sessizce, gözlerini gözlerimden ayırmadan bakarken kafamın içinde dillendirmek istemeyeceğim, gerçeklikten uzak hayalperest düşünceler çırpınırken gülümsedi. “Sen…” dedikten sonra şişeyi yerine bırakmak için bana bir adım daha yaklaştığında onunla şifonyer arasında, aramızda tensel herhangi bir temas olmasan sıkışmıştım. Kaçıp gidebilirdim ancak kendimi onun bakışlarının altında tutsak gibi hissediyordum. “Ne istersem de yapmıyorsun, sadece kendin ne istersen yapıyorsun,” derken hafifçe üzerime eğilmişti. “Ne istiyorsun benden?” diye sordum dizginlemeye çalıştığım nefesimi kontrollü bir şekilde serbest bırakırken. “Pek çok şey; Bazı şeyler… Her şey… Hiçbir şey…” Cevabına karşılık rahatlama hissi omuzlarımı kuş gibi hafifletirken güldüm “Kafan karışık anlaşılan,” dediğimde benimle birlikte gülümsedi. “Aksine hiç bu kadar net olmamıştım.”

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.