تخطٍ إلى المحتوى

KORATEŞ

الفصل 20 · قراءة 11 دقيقة

KORATEŞ

الفصل 20

🔥 20

Toparlanmam sandığımdan kısa sürmüştü, en azından aldığım bir yığın takviye ve Saygın'ın üç gün boyunca iki öğün gönderdiği acılı çorbalar daha hızlı kalkmam konusunda yardımcı olmuştu. Hastalığın süresince annem eve misafir kabul etmemiş, babam dışarıda başkalarıyla sosyalleşiyor diye onu bile eve almamıştı. Her zaman üzerime titrerdi.

Diğer annelerin olduğundan daha fazla titrerdi.

Bunun sebebini çoğu zaman elalem ne der kaygısına bağlasam da üzerime titriyor oluşunun etkisi belki de hastalıklı bir çocuk olarak doğmamdan kaynaklıydı. Henüz doğar doğmaz anne sütü bile almadan kuvözlere yatırılmış, annemde sağdıkları sütü hemşireler bana içirmişti. Tam toparlandığımı düşündüğünde beni emzirirken yorgunluktan uykuya dalmış, süt yüzünden küçük bir boğulma tehlikesi atlatmıştım. Yeni yeni yürümeye başladığımda yürütecimden düşmüştüm. Düşmenin izi de sol yanağımda gamze olarak kalan küçük bir izim vardı.

Bunların hepsinde annem yalnızdı. Eğer yanında babam olsaydı belki de yaşadığım kazaların üçte birini yaşamayacaktım.

Dördüncü gün yüzümün rengi yerine gelmiş, titremelerim geçmiş ve üzerimdeki yorgunluk hissi iyice kalkmış, geriye sadece nükseden öksürüklerim kalmıştı. Bahçede, yazın son demlerinden kalma sıcak güneşin altında annemle birlikte otururken güzelce nefes alabiliyor olmak bile beni iyi hissettirmişti.

İnce örgü şalı omuzlarıma çekerek gözlerimi kapatırken "Kim bu yemekleri gönderen adam?" diye sordu annem. Bir yandan masanın üzerine eğilmiş noktaları birleştirerek resmini tamamlarken bir yandan da bana laf atmıştı.

"Hastam," dedim.

Bana kaşlarını kaldırarak bakarken "Ne kadar da düşünceli," diyerek imalı bir göndermede bulundu.

"Öyle bir şey yok, imalarını sakla," dediğimde sesli bir şekilde gülerek geriye yaslanıp noktaları birleştirerek ortaya çıkardığı resme baktı.

Renkli kalemlerinin olduğu büyük çantasına uzanırken "Yaşlı mı?" diye sordu.

"Hayır,"

"Çirkin mi?" diye sorduğunda ona gözlerimi kocaman açtım. Parmaklarını teker teker kapatırken saymaya başladı. "Yakışıklı, genç, anlaşılan varlıklı da... E, düşünceli de bir adam," dedikten sonra geçerli bir sebep bulamıyormuş gibi yanaklarına doldurduğu nefesini verdi. "Seni kararsızlığa sürükleyen ne?" diye sorduğunda ona gözlerimi büyüterek baktım.

"Anne, karşımdaki sen misin yoksa babam mı?"

"Ne var canım, kızımla konuşamaz mıyım?"

"Genelde bu şekilde konuşmazsın," diyerek ona hatırlattım. Erkek arkadaşım olduğunu duyduğunda aklını kaçıracak gibi olurdu. En ince ayrıntısına kadar adamı araştırır ve bir şekilde aramızı bozmayı başarırdı. Edirne'de daha rahat olacağımı düşünsem de Gurur'la bir olup oradaki ilişkimi bir daha bana ilişki yapmamaya yemin ettirecek şekilde utanca boğarak bitirmeme sebep olmuştu. Teknik olarak sözlü olarak bitmemiş, aniden o gecen sonra ortadan kaybolmuştum.

Gerçi o da beni aramamıştı.

"O zamanlar küçüktün," dediğinde sadece gözlerimi devirdim. "Artık kendi yolunu çizecek olgunluktasın, yeterince sosyalleştin, insanları okumayı öğrendin. Kendin için uygun birini bulabilirsin," dediğinde yanağımın içini dişledim.

Alayla gülerken "Bu saatten sonra birini mi tanıyacağım? Hiç uğraşamam. Çok evlenmem gerekirse Gurur'la evlenirim," derken şakayla karışık onun ağzını yokluyordum. Bu belirsizlik içinde ona doğru bir adım atmam mümkün değildi ancak hayatın insana ne getireceği de belli olmuyordu. Hala bir şeyler için umudum vardı.

Gözlerini boyama kitabına çevirirken onlarca kalemin arasından siyah olanı eline almıştı. "Gerçekten Gurur gibi bir adamla... Hayır, Gurur'la mı evlenmek istiyorsun?" derken gözlerime bakmıyordu ancak sesindeki keyifli tını tamamen ortadan kaybolmuştu.

"Hayır, dalga geçiyorum sadece,"

"Sevindim. Gurur senin abin. Tabi, olabilir. Çocukluk arkadaşlarıyla evlenip mutlu olan onlarca insan var ama sen Gurur'la mutlu olamazsın, kızım. Hırslarına yenik düşen bir adam sadece kötüdür ve bu kötülük seni de zehirler."

"Gurur kötü birisi değil," dediğimde bana yeniden kaşlarını kaldırarak baktı.

Siyah kalemi parmaklarının arasında çevirirken "Ustasının kemerini, sevgilisini çalan adamdan haysiyet bekleme; haysiyeti olmayan adamdan da iyilik," derken evin önüne park eden arabanın sesiyle ikimiz de suni sarmaşıkların arasından yarım yamalak park eden arabaya baktık. Hiç kuşkusuz Gurur'un arabasıydı, Afra ile geleceklerini haber vermişlerdi. "Onun için hedef olmadıktan sonra bir kıymetin yok," diyerek ayağa kalktı. "Yiyecek bir şeyler hazırlayayım."

Afra bahçe kapısından uzanırken "Bal porsuğum! Yaşıyor musun?" diye seslenerek içeri girerken ona gülümseyerek kollarımı açtığımda koşarak annemin özenle ektiği çiçek saksılarının üzerinden atlayıp bana koşarak kucakladı. "Hemen nazar değdirdiler sana, hep o Buse'nin gözü kaldı," dediğinde ona sesli bir şekilde güldüm.

Afra, benimle aynı şalın altında, kollarını belime dolamış yanıma otururken Gurur, gözleri annemi yoklayarak çiçeklerin üzerinden atladı. "Sevgilim hakkında dedikodu yapmazsanız sevinirim, hemen yetiştiririm çünkü," dedi gülümseyerek. Elindeki torbalarla birlikte bize doğru adımlarken "Patates, rengin yerine gelmiş."

"Seni görmediğim içindir," dedim.

Gülümseyerek biraz önce annemin oturduğu hasır koltuğa otururken "Al, geçmiş olsun hediyen," diyerek bana beyaz karton kutuyu işaret etti.

"Ne bu?" dedim içinde teknoloji bir şey olduğunu üzerindeki gri marka ambleminden anlayabiliyordum.

"Kırık telefonla dolaşıyorsun hala, içim acıdı," derken yüzünde alaycı gülümsemesi vardı. "Sadaka niyetine kabul edersin."

Afra elindeki torbayı alırken "Saçma sapan konuşma ya," diye homurdandı. "Gurur kırmış telefonunu, özür olsun diye aldık."

"Gerek yoktu, alacak kadar param var," diye homurdandım.

"İşsiz kaldın sen şimdi, para sana lazım olur,"

Torbayı masanın üzerine bırakırken "Belki bir centilmen gibi teklif etseydin kabul ederdim," dediğimde sesli bir şekilde kahkaha atarken başı geriye düştüğünde adem elması iyice belirmiş, titreşiyordu. Mavi gözleri koyulaşan kumral kaşlarının ardından bana dönerken yine o elektriği omuzlarımda hissetmiştim.

Uzanıp masanın üzerindeki telefonumu alırken "Bir centilmen gibi bilgilerini aktaralım da gönlün olsun," dediğinde uzanıp telefonu elinden bir hışımla aldım. Telefonumu eline alması demek mesajlarıma ve arama kayıtlarıma erişebileceği anlamına geliyordu. Ben de sosyal bir insan olmadığım için son aramalarım kalabalık değildi ve açılır açılmaz Saygın'ın adı ekranda beliriyordu. Saygın'la da bir sonraki gün buluşmak üzere sözleşmiş, bana uygun saati atmasını beklerken eline canlı bomba gibi telefonu veremezdim çünkü mesaj attığı anda ismi görünmese de fotoğrafı kendini gösterecekti.

"Gerek yok, ben yaparım," diyerek diğer telefonun kutusunu elime aldığımda gülüşü dudaklarında donmuştu. Dilini üst dişlerinin üzerinde gezdirirken kaşları çatılarak gözlerinin üzerine düşüyor, mavi renginin daha da koyulmasına sebep oluyordu.

Ben telefonu kutusundan çıkarırken annem elinde bize hazırladığı gün tabaklarıyla belirmişti. Gurur'un önüne tabağı bırakırken "Gamze teyze, diyetteyim. Sen bilerek mi yapıyorsun bunu bana," diye homurdanırken kaşları bükülmüştü.

Annem düz ifadesini bozmadan "Evet," dedi.

Afra sesli bir şekilde abisinin dumur olmuş ifadesine gülerken annem bize göz kırparak bıyık altından gülmüştü. Ben telefonun kutusunu açarken tam da beklediğim gibi telefonun ekranı parlamış, Saygın'dan mesaj gelmişti: "15.00'da, seni almaya gelirim,"

Gurur göz ucuyla telefona bakarken hızlıca telefonu masanın üzerinden aldım: "Ben gelirim,"

Hızlıca bir mesaj daha gelmişti: "Hava yağmurlu, bir kez daha üşütmeni istemem. Ağrılarım şiddetlendikçe sinirlerim geriliyor,"

"Hastalanmayacağım, arabamla geleceğim. Kendini sıcak tut, sana önerdiğim kremi kullan,"

"Bana kremler değil, sen lazımsın."

Gurur "Lema," diye seslendiğinde başımı telefondan kaldırarak ona döndüm. Sanki defalarca seslenmiş de duymamışım gibi bana bakarken "Diyorum ki hafta sonu Sapanca yapalım. Kafa dağıtmış oluruz," derken ifadesi gergindi.

Yüzümdeki gülümsemenin farkına vardığımda yavaşça kendimi dizginlemeye çalışarak boğazımı temizledim. Telefonu masanın üzerine bırakırken "Bilmem, randevu durumuma bağlı," dedim. Genelde üçümüz bir arada olduğumuzda pek fazla telefon elimize almazdık ve aldığımızda da bu dikkat çekerdi. Gözleri yüzümle telefon arasında gidip gelirken sessiz ve huzursuzdu.

Afra "Nereden çıktı bu tatil birden bire?" diye sordu.

"Kardeşlerimle aramı düzeltmek istemiyorum, olamaz mı?" dediğinde kardeşlerim kelimesi boğazıma demir atmış gibi oturmuştu.

"Programıma bağlı," dedim.

Afra gerildiğimi hissetmiş gibi sırtımı sıvazlarken gözlerini gözlerime dikmiş sorgulayarak bakıyordu. "Hastanla ne zaman görüşeceğin önceden belli olmuyor mu?" diye sordu Gurur tek kaşı havada.

"Bazen belli olmuyor," diyerek aslında içten içe Korateş'le bir sonraki randevumu kendimde onaylamıştım.

Bir bacağını kabaca diğerinin üzerine atarken "O, onun sorunu. İlla görüşmek istiyorsa programını önden yapacak. Ben her şeyi ayarlıyorum, mızıkçılık istemem," dediğinde Afra'ya döndüğümde sadece omuzlarını silkmiş ve belirsizlik içinde onaylamıştı.

"Cuma kesin bir şey söylerim," dedim ona gülümserken.

Çatılmış kaşlarının altından bakarken Afra "Buse nerede?" diye sordu.

"Doktor randevusu vardı," derken gözlerini bana çevirdi. "Birilerinin göbeği hakkında söylediklerine kafayı fena taktı."

Omuz silkerek önümdeki ıspanaklı börek dilimini alırken Afra "Arayıp sorsana kızı, ne hödük adamsın ya," diye homurdanırken yüzünde abartılı bir kızgınlık ifadesi vardı.

"Önemli bir şey olsa o beni arar. Biz öyle sıkı ilişkilerden değiliz," dediğinde dudaklarıma yayılan gülümsemeyi bastıramadım.

"Kuyu kazan, kazık atan ilişkilerdensiniz," dediğimde gülümseyen, alay eden tek kişi ben kalmıştım. Annem bana gözlerini büyüterek bakarken Afra gözlerini kaçırıp hiç duymamış gibi yapmakta çözüm bulmuştu. Gözlerimi Gurur'a çevirdiğinde kibirli gülümsemesi yüzünden her an düşecekmiş gibi asılı kalmış. Parmakları ağır ağır dizinin üzerinde çizdiği daireyi sonlandırırken kendi kendine gülümsemesi genişledi, histerik ve sessizdi. Gözlerini yeniden gözlerime çevirirken ağzı sulanmış yırtıcı gibi dilini dişlerinin üzerinde gezdirerek gülümsemesini dişlerini göstererek genişletti.

"Ne zamandan beri karşımdasın, Lema?" diye sorduğunda gözlerimi gözlerinden ayırmadım.

"Ben hiçbir zaman senin karşında olmadım," derken onaylayarak başını sallasa da ifadesi değişmemişti.

"Olma da," derken suratı düşmüş, üzerinden kırmızı dumanlar saçarak öfke kusuyordu.

"Doğruları da mı söylemeyelim? Dost dediğimiz şey tam olarak bu değil mi? Ben sadece gördüklerimi söylüyorum...-"

"Söyleme Lema. Bugüne kadar bir kez olsun beni ringin ortasında görmemişken yaptıkların hakkında doğrusunu da yanlışını da söyleme. Benim nasıl bir savaş verdiğimi bilmiyorken, oradan, uzaktan hiçbir şey söyleme."

Afra oturduğu yerde sırtını dikleştirirken "Lema'ya kızmaya hakkın yok keza şu an onu suçladığının on katı suçlusun," derken abisine cam gibi mavi gözlerini büyüterek bakıyordu. Söylemese bile bahsettiği suçluluğunun büyük payını Edirne olayı alıyordu. Annemle ikisinin beni sürükleyip yeniden buraya getirmesi, kurmaya çalıştığım düzenimi nasıl mahvettikleri bir türlü soğumayan ancak her geçen gün daha da kötü kokan bir yemek halini almıştı.

"Ben onun iyiliğini düşünüyorum,"

"Benim için iyi olan ne, Gurur?" diye sorduğumda gözlerini gözlerime dikmiş, aralık dudaklarını sımsıkı kapatmış bana bakıyordu. Doğrudan gözlerimin içine bakarken aklından geçen binlerce şeyin hiçbirini okumama izin vermiyordu. "Bilmiyorsun. O yüzden bu konuyu kapatalım, şakasına söylediğim bir şeyi uzatmanın anlamı yok. Sen ilişkinde mutluysan neyin nasıl olduğu bizi ilgilendirmez," diyerek böreğimden yeni bir ısırık alıp çiğnedim. "Ellerine sağlık anne, çok güzel olmuş."

"Afiyet olsun, kızım," dedi annem bana gülümserken. Afra böreğe uzanırken annem imalı bakışlarını Gurur'a çevirdi. "Afiyet olsun," diye yenilediğinde Gurur parmaklarını hasır sandalyenin kolçaklarına geçirmiş anneme bakıyordu.

Gurur ve annemin sessizliği içinde Afra ile sohbet ederek annemin hazırladığı tabağı bitirmiştik. Genel olarak ben yokken kimin kiminle takıldığı, nelerin değiştiği hakkında ufak çaplı dedikodulardan ibaretti. Onu rahatsız eden bir şeyler olmuştu, bana anlatacak şeyleri olduğunu söylemiş ancak yalnız kalamadığımız için konuşmaya vaktimiz olmamıştı.

Geç saatlere kadar oturmuştuk, Gurur'un tatsızlığı sürmüş ancak yine de bizi dinlemekten geri durmamıştı. Annemin hazırladığı tabağa da bardağına doldurduğu çaya da elini sürmemişti. Onlar gittikten sonra sıcak bir duş almış, bakımlarımı yapmış, saçlarımı pamuklu tişörte sarıp uyumuştum. Sabah uyandığımda pamuklu tişörtle doğal kıvrımları ortaya çıkan saçlarım için ekstra hiçbir yapmama gerek olmadığı için yatakta istediğim kadar zaman öldürebilmiştim. Öğlene doğru kahvaltımı yapmış, oyalanarak hazırlanmış ve nihayetinde koşarak evden çıkmam gerekmişti.

Sanırım gerekenden biraz fazla süslenmiştim.

Hasta görünmek istemiyordum, yüzüme renk gelmiş gibi olmasını istiyordum aksi takdirde göz altlarım çökmüş, betim benzim solmuş halimle yüzleşmek hoşuma gitmiyordu. Dalgın bakışlarımı rimelin yukarı kaldırdığı kirpiklerimle, kızaran kirpik diplerimi biraz far ve kapatıcıyla saklayabiliyordum.

Gece uykum camlı yatakta yatmaya benziyordu. Sürekli uykumdan uyanmış, Gurur'a söylediğim sözlerden pişman olmuştum. Özel hayatıyla ilgili dem vurmak bana düşmezdi kaldı ki bunu ikinci kez yapıyordum. Önce onu Korateş'le kıyaslayıp dibe çekmiş, sonra da ilişkisini ahlaki değerlerini ölçüp biçmeye çalışmıştım.

Sanki kendi ahlaki değerlerim çok yerindeymiş gibi. Ben, sevgilisi olan bir adamı öpmüştüm. Bu adam bir gün öncesinde birlikte olurken telefonumu açtı diye onu azarlamış ertesi gün o olduğunu bilerek ona bacaklarımı açmıştım.

Kendimi daha fazla frenlemeyi başarıyor olsam da Gurur bana biraz olsun yaklaşsa bocalayacağım kesindi. Gurur ile aramızda bugün biraz da olsa mesafe vardı ancak yarın, bana doğru bir adım attığında irademe sahip çıkamayacağım, ona doğru iki adım atacağımı biliyordum.

Biliyordum ve hiçbir şey yapamıyordum.

Annem bu kez ben hazırlanırken arabanın anahtarını masamın üzerine bırakırken "Dikkatli ol," demeyi de ihmal etmemişti. Belki de bu yüzden hazırlanırken bol bol şarkı dinlemiş, saçlarım içime sinmediği için tamamen düzleştirmekte çare bulmuştum.

Ve evet kendime fazla özenmiştim.

Arabayla hızlı bir şekilde siteye ulaştığım için neredeyse tam vaktinde oradaydım. Güvenliğin talimatıyla arabayı dışarı değil de kapalı otoparka, Saygın'ın Toyota'sı ile Mercedes spor arabanın arasına stresli bir L park yapmak zorunda kalmıştım.

Eşyalarımı toplayıp asansöre bindiğimde derin bir nefes alabilmiştim. Sebepsiz yere gerilmiş, biraz da heyecanlanmıştım. Asansörün aynasında son bir kez zaten düzgün olan saçlarımı düzeltmiş ancak biraz daha özensiz görünmek için hızlıca ensemde saçlarımı ikiye katlayıp küçük bir birikinti haline getirmiştim.

Zile bastıktan kısa süre sonra Saygın kapıyı açmıştı, gülümsemesi yüzünde genişlerken "Hoş geldin," demişti. Sakalları yüzünü gölgeledirecek kadar uzamıştı. Gülümsemesine rağmen yüzü renksizdi.

İçeri geçerken "Ağrıların çok mu arttı?" diye sordum.

Birlikte salona geçerken "Evet, bunu mesajlarda yeterince belli ettiğimi düşünüyordum," dediğinde gülümsedim. "Kremin fayda etmesi gerekiyordu."

"Egzersiz, masaj ve krem üçlüsü kadar değil," dediğinde ona kaşlarımı kaldırarak baktım. "Ah, özür dilerim. Ve senin sihirli parmakların."

"Ben ve parmaklarım teşekkür ederiz,"

"Bir şeyler içer misin?" dediğinde dudaklarımı büktüm.

"Canım bir şey istemiyor, teşekkürler," diyerek omuzlarımdaki hırkayı sıyırıp çantamla birlikte koltuğa bırakırken "Bugün egzersiz yaparken ben de sana eşlik edeceğim, senin sınırlarını keşfetmek için," dediğimde sırtım ona dönük olduğu için gülümsediğini duymuştum.

"Fiziksel olarak sınırsız biriyimdir," dediğinde ona omzumun üzerinden gözlerimi kısarak baktım.

"Göreceğiz," diye meydan okuduğumda bana beyaz dişlerini göstererek yeşil gözleri kısılmış halde bakıyordu. Gülümsemesini kapının zili bölerken "Müsaadenle," diyerek oturma odasından hole çıkmıştı. Zil ısrarcı bir şekilde ikinci ve üçüncü kez çalarken kapıdaki ısrarcı kişinin kim olduğuna dair merakım uyanmıştı. Çantamdan eşyaları çıkarmak içi uzanırken kulağım da aynı anda kapıdaydı.

Kapının açılma sesinin ardından Saygın'ın "Ne işin var lan senin burada?" diye çıkıştığını duymuştum. Biraz önce bana gülümseyişi olmasa sesinin tonundan dizlerim korkudan titrerdi. Saldırmak üzereyken son bir kez uyarıda bulunuyormuş gibi hayvansı bir hırıltıyı andırıyordu.

"İçeri davet etmeyecek misin?" Sorusuyla tüm vücudum aynı anda taş kesmişti. Parmaklarımın ucundan göğsümün en ücra köşelerine kadar buz kesilirken parmaklarımı çantamdan uzaklaştırarak evin içinde kaçacak bir köşe aradım. Olduğum yerden kapı tam anlamıyla görünmüyor, sadece Saygın'ın kasılmış omuzlarını görebiliyordum.

Gurur... Gurur'un burada ne işi vardı?

نهاية الفصل

5 تعليق