Skip to content

KORATEŞ

Chapter 29 · 14 min read

KORATEŞ

Chapter 29

🔥 29

Yeşil gözleri de en az ağzı kadar sessizdi ancak dalgın, öfkeli yahut kederli değildi. Aksine, onu bıraktığımdan daha iyi görünüyordu. Dudaklarındaki gülümseme genişlerken tıraş olmuş yanakları gerilerek dudaklarının yanında ince, gamze bile sayılmayacak küçük çizgileri açığa çıkarırken kendimi ona gülümseyerek bulmuştum. Sadece birkaç saniye içinde vücudumdaki tüm stres kaybolmuş, endişe bulutu uçmuş ve nihayetinde lobide, insanların arasında sadece o ve ben kalmışım gibi tasasızdım. Nefes alabiliyordum. Prangalarımdan kurtulmuştum. Elbette bunlar sadece gerçeklik algım gelene kadar sadece birkaç saniyeliğine olmuştu. İçerideki masada beni bekleyen Gurur’un varlığı vücudumun yeniden gerilmesine sebep olurken boynumdaki kolye boğazımı daha sıkı sarmıştı. Nefes almak adına kolyeyi parmaklarımın ucuyla çekiştirirken gülümsedim “Nasılsın?” diye sordum. “İyiyim,” derken gözleri acele etmeden üzerimde dolandı. “Bugün daha da güzel görünüyorsun.” “Birkaç saat önce birlikteydik,” diye hatırlattığımda ellerini pantolonunun ceplerine atarken başını geriye doğru salıp kahkahalarla güldü. Birkaç saat önceki soğuk ve agresif halinden eser kalmamış, yeniden özüne dönmüştü. “Çok naziksin,” dediğinde onunla burada oturup konuştuğum her saniye Gurur’un yahut Afra’nın çıkıp gelme ihtimali boğazımı daha da sıkıştırıyordu. “Yemeğe mi geldin?” Gözlerim salona açılan kapıyı hızlıca yokladıktan sonra “Evet, sen de mi yeni geldin?” diye sordum. “Hayır, ben de çıkıyorum,” dediğinde farkında olmadan tuttuğum nefesimi yavaşça verdim “Arkadaşımın gelmesini bekliyorum,” dediğinde hızlıca başımı salladım. Nereye koyacağımı bilemediğim ellerimi ağrıyan karnımın üzerinde gezdirirken “Görüşürüz, karşılaştığımıza sevindim,” diyerek yanından geçmek üzereyken gözleri beni takip ediyordu. “Sabah erken gelebilir misin?” diye sorduğunda gözlerimin önüne kapıda yalvaran Buse’nin suratı belirmişti. Yeniden, bir kez daha onun evine gidecek kadar cesaretli değildim. Buse, patlamaya hazır bir bomba gibiyken Saygın’a yaklaşamazdım. “Lütfen,” derken gözlerinde tam da o ifadeyi yakalamıştım. İhtiyacı olduğunu bağıran, sessiz çocuğun yardım çığlıklarını yutan ahraz dilinin öfkesiyle bakıyordu. “Yarın…” İtiraz etmeliydim. O an ona, tıpkı Gurur’a yapabildiğim gibi “Hayır,” diyebilmeliydim ancak yapamıyordum. Hızlıca salonun kapısını yokladıktan sonra “Öğlene doğru,” dedim. Sesli bir şekilde güldü “Hayır, diyemiyorsun bana değil mi?” dediğinde dudaklarımı birbirine bastırarak ona çatılmış kaşlarla bakarken gülümsemesi daha da genişlemişti. Sırtımı dikleştirirken “Beni korkutuyorsun,” dedim. Cebindeki telefonunun ekranına baktıktan sonra genişçe gülümsedi “Bende korkma, sana zarar vermeyeceğim,” dediğinde sırtımdan aşağı soğuk bir ürperti inmişti. Bu vermem, demekle aynı anlama gelmiyor muydu? Aynı anlama gelmesi gerekiyordu. “Karşılaştığımıza sevindim, yarın görüşürüz,” diyerek çıkışa doğru yürürken ona sırtımı dönerek hızlıca kendimi lavaboya attım. Aynaya baktığımda kendimde ne görmem gerekiyordu bilmiyorum ancak fondötenimin altından, yanaklarımdaki pembe rengi kırmızıya çevirecek kadar yoğun bir kızarıklık görmeyi beklemiyordum. Buz gibi parmaklarım yanaklarıma dokunduğunda adeta sıcaktan eriyor gibi hissettiriyordu. Salona yeniden döndüğümde Gurur tek başına masada, başındaki garsonla oturuyordu. Karşısındaki sandalyeye otururken “Afra nerede?” diye sordum. “Bir arkadaşı hastaneye kaldırılmış, ailesi şehir dışındaymış sanırım. Afra acilen onun yanına gitti,” dediğinde yavaşça başımı salladım. Aslında Afra’nın pek arkadaşı olmazdı, olsa bile kimse için planını bozup koşa koşa hastaneye gitmezdi. Bencil yanı buna izi vermezdi. Başımı onaylar anlamda sallarken peçeteyi yeniden önüme açarken “Anlıyorum,” diye mırıldandım. “Aslında Afra’nın bizi yalnız bırakması bir bakıma iyi oldu, seninle özel olarak konuşmak istediğim şeyler vardı,” derken gözlerimi kaldırıp ona bakmadım. “Lema,” diye seslendiğinde başımı sallayarak devam etmesi için başımı onaylar anlamda salladığımda uzanıp kadehi tutan parmaklarıma parmaklarını değdirdi. Ben elimi çekerken “Benden kaçacak mısın?” dedi tok bir tonda. Ellerimi kucağıma indirirken sözlerimin daha etkili olması için mavi gözlerine baktığımda bileğimdeki saat koluma bol gelse de canımı acıtmaya başlamıştı. Gözlerimi her kırptığımda, göz kapaklarımın arkasındaki karanlıkla birlikte son zamanlarda bana karşı bulunduğu hırçın tavırlar gözlerimin önünde beliriyordu. Beni öpüyor, kafese hapsediyor ve yapamayacağım şeylerin beklentisiyle hüsrana uğrayıp kızıyordu. “Kaçmakta haksız mıyım?” diye sorduğumda çenesini sıkarak ucunu hafifçe havaya kaldırmıştı. Duruşunun ima ettiklerinin aksine “Haklısın,” dediğinde kaşlarım otomatikman çatılmıştı. “Ne söylesen ne yapsan… Hepsinde haklısın, Lema. Ben… Ben özür dilerim. Burnumu sokmamam gereken yerlere burnumu soktum, işim olmayan yerlerde dolaştım, haksız yere özel hayatımda yaşadığım öfkeyi senin üzerine püskürtüp seni kırdım. Sözlerimle seni incittim. Şimdi ne yapsan haklısın,” derken konuşmanın başında gözlerime bakabiliyor olsa da göz temasımız giderek azalmıştı. Özür dilemek bizim aramızda imkansız şeylerden bir değildi ancak ilk defa kabahatlerinin farkındaydı ve bunu dillendirebilecek cesarete sahipti. Bunun üzerine ne söylenebilirdi ki? Tüm samimiyetiyle hatasını kabul edip benden özür diliyorken şimdi çıkıp ona bağıramazdım. Zaten kabullendiği hatalarını yüzüne vuramazdım. Gurur’un özür dilemesi olmasa da geri adım atması binde bir olan yıldız kayması yahut güneş tutulması gibi bir şeydi. Sessizliğim uzayıp giderken huzursuzca sandalyesinden kalkarak biraz önce Afra’nın oturduğu sandalyeyi hafifçe bana doğru çevirerek yanıma oturdu. Kucağımdaki elimi ellerini arasına alıp, üzerini kıymetli bir mücevher gibi örterken gözlerini gözlerime dikerek gülümsedi. “Affediyor musun beni?” diye sorduğumda başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. Ne kadar samimi olursa olsun o gün yaptıklarını bir kez daha yapmayacağının garantisi yoktu. İlk defa yapmamıştı. İlk defa beni bu kadar sıkıştırmamıştı ancak bu kez farklı bir şey vardı. Beni iki kez farkında olarak öpmüştü. Ona teslim olmak bana artık eskisi kadar yakın gelmiyordu. Öyle ki bana her yaklaştığında yanında Buse’yi de getiriyorken olmazdı. Sadece onun bana gelmesi gerekiyordu. Tek başına. Ve bu belki de yakın bir tarihte mümkündü ancak o vakte kadar hiçbir şey yapmayacaktım. Onu dumura uğratan sessizliğimi kendime perde ederek arkasına saklanacaktım. Parmaklarımı ellerinin arasından çekmek istediğimde daha sıkı tuttu beni “Söz veriyorum bir daha sana bu kadar hadsizce yaklaşmayacağım. Aramıza koyduğun çizgilere saygı duyacak, esnetmeye yahut kırmaya çalışmayacağım. Ne yapıyorsan yap sorgulamayacak, burnumu sokmayacağım.” “Gurur…” diye mırıldandım sözlerine itiraz edercesine. Uzanıp yanağımı avcunun içine hapsederken “Lema… Yapma,” derken sesi çatlamıştı. “Kaçmaya çalış, uzakta kal ama benden kopma,” derken gözlerine baktığımda mavi rengi cam gibi parlamış, kirpiklerinin dibi ıslanmıştı. Ağlayacak mıydı? Soru henüz zihnimde çalkalanmadan yanağından gözyaşı süzülürken uzanıp çenesine yetişmeden gözyaşını yanağında sildiğimde sevgiye muhtaç bir kedi gibi elimi yakalayarak kirli sakallarla pürüzlemiş yanağını avcuma sürterken gözleri gözlerimdeydi. Bugüne kadar Gurur’un sinirlediğini, delirdiğini, üzüldüğünü… Bir çok uç noktasını görmüştüm ancak hayatım boyunca hiç onun ağladığını görmemiştim. “Ben sensiz yapamam,” derken parmaklarını sıkı sıkıya yanağındaki parmaklarıma geçirmişti. Elimi çekmek için derinlerimde bir ihtiyaç duyuyordum “Gurur, biz… Bir olamayız,” dediğimde küçük bir çocuk gibi başını iki yana sallayarak reddetti. “Ben seninle tanıştığım andan bu yana seninle birim, Lema. Kendime yakıştıramadım, hep senden kaçmaya çalıştım ancak yapamadım. Ben…” Söyleme! “Ben…” SÖYLEME! “Ben sensiz yapamam,” dediğinde tuttuğum nefesimi yavaşça verdim. Beni sevdiğini söyleseydi ne yapardım bilmiyordum. Bir an beni seveceğini söyleme fikri bile karnımı büküp midemi bulandırmıştı. Onu hala seviyordum ancak… O sözleri onun ağzından duymaya hazır değildim. Henüz beni sevdiğini söylemesine hazır değildim. Onunla olan tüm temasımı kesip ellerimi uzaklaştırırken gözlerim restoranın içinde dolaştı. Gurur’u tanıyan birisi çıkacak da bizi bir yerlerde paylaşacak diye içimde korku filizlenirken elimi tutmaya çalıştığında istemsiz elimi çekmiştim. Gözleri tıpkı benim gibi etrafta dolaşırken “İstersen bana geçelim, hem başbaşa olduğumuz için daha rahat konuşuruz. Burada rahat değilsin,” dediğinde etrafta dolaşan gözlerimi onun maviliklerine çevirdim. Kalabalık masalardaki her bir göz ona bakarken gözlerini bana çevirmiş gibiydi, başımı sallayarak onayladığımda yavaşça sandalyeden kalkarken benim sandalyemi çekti. Buse konusunda endişelerim giderek azalmıştı. Hala benim onlara güvendiğim kadar onlar da bana güveniyordu. Buse çıkıp da konuşmaya kalkışırsa karnında Korateş’in bebeğini taşıdığını söylediğim anda inanacakları insan ben olurdum. Ama eğer ona söylerse ne olurdu bilmiyorum. O… Korateş… Benim Gurur’un en yakın arkadaşı olduğumu öğrenirse ne yapardı? Neden onu düşünüyorum ki? Emniyet kemerimi bağlamış önümde seyreden yolu izlerken aklımda sadece Saygın’ın beni Gurur’un yanında gördüğü anlar canlanıyordu. Çok mu sinirlenirdi? Benim hakkımda ne düşünürdü? Onu tanımadığımı söylesem bana inanır mıydı? Beni kendisi seçtiğini söylemişti, aslında hiçbir etkim olmadan sadece onun isteklerine uyduğum için beni suçlayacak kadar gözü kararır mıydı? Eve geldiğimizde kendimi her zaman olduğu kadar rahat hissetmiyordum. O üzerindeki ceketi çıkarıp kenara bırakmış, gömleğinin manşetlerini kıvırırken bana sandviç yiyip yemeyeceğimi sorduktan sonra onayladığımda iki tane sipariş vermişti. Siparişi oluştururken benimkinin içeriğine dikkat etmesi hoşuma gitmişti. Mutfaktan elinde iki kadeh bir şişe şarapla çıktığında gülümsüyordu. Bana doğru yürürken “Arayı düzeltmemiz şerefine,” dediğinde sadece başımı salladım. Sandviçlerimiz geldiğinde şarap içerek yemiştik. Gurur parmakları arasında dağılan ekmeğe homurdanırken çocukken gittiğimiz pastaneden aşırdığı dereotlu poğaçalardan konu açılmıştı. Birlikte huysuz teyzenin bahçesinden erik aşırdığımız gün kırdığımız dalla birlikte kaçmamız; ona patlak top satan bakkalın dükkanına bıraktığı yılanın tüm mahallede zehirli olduğu dedikodusunun çıkmasına sebep oluşunu anlatmıştı. O zamanlar çocukça bir acımasızlıkla bunların hepsini hak ettiklerini düşünsem de şimdilerde sadece üzülüyordum ancak yine de anımsadığımda gülmekten, kahkaha atmaktan kendimi alamıyordum. Yaptığımız yaramazlıkların haddi hesabı yoktu. “Üniversite mezuniyetini hatırlıyor musun?” diye sorduğunda gülümseyerek ona bakıyordum. Kolumu koltuğun yastıklarına yaslamış, başımı kolumun üzerine çekmiştim. Bacaklarımı kalçalarımın altına topladığımda yırtmacım bir bacağımı boylu boyunca açığa çıkarsa da umurumda değildi. Karşımdaki Gurur’du. Yıllardır benim her halimi görmüştü. Üşüyen bacağımın siyah ince çorabın üzerinde elimi gezdirerek ovuştururken “Hatırlıyorum ama özellikle hangi anı?” diye sorarken aynı anda sarhoş olduğumu açık eden mayhoş gülümsemeyle Gurur’a bakıyordum. “Kustuğun anı,” dediğinde başımı iki yana sallayarak onu reddettim. Gözleri bacağımı ısıtan elimin üzerinde dolaşırken “Hayır, ben kusmam. Ben sadece bira içerek sarhoş olursam kusarım,” dediğimde güldü. “Üç bira iç, dördüncüden aldığın ilk yudumda kusarsın,” dediğinde başımı sallayarak onayladım. Parmaklarını dizimin üzerine koyup büyük elleriyle bacağımı kavrarken “Üşüyor musun?” diye sordu. “Biraz,” dediğimde dizimin üzerindeki parmakları bacaklarımı sıkıştırarak yukarı kaydığında gülümseyerek bana baktı. “Seni ısıtmamı ister misin?” diye sorarken gözlerimin içine bakıyordu. Karnımın altındaki tüm kaslar gerilirken mantığım boynuma takılan kolyeyle nefessiz kalıp içimde ücra bir köşeye bileğimdeki saatle prangalanmıştı. Geriye sadece kalbim kalmıştı ve kalbim deli gibi beni ısıtmasını istiyordu. Kafamın içindeki diğer ses reddetse de istiyordum. Arzularımla karakterim çarpışacak kadar belirsiz bir karmaşaydı. İnce bir ip üzerinde yürüyordum, düşersem arzularıma boyun eğecek ancak yürürsem iradem kazanacaktı. Bu şekilde olmamalıydı. Gurur yeniden bana bunu yapacaksa niçin bana onlarca söz sarf etmişti? Doğrudan istediği şeyin benimle birlikte olmak istediği olsaydı ne olurdu? Kaçar mıydım? Uzaklaşır mıydım? Belki de tüm sorularımın cevabının evet olacağını biliyordu. Koltuktan kalkarken “Ben gitsem iyi olur,” diyerek kontrollü bir şekilde ayaklandığımda benimle birlikte ayağa kalktı. “Seni bırakayım,” dediğinde ona sadece baktım: Herhalde bırakacaksın. Beni sarhoş ettikten sonra bir de bu halde taksi beklememe mi sebep olacaktı? Ağır adımlarla kapıya doğru yürürken sendelediğimde doğrudan kolunu belime dolayarak beni yakaladığında göğüslerimi birbirine değiyordu. Kollarını daha da sıkıştırarak beni kendine doğru çektiğinde nefesi yüzümü yalayacak kadar yakındı. Ben ona aşıktım. Suskunluğumun bir anlamı yoktu. Ben… Bu kez farklı hissediyordum. Bu kez Gurur’a olan hislerim sönüktü. Endişe ettiğim ilk sıradaki şey o değildi. Son zamanlarda ona karşı kaskatı durup otoritemden ödün vermiyorken şimdi Buse’nin Saygın’ın kapısına dayanıp hamile kaldığını söylemesi beni neden üzüyordu? Aksine sevinmeliydim. Şimdi, kollarının arasında ve aptal cesaretimin tüm sorumlusu olarak iki kadeh şarabı işaret edip Gurur’a Buse’den ve yaptığı şeyden bahsetmeliydim. Apaçık bir şekilde ihanete uğramış, aptal yerine konulmuştu. Buse bu bebeği saklayamayacaktı ve bir gün itiraf etmesi gerekecekti, o zaman öğrenmesindense şimdi duyması daha mantıklıydı. Saygın’la olmama bir kılıf bulabilirdim, bana kızardı ancak bugünden sonra devam etmezsem, ona yardımcı olmazsam birkaç aya beni yine affederdi. Ben Gurur’u hep affetmiştim, o da beni affederdi. Tüm bu hastalıklı düşüncelerden sıyrılıp ellerimi göğsüne koyarak kendimi ondan uzaklaştırmaya çalışırken “Özür dilerim,” diye mırıldandım. “Hayır, özür dileme. Senin hep bana gelmen gerek, benimle olman gerek. Başkalarının kollarında değil, benim kollarımda olman gerek,” derken ellerinden sıyrılmaya çalıştığımda parmakları etime gömülecek kadar beni sıkıştırıyordu. Vücudundaki her kası karnımın üzerinde, göğüslerimde, kollarımda ve bacaklarım… Tenimin her bir zerresinde, ince kumaş katmanlarının üzerinden hissedebiliyordum “Benden gitme, Lema,” dediğinde sıkılı dişlerimi gevşettim. “Sen sürekli benden gidiyorsun. Başka kadınları seviyor, onları gözümün önünde öpüyorsun ama sıra bana geldiğinde ilk gecemde evimi basıyor, konuşmak için ağzımı açtığımda herkesi ve her şeyi etrafımdan uzaklaştırıyorsun. Sen istediğini yapabiliyorken ben neden oturup bir gün beni kullanacağın hevesiyle oyuncak gibi seni bekliyorum?” Kollarımı serbest bırakıp yumruklarını havayı sıkıştırdıktan sonra tüy kadar hafif dokunuşlarla yanaklarımı parmaklarının arasına aldı “Kıyamıyorum sana Lema. Ben, seni kendimden bile sakınıyorum.” “Yalan söylüyorsun,” diye mırıldandım. Neyi yalanladığımı bilmiyordum. İçimde ona karşı hala umudu olan tarafımı, kalbimi mi susturmaya çalışıyordum yoksa mantığımı mı? Bunca yıl sevgiden öte yaşadığımız dostluğu hatırına ona kırmak, üzmek istemiyordum. Bunca yıl bana yaptığı abilik görevinden sonra aramızda bir şeyler çatırdamıştı ve biz eskisi gibi olmayı bırakmıştık. Ona bunu yapan yine bendim. Aramızdaki sınırları bozan, çizgiyi aşan… Belki de onu bu kadar üzmeye, yıkmaya hakkım yoktu. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Onu bu hale sokamaya hakkım yoktu. Düşüncelerim çamurlu suyun altındaki taşlar gibi gölgedeydi, hiçbirini gerçekten seçemiyordum. Kendi düşüncelerimle, sabit iç sesimle çelişiyordum. “Ben sana hiç yalan söylemedim,” derken beni kendine çekerek dudaklarını dudaklarıma bastırdığında tüm vücudum taş kesmişti. Onun dokunuşlarıyla alevlenen vücudum ilk kez kıpırdamıyordu. Onu kendimden uzaklaştırmak içi ne kadar çabalarcam çabalayayım benden daha güçlüydü ve ben ona direnmek için yeterince hevesli değildim. Büyük bir parçam reddetse de hala ama hala içimde bir istek vardı. Kapının çarpılmasıyla gözlerimi araladığımda Gurur’un omzunun üzerinden önce Buse’yı gördüm. Çabucak Gurur’un kollarından sıyrılmaya çalışsam da bizi görmüştü. Gözleri Gurur’un ellerinin üzerinde gezerken gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ancak yatışmayı başaramamıştı. Onun yangını çoktan başlamıştı. Böyle bir halde kim öfkeyle tutuşmazdı ki zaten? Buse’nin yanında, kocaman açtığı mavi gözleriyle Afra bize bakarken ağzı aralanmıştı. Durumu anlamaya çalışırken Buse bilge bir edayla her şeye vakıf olmanın keyfiyle gülümsüyordu. “Vay be, Lema…” derken gözleri alaycılıkla parlıyordu. Başımı yavaşça iki yana salladım. Kendisi kaybederdi. “Her yerde karşıma çıkıyorsun,” derken bize doğru yürümeye başlamıştı. Uzanıp kolunu beline dolayarak Gurur’un dudağını öptüğünde bölgesini korumak için başkasının kokusunun üzerine işeyen köpekler gibi göründüğünü düşünmüştüm. Geri çekilirken yüzünü buruşturdu “Dudaklarında tanıdık bir tat var,” dediğinde gözlerimi kıstım. Bu ne demekti? Dudaklarında tanıdık bir tat var ne demekti? Gurur da en az benim kadar şok olmuştu. Üçümüz de Buse’yi anlamaya çalışırken Buse dilini dudaklarının üzerinde gezdirirken gözleri parladı “Saygın’ın tadı bu,” dediğinde hepimiz diken üzerinde yürür gibiydik. Gurur’un gözleri ateşle parlarken Buse’nin kolunu sıkıca tuttu. Buse’yi sarsarken “Ne diyorsun lan sen? Haplandın mı?” diye bağırdığında Buse gülümsemeye devam ediyordu. Parmaklarıyla dudaklarını sildikten sonra lezzetli bir parçaya bakar gibi kibirle gülümseyerek “Öptüğün kadından bulaştı herhalde,” dediğinde gözlerimi kısarak Buse’ye bakarken başımı iki yana sallasam da o çoktan kül olmuştu “Lema’nın çok merak ettiğin sevgilisinin kim olduğunu öğrendim,” dediğinde Gurur gözlerini üzerime çevirmişti. Buse’nin imaları ekmek kırıntısı gibi ona yolu göstermişti. Buz gibi gözleri soğuktan çatırdarken dudakları gerilmişti. “Saygın’la görüşüyor,” dedi gözlerini gözlerimden çekmeden. Kolunu Buse’nin kolundan çekerken gözleri kısılmış, cam gibi parmak gözleri öfkeyle kızarmaya başlamıştı. Yutkunarak bir adım geri çekildim. Nasıl savunacaktım kendimi? “Sen… Sen gözümün içine baka baka o adamla mı birlikteydin bunca zaman? BANA GÖZÜMÜN İÇİNE BAKA BAKA YALAN MI SÖYLEDİN?” diye sorarken git gide sesinin oktavı yükseliyordu. Ona hemen inanmasını beklemiyordum ama inanmıştı “SEN KORATEŞ’E Mİ AÇIYORDUN BACAKLARINI?” diye bağırırken kolumu sıkıca tutmuştu. Öylesine sıkıydı ki parmakları parmaklarımın ucuyla yere basıyordum. Sürpriz değildi, defalarca onun arabasından indiğimi görmüş, onun oturduğu siteye gelmiş, Saygın’ın kapısına dayanmıştı. Bunları bir açık bulma umuduyla yapmıştı ve hiçbirinde kanıtlayamamıştı. En başından bu yana aslında Gurur, benim Saygın’la görüştüğümü biliyordu. O an hiddetinden dehşete düşerek kendimi savunma ihtiyacı hissetim. “Hayır! Onu tedavi ediyorum! Başka hiçbir şey yok! Yemin ederim yok,” dediğimde gözleri alaycılıkla parladı. Gözlerini hayretlerle kapının girişinde, olduğu yerde taş kesmiş bizi izleyen Afra’ya çevirirken “Bir şey yokmuş! BUNCA ZAMANDIR CANIMIDAN SAYIP YANIMIZDA TAŞIDIĞIMIZ KIZ BENİM EZDİĞİM ADAMI TEDAVİ EDİYORMUŞ!” derken beni ittiğinde olduğum yerde sendeleyerek kendimi ayakta tuttum. Öfke boğazımda kusma hissi uyandırırken kolumu savurarak güçlü parmaklarının arasından sıyırdım “Sevgiline sorsana nasıl öğrenmiş benim Korateş’le birlikte olduğumu?” diye bağırdığımda Gurur omzunun üzerinden Buse’ye döndü. Kurtuluş için tek biletim varolan yangının içinde bir patlama daha yaratmaktı. “Onu öptüğümü düşünmesi için beni evinde görmesi gerek. Buse’nin Korateş’in evinde ne işi vardı?” “Evinde değil, onları sokakta el ele gördüm,” dediğinde histerik bir kahkaha attım. “Hamile olduğunu ilk Korateş’e haber verdiğini de söylesene! Çocuğun ondan olduğunu! Gidip Korateş’in ayaklarına kapandığını anlatsana! Gurur’u aldattığını!” Buse yalanın arkasında durarak bana hayretler içinde bakarken öylesine iyi rol yapıyordu ki saniyeler içinde gözleri dolmuştu “Sen gerçekten kafayı yemişsin! Hamile olduğumu nereden biliyorsun?” diye bağırdığında aynı anda gözyaşları yanaklarından süzülmüştü. Gurur ona doğru bir adım attığında elleriyle yüzünü kapatıp daha da kuvvetle hıçkırırken hemen yanımda dikilen Afra “Sen Korateş’le mi birliktesin?” diye sordu. Durgun, çatılmış kaşlarıyla öfkeli ve hatta sinir krizi geçirmenin eşiğindeydi. Gözleri de tıpkı Gurur gibi buzdan çatırdıyordu. “Hayır…” “Şimdi kendi ağzınla söyledin,” dediğinde dudaklarımı sımsıkı birbirine bastırarak yutkunduğumda “Onun evinde görmesi gerektiğini söyledin. Onun evindeydin,” dediğinde iyice köşeye sıkışmıştım. Bana inanmıyorlardı. Kolumu sıkıca tutarken “Git bu evden, Lema. Sakın bir daha karşımıza çıkma!” diye bağırırken beni kolumdan sürüklüyordu. “Onun sözüne mi inanıyorsun? Ben ne zamana sana yalan söyledim, Afra? Onun gibi bir kadının sözüyle benim sözümü mü değişiyorsun?” diye bağırırken beni kolumdan sürüklüyor aynı zamanda ona direniyordum. “Evet, ona inanıyorum çünkü artık seni tanıyamıyorum! Sen onunla çalışmaya başlayalı kaç ay oldu? İki mi üç mü? Sen onunla tanıştığın günden bu yana hiç mi fark etmedin arkadaşlığımızın ne kadar hasar aldığını,” derken direnmeyi bırakmıştım. Bir umut bana destek olması için gözlerimi kaldırdığımda Gurur, Buse’nin başını omzuna yaslamış saçlarını sıvazlarken gözlerini gözlerime dikmiş, acıması olmaksızın öfkeyle bana bakıyordu. “Ne kadar da kıymetlendi Buse? Garajdaki araba gibi almadın mı onu yanına? Başka bir rakip karşına çıktığında süpürüp atmayacak mısın kenara? Üç günlük bir kadın için benden vazgeçiyorsun, Gurur!” diye bağırdığımda gözleri kısılmıştı. Aşkı bir kenara, bunca zaman susuyor olmamın sebebi tam da buydu. Ona olan aşkımın acısını sonsuza dek çekebilirdim ancak onların dostluğunu kaybedemezdim. Benim onlardan başka tutunacak dalım yoktu. “Ben senden değil, sen benden… Bizden vazgeçtin Lema. Seni durdurmaya çalıştım ama sen kaçtın,” derken içimde gözyaşı ve ateş çarpışıyordu. Suçlu olan ben miyim? Afra beni eşikten dışarı atıp kapıyı üzerime çarpmak için savurduğunda elimle durdurarak doğruda Gurur’a baktım “Korateş’i bir kez daha yenersen duracak mısın? Dinecek mi öfken?” diye sorduğumda Buse’yi tutan kolları gevşemişti. “Belki,” dediğinde sözleri acımasızca göğsüme batıyordu. “Ama eğer Korateş’e bir kez daha yenilirsen geriye hiçbir şey kalmayacak, bunun belkisi yok. Bugün ikiniz de bana sırtınızı döndünüz. Ben de size sırtımı döneceğim. Gurur! Yenilmen için elimden geleni yapacağım!”

End of chapter

2 comments

  • Sözde harika dostlar en yakın arkadaşlar daha dün hayatlarına giren kadına arka çıkıp tek kalemde sözde dostlarını kapı dışarı ettiler vay be ne büyük yanılgı böyle insanlar hayatımızda olduğu sürece üzülmeye mahkumuz