Buse neden bir anda Saygın'ı arıyordu? Zaten hali hazırda Gurur'la düzeyli bir işikisi vardı, Gurur onu seviyordu. Ne dank etmişti de bir anda Saygın'ı aramak istiyordu? Hayır, numarayı da yanlış görmemiştim. Başından sonuna daha ikinci arayışında şüphelendiğim için ekranda ezberlemiş ve kendi telefonumda teyit etmiştim. Arayan oydu ancak neden şimdi?
Saygın beni her zamanki köşede bırakırken "Teşekkürler, yağmurun yağmadığı bir gün şemsiyeyi güvenliğe bırakırım," dediğimde güldü.
"Bir sonraki gelişinde bırakırsın,"
"Bir sonraki olmayacak,"
"En azından sen yeni bir iş bulana kadar bu şekilde devam edemez miyiz?" dediğinde yanağımın içini dişleyerek ona baktım. En azından birkaç saatte olsa ortalığı patlatmaya bomba gibi hazır annemden ve işsiz kalmanın bir insana verdiği zararla ilgili nasihatlerinden biraz uzaklaşmak için iyi olacaktı lakin bu kez de bir hastaya özel seans verdiğim için ortalığı ayağa kaldıracağı açıktı.
"Bakarız," dediğimde güldü.
"Görüşürüz," diyerek arabadan indiğimde bana aynı şekilde karşılık verdi. Şemsiyenin altında arabadan inip köşeyi dönerken diğer taraftan gelen siyah Range Rover cip kalbimin teklemesine sebep olmuştu. Gurur, hızlı bir şekilde garaj yolunun önüne, annemin arabasının arkasına park ederken beni görmüştü ancak Saygın'ı görmeyeceği bir noktada inmiştim.
Ben ona doğru yürürken o da arabasından, siyah şemsiyenin altında inmişti. Bir elini kotunun cebine atmış ona doğru yürüyüşümü izlerken uykusuz kalmış gibi gözlerinin altı çökmüştü. Ona selam verirken gözleri şemsiyenin üzerindeki amblemde dolaştı.
"Yalanlamaya devam mı edeceksin?" diye sorarken yarı alaycıydı.
"Şemsiye mi? Bir yerden buldum,"
Başını alayla sallarken "Aynen, eminim öyledir," dediğinde dişlerimi sıktım.
Bahçe kapısına doğru yürürken "Hemen kavga mı çıkaraksın?" diye sordum.
"Üzgünüm, biraz dağınığım şu sıralar," derken sessizce beni peşimden takip ediyordu. Ayakkabılarımızı çıkarıp eve girdiğimizde ev her zaman olduğu gibi düzenliydi. Mutfaktan yemek kokuları yükselirken yemek yapan anneme selam vermiştim. Babam evin içinde görünmüyordu, bu yüzden onu es geçerek odama yönelirken Gurur da beni peşimden takip ediyordu. Onu durdurmadım.
Odamın kapısında dikilirken önünde durmuş, içeri girmesini engellerken "Konuşabilir miyiz?" diye sordu.
"Aşağıda konuşuruz," dediğimde başını çabucak iki yana salladı.
"Özel," dediğinde ona odamın kapısını açarak içeri aldım.
Yatağın üzerine otururken arkanı dönme, üzerimi değiştireceğim. Derdin neyse anlatmaya başlayabilirsin," derken azarlanmış çocuk gibi ellerini kucağında birleştirmiş, önündeki duvara bakıyordu. Dolabımdan kalın eşofmanlarımdan ve kazaklarımda birini çıkarırken birkaç kez derin nefes alıp konuşmak için ağzını açtı ancak her seferinde vazgeçti.
Onu cesaretlendirmedim çünkü maskeli balo gecesinden bahsedeceğinden korkuyordum. En azından şimdi o derin nefesler alırken ben kendi yalanlarımı uydurmaya başlamıştım bile. Öyle bir şey yok, hayal mi görüyorsun? Sarhoş muydun? Kabus gördün herhalde? Bizim aramızda böyle bir şey olamaz, kendine çeki düzen ver.
Elbiseyi başımdan sıyırırken başını öne eğdi, parmaklarıyla oynarken "Son zamanlarda değiştiğimi söylediğinde haklıydın, bunu ilk kez senden duymuyorum. Daha önce Afra da aynı şeyi söylemişti ancak ben... Ben bunun iyi bir şey olduğunu düşünmüştüm," derken sesindeki pişmanlığı en derinlerimde hissedebiliyordum. Birbirimizin her anına şahitlik ettikten sonra maskelenmiş seslerimizin altındaki hisleri dahi okuyabiliyorduk.
Eşofmanımı giyerken "İyi yanların da var ancak tamamen iyi değilsin," dediğinde gülümsediğini makyaj masamın aynasından gördüm.
"İyi yanlarımı gören bir tek sen varsın,"
Kazağımı çabucak üzerime geçirdim "Bir sorun mu var?"
"Hayatımda değer verdiğim neredeyse tüm kadınlarla aram bozulmaya başladı. Buse ile iyi gitmiyoruz, aramızda çatırdamalar var," derken yanına oturdum. Buse ile arasında olan şey benim beklediğim ancak pek de ihtimal vermediğim bir şeydi. Artık onu elde etmiş, tadını çıkarmış ve onun ağzını sulandıracak herhangi bir cazibesi kalmamıştı. Onu bırakıp ya yeniden Saygın'a gitmesine izin vererek kendine küçük bir oyun kurup kendi kendine oynayacaktı ya da tamamen vazgeçecekti.
Bugün Buse'nin Saygın'ı aradığı düşünülürse, Gurur küçük bir oyun kurulup zevk alarak oynanacaktı.
"Afra son zamanlarda bana karşı öfkeli, onunla konuşmak istediğimde sürekli benden kaçıyor," derken bana doğru dönmüştü. "Hiç konuştunuz mu? Ne konuştuğunuzu bilmesem bile yapabileceğim bir şeyler olmalı," derken başımı iki yana salladım.
"Henüz konuşmaya fırsatımız olmadı ama eğer özel bir sebebi varsa bunu sana anlatmam,"
"Onu bana anlatmazsan da kendini bana anlat, Lema. Sen de son zamanlarda tıpkı Afra gibisin. Bana kızgınsın, öfkelisin, benden kaçıp duruyorsun. Yanlış bir şey mi yapıyorum? Canını mı yakıyorum?" diye sorduğunda dişlerimi birbirine bastırarak ellerimi kucağımda birleştirdim. Canımı yakıyordu, ona kızgındım çünkü onu seviyor ve başkasını sevmesini kaldıramıyordum, ahlaki ve etik açıdan yozlaşmış tarafımla gerçek benliğimin çatışmasına sebep olduğu için ondan kaçmakta çözüm buluyordum. Bulduğum çözümlerin her biri işe yaramaz çıkıyor, daha kötü bocalıyordum.
"Aramıza biraz mesafe koymamız doğru olacak," dedim tüm sorularında kaçmak adına. Aslında bu kaçmaktan ziyade ikimiz için de kurtuluştu. Ona olan bağlılığımı bıçak gibi kesip atmadığım sürece kendimde yaralayacak yerim kalmadığında bu Gurur'a sıçrayacaktı.
"Neden?" diye sordu. Gözleri üzerimde dolaşırken yanaklarını dişlerinin arasına almış çiğniyor, şakaklarındaki kaslar dalgalanıyordu. "Hayatında birisi mi var?"
İşte kaçış yolum buradaydı.
"Evet," diye soludum. Yalan söylediğimi anlamaması için doğrudan gözlerinin içine bakarken derin bir nefes alarak yutkundum. Doğrusu onun öfkesini üzerime çekerdi bu yüzden yalan kurtarıcım olacaktı. Daha önce defalarca annemin azarlarından, kısıtlamalarından yalanla kurtulmuştum. Sık sık olmasa da ihtiyacım olduğunda iyi yalan söylemekten başka çarem yoktu. "Ve... İster istemez seninle arama biraz mesafe koymam gerekiyor. Ben onda bunu bekliyorum, ne kadar eski olursa olsun bir kadınla yakın olmasını istemediğim için aynı şeyi aramızdaki ilişkiye yapıyorum. Eskisi gibiyiz ama biraz uzak kalmalıyız, sınırlarımız olmalı," dedikten sonra nefesimi sakince verdim. İyi yalan söylemenin koşulu araya doğruları da sıkıştırmaktan geçiyordu.
"Oldukça ciddisin,"
"Evet,"
"Neden daha önce söylemedin bunu bana?"
"Daha önce yaptıklarını unutuyor musun? Edirne'yi unutuyor musun?" dediğimde yutkunurken sırtını dikleştirdi.
"Hepsi senin iyiliğin içindi,"
"Evet, hepsi sen ve annem nasıl istediyse öyle oldu. Bu kez kendim nasıl istiyorsam öyle olmasını istiyorum," derken başını iki yana salladı.
"Seni sürekli bırakan beyaz Toyota mı?" diye sorduğunda ensemden aşağı soğuk bir ürperti indi. Beni bırakan arabanın ne olduğuna dikkat etmiş ancak içinde Saygın'ın oturduğuna dikkat etmemişti. Gerçi tüm camları filmle kaplıydı ve Saygın hiçbir zaman evimin önünde arabadan inip kendini göstermemişti.
"Evet," diyerek nefesimi verdim. Bu yaptığım en büyük hataydı, Gurur diğerlerine yaptığı gibi onu da araştırmaya kalkarsa ucunda Saygın olduğunu öğrenecek ve bu tedavi etmemden daha büyük bir hasara sebep olacaktı. "Hayır."
"Evet mi hayır mı?"
Boğazımı temizleyerek düzgün bir cevap bulmaya çalışırken odanın kapısına iki kez vuruldu. Annem kapıyı boylu boyunca açarken kaşlarını çatmıştı, sabahtan babama olan kızgınlığı hala üzerinde cızırdayan elektrik gibiydi ve birini çarpacaktı.
"Gurur, biliyorsun seni oğlum gibi seviyorum. Bugüne kadar Lema, Afra ve senin yediğiniz içtiğiniz ayrı girmedi," derken kaşları çatılmış, vurucu darbesini indirmeye hazırlanırken kollarını göğsünde birleştiriyordu "Ancak artık bu şekilde Lema'nın odasına girmeni istemiyorum. Sevgilin var, ailenin içine karıştırdığına göre ciddi olduğun biri. Onun ne düşüneceğini aklına getiriyor musun hiç? O kızı umursuyorsan Lema ile arana mesafe koy," derken üzerindeki negatifin çarptığı insan çoktan belli olmuştu. Annemin öfkesinden payını alan diğer isim Gurur'du.
Yataktan kalkarken "İkinizin düşünceleri çok benzer," dediğinde annemin kaşları daha da çatıldı. "Tam da aynı şeyden konuşuyorduk."
Sesi çatlayarak yükselirken "Benim kızım olduğu için elbette düşüncelerimiz birbirine benzeyerek, ne konuşuyorsanız aşağıda konuşun," derken gözlerini benim üzerime çevirdi. Gurur içerideyken kıyafetimi değiştirmiş olmama karşılık dudaklarını birbirine bastırarak başını iki yana sallarken üzerindeki elektriğin beni de çarpacağı açıkça belli oluyordu.
Gurur önden aşağı inerken annem de arkasında, kollarını göğsünde bağlamış onu izliyordu. Yanından geçerken kolumu tuttu, gözlerini üzerime dikmiş fısıldayarak "Lema, sen benim kızımsın. Bunu unutma. Baban gibi sapkın davranışlara meylediyor olsan bile aklını başına al. Ben seni böyle yetiştirmedim," dediğinde sakince başımı sallayarak onu onayladım. Haklıydı.
Ama kendime söz geçiremiyorum.
"Bunu kendine yapma, Lema," derken yavaş yavaş dudaklarımın içini dişlemeye başlamıştım.
"Yapmıyorum,"
"Yapıyorsun. Göz göre göre kendini ateşe atıyorsun. Mahvedeceksin arkadaşlığınızı, sonra pişman olacaksın," derken sesini alçaltmış, bana iyice sokulmuştu. Kolumu sıvazlarken dostane bir gülümsemeyle baktı. "Bir günlük cehennemi, bin günlük cennete değişiyorsun. İçini ferah tut, ben her zaman yanındayım senin," dedikten sonra saçlarımın arasını öptü.
"Gel aşağı, yemekler hazır oldu. Gurur da yesin bir şeyler," diyerek önden ilerlerken peşinden onu takip ettim.
"Babam nerede?"
Merdivenleri inerken "Cehennemin dibinde," diye homurdandığında daha fazla sorgulamadım. Birlikte yemek masasını hazırlarken Gurur yine eskisi gibi sataşmak istese de annemin kesin uyarısı ve benim çizdiğim çizginin ardından duygusal anlamda birbirimize uzaktık. Uzak kalmak da ikimize iyi gelecekti.
Yağmurun dinmesiyle birlikte Gurur'u gönderdikten sonra annemle daha fazla konuşmamak için yorgun olduğumu söyleyerek odama çıkıp yatağıma uzandım.
Gurur hakkında düşüncelerim belirsizdi. O olmadığında kendimi bir şekilde dize girebilsem de bazen şirazem kayıyordu. Onu düşünmekten, diğer ihtimaller olsaydı nasıl olurdu diye hayal etmekten kendimi alamıyordum. Daha önce şiddetli bir şekilde onu istediğim olmuştu ancak hiçbir zaman bu kadar kuvvetli değildi.
Kasım ayının yaklaşmasıyla birlikte iyice ayaklarım üşümeye başladığında örtünün altına girerek bacaklarımı kendime doğru çekip telefonda yarıda kaldığım diziyi açtım. Kafamı meşgul etmek ve beni ona doğru iten çekimi yok saymaya çalışırken kendimi uykunun kollarında bulmuştum. Birkaç kez kalmak istesem de beni yataktan kazıyan şey kusma hissiydi.
Banyodan çıkarken annem ne olduğunu sorduğunda geçiştirdim. Tam olarak nasıl geçiştirdiğimi bile hatırlamadan yatağıma kıvrılıp uykuya kaldığım yerden devam etmek istiyordum. Sabah annemin buz gibi elini alnımda hissederek uyanmıştım. İkinci kez gözlerimi açtığımdaysa hastanenin kokusu burnumdaydı. Serumların ardından biraz sersemlemiş olarak kendime gelsem de doktor bir torba ilaç yazıp beni eve göndermişti.
Annemin eczacı olmasının avantajlarından biri de eczane arama derdimizin olmamasıydı. İlaçları, bana uygun muadilleriyle değiştirip birkaç vitamin de torbaya sıkıştırdıktan sonra eve gelmiştik. İnatla saatlerce bana tavuk çorbası içirmek istemiş ve iyileşmek adına buna razı gelmiştim ancak kokusundan ziyade damağımda hissettiğim tatla birlikte ilaçları da dışarı atmıştım.
Ben soğuk duşun altında ateşimi sabit tutmaya çalışırken annem ne yapacağını düşünüyordu. Duştan çıktıktan sonra ilik suyunu denemişti. Asıl proteini hayvansal gıdalardan alacağımın ben de farkındaydım ancak benim tüketmiyor oluşum seçenek değil aksine mecburiyetti.
Yatağıma kıvrılıp örtünün altına sıkışırken titreyen telefonumu dün gece kaldığı yastık altından çıkardım. Şarjı neredeyse bitmek üzereydi ve Saygın'dan birkaç mesaj vardı. Dekont atmış, eve gelmemi istemiş ancak cevapsız kalıp istediği saat geldiğinde üç kez aramıştı.
Son mesajı hemen şimdiydi: "İyi misin?"
Çevirim içiyken mesajını gördüğümde çok geçmeden beni doğruda aramıştı "Kusura bakma, biraz rahatsızım," derken sesim benim bahsettiğim birazdan da kötü çıkıyordu.
"Kötü üşütmüşsün, yapabileceğim bir şey var mı?" derken sesi düz çıkıyordu.
Sırt üstü uzanırken "Güzel bir çorba," diyerek güldüm. "Teşekkür ederim, annem çok iyi ilgileniyor benimle."
"Yine de canın çorba mı istiyor?"
"Galiba. İstersen paranı hemen geri göndereyim," dediğimde güldü.
"Gerek yok, iyileştiğinde alacağım bir randevum olsun. Bolca dinlen,"
"Kendini sıcak tut," dediğimde beni onayladıktan sonra telefonu kapattık.
Yeniden uykuya dalmak üzereyken annemin başımda belirmesiyle gözlerimi açtım. Annemle birlikte odaya dolan yemek kokusu iyice ayılmamı sağlamıştı. Elinde tepsiyle bana yaklaşırken "Yemek söylediğini haber verseydin keşke," dedi.
"Söylemedim,"
"Kurye senin adını verdi, ödemeyi de yapıp hızlı teslimat istemişsin," diyerek önüme renginin kırmızılığından ne kadar acı olduğu belli olan tofulu çorbayı bıraktığında gözlerim iyice açılmıştı.
Titreyen telefonumu yeniden elime aldım: "Umarım acı eşiğin yüksektir, olmasa bile hepsini bitirmeye çalış. Yarın hiç olmadığın kadar iyi hissedeceksin." yazmıştı Saygın.
Annem dümdüz bir yüzle bakarken "Kim o? Gurur mu?" diye sorduğunda başımı iki yana salladım.
"Değil," derken yüzümdeki gülümsemenin yeni farkına varmıştım. Ben kendimi toparlayıp oturur konum almaya çalışırken annemi duyduğu cevap karşısında yüzü gülmüştü. Her zaman yaptığını yapmadı, sorgulamadı yahut beni konuşmaya mecbur bırakmadan yavaşça gülümsedi.