O gecenin ardından babamın öfkesi yatışmamıştı. Gurur, sinirlendiğinde ağzından çıkanın ne olduğunu bilmeyen insanlardandı. Annemin onu benim namus bekçim yapması konusunda iması, tutucu tavırları ve en sonunda o gece bana karşı saldırgan davranması babam için bardağı taşıran son damla olmuştu. Annemle biraz olsun düzeldiklerini düşünürken kavgalarının şiddeti daha da artmış, artık aynı masaya oturmayacak hale gelmişlerdi. Beni gizli gizli kendiyle götürmek isterken şimdi beni her gördüğünde, annemin gözünün içine bakarak buradan gitmekten, Amerika’da daha özgür bir hayat yaşayabileceğimden bahsediyordu. Cazipti. Onunla gitmek, Gurur’un gelip beni bulamayacağı kadar uzaklara taşınıp orada her şeye yeniden başlamak, onu unutmak daha kolay olacaktı ancak bunu yapmaya hazır değildim. Odamda, etrafıma saçılmış fotoğraflardan Gurur’u kesmek için elime makası alsam da, bilgisayarımdaki fotoğraflarımızdan üzerini karalasam da günün sonunda uykuya daldığım yer neresi olursa olsun odama dönüp hepsinin güvenliğinden emin oluyordum. Fotoğraflar kesilmemiş, karalanan tüm dijital fotoğraflar eski haline çevrilmiş oluyordu. İki gündür kendimi aynı döngünün içinde bulmak omuzlarımda ağırlığa sebep oluyordu. Kaçan uykularım yerini kurtuluş için kendini uykuya bırakıyordu. Uyandığımda yeniden fotoğraflarımızı görüyor, yatakta uzanıp her birini en baştan yeniden ve yeniden karıştırıyordum. En başta ilk telefonumu aldığım zaman ilk önce annemle çekinmiş ardından da neredeyse tüm galeriyi Afra ve Gurur’la doldurmuştum. Üçlü olarak düzgün fotoğraflarımız azdı. İlkinde iyi görünsek de diğerlerinde ya fotoğraflar kaymış, ya çok gülmekten birimiz fotoğrafta silik duruyorduk. Gurur’un alnımın tepesinden çektiği, Afra ile kavga ederken çektiğim fotoğrafların her birini çıkarmıştım. Bilgisayarımda onlarca video vardı. Gülümseyerek annemin lise mezuniyetimizde fotoğraf çekme niyetine bizi kandırıp videoya aldığı görüntüyü açtım. Afra ile üzerimizdeki kırmızı cübbelerle kameraya poz verirken annem sürekli hareketlerimizden birini düzeltmemizi söylüyordu. O an annemin sürekli bir şeyleri değiştirmek için verdiği talimatlar canımı sıktığı için zoraki gülümsüyordum. Kalabalığın arasından elinde iki buket çiçekle çıkan Gurur’un kadraja girdiğini hissetmiş gibi saçımı rüzgara karşı düzeltirken ona doğru dönmüş ve ancak ikinci kez gözlerimi kırptığımda onun varlığından emin olmuştum. Turnuvaları için Rusya’da olacaktı ancak o bizim mezuniyetimize gelmişti. “Gurur!” diye çığlık attığımda ikimiz de aynı anda ona doğru koşmuştuk. Kolları genişti, ikimizi kucaklayacak kadar büyük kolları ve ikimizi de eşit sevecek kadar büyük bir kalbi vardı. En azından beni de sevecek kadar olduğuna inanıyordum. İkimizi de aynı anda sıkıca kucakladıktan sonra bize çiçeklerimizi verip tebrik ederken annem bize yaklaşmıştı. Gurur kamerayı kendine çevirirken “Gurur her zaman sözünü tutar, bu da buraya yazılsın,” derken dudaklarımdaki gülümsemeye rağmen gözyaşlarım yanaklarımdan dökülürken yüzümü yorgana gömerek kollarımla başımı sardım. O mezuniyette onların orada olduğunu bilmek, eksiksiz bir şekilde tüm ailemi diplomamı alırken görmek bana mutlulukların en büyüğünü vermişti. Mezuniyetin ardında birlikte çekindiğimiz fotoğraflara bakarken Gurur’la ikimizin yan yana duran fotoğraflarında kaldım. İlk fotoğrafta kulağıma bir şey söylerken kameraya karşı “1 Dakika” der gibi işaret parmağımı kaldırmış pür dikkat onu dinlerken ikinci fotoğrafta yine parmağım havada gözlerim bahsettiği noktaya kilitlenmişti. Sonrakinde geri çekilip Gurur’a gözlerimi büyüterek bakarken bana göz kırpıyordu. Lise boyunca benimle uğraşan ve aynı zamanda Gurur’dan da hoşlanan okulun zorbası, onunla fotoğraf çekilirken bizi görmüştü. Yüzündeki ifadeyi görmem için Gurur beni dürttüğünde şimdilerde ifadesini hatırlamasam da kendi kavalyemin hasta olduğunu bilerek o gün kavalyem olmayı teklif etmiş ancak bunu yaparken ikimiz de kameraya gülümseyerek poz vermiştik. En sonki fotoğrafta ben tepkisiz kalmamış, yanaklarım normalden daha pembe çıkmıştı. Ardından takip eden fotoğraflarda Gurur’un Rusya’da maça çıkmadan önce kaslarını şişirerek verdiği, ağzında dişliklerle pozuna gülümserken omzunun üzerinden Korateş görünüyordu. O maçın sonucunda kazanmıştı, her yerde Gurur’un kanlı yüzüne pansuman yapan, sırtı dönük Korateş’le birlikte fotoğrafı “Dostluk Fotoğrafı” olarak anılmaya başlamıştı. O fotoğraf bende yoktu ve hiçbir zaman da olmayacaktı. Gurur’un kanlı, eli yüzü şişmiş, o maçlar yüzünden zarar görmüş tek bir fotoğrafı bende hiçbir zaman olmayacaktı. Rusya dönüşü zafer turu anlamında sadece Afra, ben ve Gurur’un olduğu bir Kıbrıs tatiline çıkmıştık. Gurur’un her zaman Kıbrıs’a karşı ayrı bir düşkünlüğü vardı. Sahillerinde dolaşmış, denizin dibinde tarihi ve harika bir Airbnb evinde iki hafta geçirmiştik. Benim için eğlenceliydi çünkü Gurur’la ne kadar zaman geçirirsem geçireyim hiç bu kadar yakın olmamıştım. O yaz benim en güzel yazlarımdan biriydi ancak öyle kalmamıştı. Şimdi sadece gözyaşları içinde baktığım fotoğraflardan ibaret eski güzel anılardan başka bir şey değildi. Başımı kollarımın arasına gömmüş, gözyaşlarımı yorgana silerken telefonumun titremesiyle başımı kaldırıp onlarca fotoğrafın, onlarda gülümseyen Gurur’un arasından yine onu bulmuştum. Telefonun ekranında onun fotoğrafı ve ismi belirmiş, gözlerimin için ısrarla bakarcasına çalıyordu. O geceden bu yana bir daha konuşmamıştık, hepi topu üç gün olmasına rağmen bana asırlar gibi gelmişti. Bu kez işin içine artık babam ve annem de dahil olmuştu. Aramızdaki gerginliğin sebebini bilmeyen herkes, Afra da dahil olmak üzere kendi taraflarına çekiliyorlardı. O gece Gurur bana bağırıp çağırdıktan sonra Afra’nın benimle kalmasını beklemiş ancak o abisiyle birlikte gitmişti. Bu biraz kalbimi kırmıştı ancak yine de onu anlıyordum. Kan bağı çoğu zaman dostluktan önce gelirdi. Telefonu kapattığımda yeniden aradı. Arayışları beni odamda nefessiz bırakıyordu, camı açmak için yürüdüğümde perdelerin diğer tarafında Gurur’un arabasını kapının önünde gördüm. Arabada inmiş, gözlerini doğrudan odamın camına dikmiş, kulağında telefonla bakarken kalbimin titrediğini, nefesimin düzensizleştiğini hissediyordum. Gözlerimi yatağın üzerindeki telefona çevirdiğimde hala aramayı sürdürüyordu. Telefonu elime alarak camdan ona ekranını gösterirken onu meşgule verip telefonu kökünden kapattığımda yanaklarını dişleyerek telefonu kulağında indirdi. Kalın perdeleri suratına kapatarak kendimi yatağa attım ve tıpkı bir kaçış gibi gözlerimi kapatarak uykuya teslim oldum. Bağırışlarla uyanmıştım. Gurur’un ve babamın sesi evin içinde yankılanırken arada sırada annemin sesi de duyuluyordu. Güçlü bir kapı çarpmasının ardından sesler kesildiğinde camdan dışarı gözlerimi çevirdim. Gurur, annemin gözü gibi baktığı çiçekleri tekmeleyerek bahçeden çıkıp arabasına binerken son bir kez pencereme baktığında yeniden göz göze gelmiştik. Durmadı, gaza yüklenerek sokaktan çıkarken kendimi yeniden yatağa bırakıp kaçış için bir kez daha uyudum. Bir saat sonra tatsız bir şekilde uyandığımda hava bulutluydu. Yatağımda kıvrılırken yeniden telefonumu açtım. Cevapsız çağrılar bir bir düşerken içlerinde Gurur olsa da Afra’dan hiç arama yoktu. Biz arkadaştık, o kan bağı olduğu abisiyle yakınsa ben de onunla yakındım. Benim tek arkadaşım onlardı. Neden beni arayıp sormuyordu? Neden gelmiyordu? Neden beni merak etmiyordu. En azından bir tane mesaj atmasına bile razıydım. Telefonum çalmaya başladığında heyecanla yerimden sıçrayıp telefonu alsam da arayan Afra değil, Saygın’dı. Telefonu açtığımda benden isteyeceği şey açıktı, tedavi bekleyecekti ancak bunu yapmak için yeterince enerjik değildim. Yine de telefonu açtım “Her seferinde telefonumu açar açmaz ilk arayan sen oluyorsun,” diye homurdandığımda sesli bir şekilde güldü. “Çünkü eğer telefonun kapalıyken seni aradıysam açtığında bana mesaj düşüyor. Rehberimdeki herkes için geçerli bu ama en çok senin için kullandım bu özelliği,” dediğinde keyifli tınısına karşılık yatakta doğruldum. “Kusura bakma,” diye mırıldandım. “Kaç gibi müsaitsin?” diye sordum kısa bir sessizliğin ardından. Evden, yatağımın üzerini kaplayan fotoğraflardan, Gurur’dan uzaklaşmam gerekiyordu. Takatim yoktu ancak evden uzaklaşmanın bana iyi geleceğini bilecek kadar da biraz akıl kırıntım kalmıştı. “Kaç gibi seni almaya geleyim?” “Ben gelirim, teşekkür ederim,” dedikten sonra istediğim saatte gelebileceğim ancak bunun üç saati geçmemesi konusunda anlaşarak telefonu kapatmıştık. En nihayetinde hızlıca tüm fotoğrafları yeniden kutuya doldurup dolabımın en derinliklerine sokmuş ve uzun uzadıya, dört günün üzerimde birikmiş duygusal kirinde arınmak için duş aldım. Aksattığım bakımlarımı yapıp saçlarımı kremledim, güzelce kuruttum ve iyice şekil verip yorgunluğumu saklamak için makyaj yaptım. Banyodan çıktığımda annem beni gördüğünde şaşırmıştı. Onu görmezlikten gelerek odama girerken peşimden, gözlerini dahi kırpmadan beni izliyordu. Kapımı kapatıp üzerimdeki havluyu atarak iç çamaşırı çekmecesinden sevdiğim iç çamaşırlarını üzerime geçirdim. Bana uğur getiren bir takımdı ve onu giymeye ihtiyacım vardı. Kıyafet dolabımdan kalın çoraplarımı giyip siyah, kalçalarımın altında biten pileli eteği, onun üzerine gri, yünlü ve etekle anı hizada biten kazağımı giyip dizlerimin altına gelen siyah botlarımı giydim. Hava her geçen gün daha da soğuduğu için bol kesim deri ceketimi ve küçük çantamı yanıma alarak odamdan çıktım. Ben hole inerken babam yüzüme annemse evin içinde giydiğim ayakkabılarıma bakıyordu. Babamı görmezden gelerek anneme ayakkabıların altını gösterirken “Yeni aldım,” dedim. “Nereye gidiyorsun?” diye sordu annem. Koltukta babamla yan yana oturmuş, ikisi de kollarını göğsünde birleştirmiş baba bakıyorlardı. “Hastamın yanına,” Babam ayaklanırken “Seni ben bırakayım,” dediğinde ona tek kaşımı kaldırarak baktım. “Neden?” “Gurur’a hiç güvenmiyorum,” derken kollarımı göğsümün altında bağlayarak tam karşısında, eşiğin altında dikildiğimde bana sert bakışları yumuşamış hatta yuvarlanmış gözlerle bakarken gözlerimi kıstım. Ona doğru yaklaşırken “Sen kimsin?” diye sordum. “Lema…-“ “Sen kimsin!” diye bağırdım daha yüksek sesle. “Bunca zaman sen yoktun yanımda, Gurur vardı! Şimdi ona karşı beni mi koruyacaksın? Babalık mı yapacaksın? Bunca yıl ben babasızlıktan gözyaşı dökerken sen dünyanın başka bir yerinde gününü gün ettiğin geceler baba olduğun aklına gelmedi de şimdi mi geldi aklına? Hiç kimseden koruyamazsın beni! Özellikle de Gurur’dan… Ondan beni korumana ihtiyacım yok çünkü bunca zaman o beni, sensizlikten korudu!” derken dudakları gerilip ince bir çizgi halini almıştı. “Lema, babana haksızlık ediyorsun,” derken anneme döndüm. “Haksızlık mı? Sen de bal gibi bildiğin halde beyfendinin gönlü hoş olsun diye babalık yapmasına izin veriyorsun,” dedikten sonra bana gözlerini dikmiş bakan babama döndüm. “İki ayda her şeyi unutacak değilim.” Onlara sırtımı dönerek portmantodan yeşil Toyota’nın anahtarlarını alarak evden çıktım. Anneme karşı acımasız olamıyordum ancak söz konusu olan babam olduğunda kalbim taş bağlıyor, öfkem hiddetleniyor ve ağzıma gelen her şeyi bir an dahi çekinmeksizin suratına çarpabiliyordum. Ona acımıyordum çünkü o benim çocukluğuma acımamıştı. Saygın’ın arabası kadar olmasa da hediye Toyota’m da hızlıydı. Yirmi beş dakikada kat ettiğim yolu on beş dakikaya indirmiş, arabayı kapalı otoparka çekmiştim. Saygın’ın kapısını çaldığımda her zaman olduğu gibi gülümseyerek bana kapıyı açmış, eliyle içeri girmemi işaret etmişti. Omuzlarımdaki ceketi alırken “Bugün nasılsın?” diye sordu. “İyiyim, asıl seni sormalı. Ağrılarının şiddeti ne durumda?” diye sorarken ceketimi askıya asıp portmantoda kendi ceketinin yanına asmıştı. Birlikte oturma alanına değil de merdivenlere yönelirken “Tüm gece kolumun ağrısı yüzünden uyuyamadım,” derken bana omzunun üzerinden kısa bir bakış atmış, gözleri hızlıca yüzümde dolaşmıştı. Sanki beni suçlamak istemiş ve sonra bundan vazgeçmişti yahut ben Gurur yüzünden herkesin beni suçlayacağını hissetmeye başlamıştım. “Spor salonuma doğru gidiyoruz, orası daha ferah. Bir şey içer misin?” “Yok, teşekkür ederim,” “Kahve?” “Aklımı çeldin,” diye mırıldandım. Merdivenlerin sonundan mutfağa doğru bakarken “Nagiş,” diye seslendi. Orta yaşlarda, simsiyah saçlı esmer kadın mutfaktan çıktığında gülümsüyordu. “Doktoruma kahve getirir misin?” “Tabi oğlum, sen de ister misin?” “Sağ ol, istemiyorum. Acele etme, doktorumla işimiz uzun,” derken gözlerini üzerime çevirip gülümseyerek göz kırptığında istemsiz onunla birlikte gülümsedim. Birlikte spor odasına girerken gözlerim etrafta dolaştı. İki farklı türde koşu bandı, ağırlık aletleriyle çevrelenmiş neredeyse salonuyla aynı boyutta bir spor salonu vardı. Başta üç beş malzemenin olduğu bir oda sanmış oldam da bir spor salonunda bulabileceğim her şey vardı. Birlikte spor aletlerinin arasından geçerek etrafı açılabilir camlarla kapatılmış ikinci terasa çıktık. Yerlerde yumuşak karolar var, orada dev bir kum torbası asılıydı. Bu tür torbalar o kadar ağırdı ki tek omzumla yasladığımda yerinden kıpırdamazdı. Tişörtünden açıkta kalan kolunda kendini belli eden mavi kinezyo bantlarına bakarken “On üzerinden puan verecek olsan ağrıların ne kadar?” diye sordum. “Dokuz,” dedi. Gülümsedim “Sana göre mi normal bir insana göre mi?” dediğimde yüzündeki gülümseme buruklaştı. “Bana göre,” dediğinde o zaman benim gülümsemem kesilmişti. Aramızdaki mesafeyi kaldırırken “Yukarı kaldır kolunu,” dediğimde kolunu ancak yarısına kadar kaldırabilmişti. “Daire çiz,” dediğimde gözlerini yukarı çevirerek koluyla daire çizmeye çalıştığında şakaklarında dalgalanan kaslarından ne kadar acı çektiğini görebiliyordum. Kolunu yarısına kadar kaldıramıyor, düzgün bir daire çizemiyordu. Bana tedavi için geldiğinde bile bundan katbekat daha iyisini yaparken sanki daha dün kaza yapmış da bugün ilk tedavisine gelmiş gibiydi. El bileğinden tutarken “Ne yaptın kendine?” diye sordum. Onu camın kenarındaki banka sürüklerken “İstenmeyen bazı durumlar oldu,” dediğinde tek kaşımı kaldırarak ona baktım. Gözlerimle işaret ettiğim banka otururken “Ters bir hareket yaptım sanırım,” diyerek kendini savunurken çocuk gibiydi. “Yapmayacaksın, Saygın. İyileşmek istiyorsan bir bebek gibi kendini kollaman gerek,” dediğimde benzetmem karşısında bana alaycı bir bakış attığında kolunu mevcut esnekliğini zorlayarak daha da kaldırdığımda başı öne doğru düştü. Dişlerinin arasından “Bir tek senin canımı yakmana izin veriyorum,” dedi. Başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine bakarken “Başkası olsaydı iki katıyla ayaklarımın altında kıvranıyor olurdu. Şansını zorlama bence,” dediğinde ona güldüm. “Beni sen seçtin, aksi bir durumun olması söz konusu bile değil,” diyerek onunla ilk konuşmamızı tekrar ettiğimde önüne eğdiği başını kaldırmadan sesli bir şekilde güldü. “Hiçbir şeyi unutmaz mısın sen?” “Unutmam,” dediğimde başını kaldırıp yeniden yüzüme bakmıştı. Bana alaycılıkla gözlerini kısarken ciddiyetimi koruyarak başımı salladım. Kolunu tıpkı bir sarkaç gibi hareket ettirirken Nagiş kahvemi getirmiş, hüzünlü gözlerle Saygın’a kaçamak bir bakış atıp sessizce spor salonundan çıkarken onu izliyordum. Sevimli, orta halli bir ev hanımına benziyordu. Kendi halinde, balkondan ufak tefek dedikoduları seven, bulduğu her kuruşla kenara bir altın atan, her şeyiyle kendini çocuklarına adamış bir kadın gibi görünüyordu. Saygın’a da kendi çocuğu gibi düşkün olduğu açıktı ve belli ki uzun zamandır onunla çalışıyordu. Yeniden koluna döndüğümde Saygın’la göz göze geldim “Çok mu uyudun yoksa çok mu ağladın?” diye sorduğu soru karşısında ağzım aralanırken boğazımı temizleyerek kaşlarımı çattım. “Nereden çıkardın?” diye homurdandım omzundaki kurt-kuzu birleşimi dövmesini izlerken. “Gözlerin şişmiş,” dedi. İç geçirdim, kaşlarımı çatıp onu korkutmaya çalışsam da cevabını almak istiyordu. “İkisi de,” dedim. Annem, babam, Afra ve Gurur’dan başka kimsem yoktu. Onlarda başka kendimi açacağım bir yabancıya ihtiyacım vardı. Onlara anlatamadığım şeyleri anlatabildiğim birisi olmalıydı ve belki de bu kişi, henüz düşmanı olduğumdan habersiz görünen Saygın’dı. “Anlat, iyi bir dinleyiciyimdir,” dedi kuzu gibi.
الفصل 26
🔥 26
