Skip to content

KORATEŞ

Chapter 12 · 9 min read

KORATEŞ

Chapter 12

🔥 12

Evimin önünde, bahçeyi aydınlatan sarı lambalar açık, cırcır böcekleri annemin yazlık çiçeklerinin arasında öterken dizlerime çimlerin battığını hissedebiliyordum.Vücudumu saran kollar daha da sıkılaşırken göğsüm nefes almak adına şişti. Tüm vücudum onun sert vücuduna yaslanmış, sıcak tenini doğrudan çıplak tenimde hissederken soğuk meltem vücutlarımızı yalayıp geçiyordu.

Karnımı saran eli belimden aşağı kayarken sıcak nefesi kulağımın arkasından kayıp boynumdan göğüslerime doğru su gibi süzülüyordu. Dokunduğu yerler ısınırken vücudum parçalanmaya hazırdı. Belimden aşağı inip usulca bacağımın iç kısmını kavradığında başım omzuna doğru düştü.

“Gurur,” diye soludum. Bacaklarım tıpkı o gün olduğu gibi ısınmış, pelteleşmişti ancak bu kez arkamda hissettiğim o baskıyla titriyordu.

Dili, hala diş izlerinin olduğu noktada oyalanıp ıslatırken vücudum ona doğru kıvrıldı. Parmaklarımı saçlarının arasından geçirmeye çalıştığımda hiçbir şey yakalayamıyordum.

Ona döndüğümde gördüğüm bir çift yeşil gözle sıçrayarak yatağımda uyandım. Perdem aralık kaldığı için güneş doğrudan suratıma vurmuş, üzerim açık olmasına rağmen kan ter içinde kendime gelmiştim. Derin nefesler alarak doğrulup başucumdaki su şişesini dibini görene kadar içtim. Sıcak su boğazımdan geçerken biraz olsun susuzluğumu gidermemişti.

Soğuk duşun ardından bir saat daha uyumak için yatağıma kıvrılsam da uyumak mümkün değildi. O yeşil gözler Gurur’a ait değildi ancak bir yabancı olamayacak kadar da tanıdıktı.

Ağır ağır hazırlandım, yüksek lisans derslerim için öğleden önce izinliydim. Ders kitabımı ve beraberinde not tuttuğum küçük defteri alarak aşağı indiğimde annemin anahtarları ve araba ortada yoktu. Sabahları erken çıkma huyu yoktu, bunu biliyordum bu yüzden şaşırmıştım. Durağa doğru yürürken ona nerede olduğunu soran bir mesaj atıp gelen otobüse koşarak yetiştim.

Fakültenin durağında indiğimde annem sabah şekerinin aniden yükseldiği için hastaneye gittiğini ancak önemli bir şey olmadığını yazmıştı. Onun önemli görmediği şey babamın ani gelişiyle ailemizde yarattığı kasırgaydı.

Geldiği gibi yeniden hayatımızdan çıkıp gitmesini istesem de bir yanım dolu gözlerle beni reddediyordu. On altı yaşında, iyi ve kötüyü ayırmaya çalışırken kendi öz babası tarafından hain ilan edilen o kız çocuğu yapayalnız sindiği duvarın dibinde babasının onu terk ettiğini, ona ettiği lafları unutup yeniden kollarının arasında uyumak istiyordu.

Aslında beni diğer kızlar ve babalarına özendirdiği için kızgındım ama bir yandan da arayı kapatıp özendiğim kızlar ve babaları gibi olmak istiyordum. Sanki yağmurun altında yürürken açtığım şemsiyenin sadece telleri varmış gibi ayazda kalmak değil de gerçekten onun kanatlarının altında sıcak bir güven hissetmek istiyordum.

Donuk bir sabahın ardından Afra ile sözleşip kampüs çevresinde sık sık gittiğimiz mekanlardan birinde kahvaltı için oturduk. Ona işten ayrılacağımı ancak bunun annemden gizli kalması gerektiğini anlatıp başvuruya gideceğim yerden bahsetmiştim. Tüm bu olanları bu kadar geç anlattığım için bana kızgın olsa da en sonunda benimle birlikte parmaklarını çaprazlayarak dua etmişti.

Çatalına taktığı patateslerini tek tek yerden “Lema,” diye seslendiğinde ona döndüm. “Hala aynı bunalmışlık hissi üzerinde mi?”

İç geçirdim “Her geçen gün boynumu daha da sıkarak,” dediğinde tebessümüme karşılık gülümsedi.

“İyi,” dediğinde çayımı yudumlamak üzereyken ona baktım. “O yüzden değil ya… Cumartesi günü küçük bir organizasyon var ve davetli olan herkese iki bilet veriliyor,” diyerek konuya ortadan girdiğinde doğrudan ilgimi çekeceğinin farkındaydı. “Gurur’un takıldığı gruptan birileri bir maskeli balo organize ediyor. Sen ve senin seçtiğin bir kişiye davetiye veriliyor ve bunun haricinde bir kişiyi daha davet etme hakkın var. Oyunun kuralı şu ki kalabalığın içinde gerçek eşlerin birbirlerini bulmaları bekleniyor. Yani… Benim kavalyemi bulmam gerek,” dediğinde kaşlarımı kaldırarak ona baktım. “Kavalyem olmayacak, o yüzden ben de seni davet etmek istedim. Hala Semih’le aramız kötü… Baya kötü,” derken sesi düşmüştü. Semih birkaç ay önce çıkmaya başladığı erkek arkadaşıydı, ilişkilerinin çok iyi olduğunu söyleyemezdim ancak kıskançlık kavgalarının arasında öyle böyle bir ilişkileri vardı.

“Ama davet edeceksin,” dediğimde güldü.

“Elbette, belki… Belki… İşte heyecanlı bir şeyler olur,” dediğinde güldüm.

“Gurur gözlerini iki saniye üzerinden ayırsa olur ama ne yaparsın, ikimiz de böyle bir abiye sahibiz,” derken abi kelimesi çamur gibi ağzımın içinde pis bir his bırakmıştı.

Parmaklarını şıklattı “Aynen öyle, ikimiz de,” dediğinde asıl karın ağrısı yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.

“Ne ikimiz de?”

“İkimizle aynı anda uğraşamaz, Lema. Sen biriyle yakınlaşırken beni gözden kaçıracaktır, ben de o sırada planımı devreye sokacağım,”

“Maskeli değil mi bu parti?”

“Evet,”

“O kadar kalabalığın içinde beni nasıl tanısın?” diye homurdandığımda bana gözlerini büyüterek baktı.

“Lema, biz birbirimizin bez attıktan sonra altına kaç kez kaçırdığını bilecek kadar uzun zamandır arkadaşız, maske olsun ya da olmasın birbirimizi tanırız,” diyerek bana çantasındaki altın varaklı davetiyeyi uzattı. “Sana haklı olduğumu ispatlayacağım bu yüzden sakın ne giydiğini, maskeni yahut kendini bana gösterme. Seni bulacağım,” dediğinde ona meydan okurcasına baktım.

Davetiyeyi alırken “Görelim bakalım,” diyerek davetiyeyi elinden aldım.

Öğleden sonraki görüşmem iyi geçmişti, doğrudan bana evrakları toplamam için küçük bir liste verilmiş, diğer iş yerimden ayrıldığımın ertesi günü sözleşmemin başlayacağı konusunda anlaşmıştık. Heyecanım ikiye katlanırken öğleden sonraki tüm hastalarımla iyi ilgilenmiş, her biriyle şakalaşmış ve akşam eve dönerken otobüsün sıcak olmasına aldırış etmemiştim.

Annemin iyi olduğuna emin olmuştum, hafif ve tamamen benim gerçekten sevdiğim yemekler hazırladığı için tıka basa doyduğum nadir akşamlardan birisini geçirirken telefonuma gelen bildirim sesiyle istemsiz uzanmıştım.

Saygın’ın hala kayıtlı olmayan numarası ekranda belirmişti, mesaj kutusunu açtığımda sadece EFT transferi yapılmış bir dekont belgesi göndermişti. Tarih olarak iki dakika öncesini gösteriyordu.

Onu aramak üzereyken yeni bir mesaj balonu belirdi: “Lütfen”

Mesajını okurken koydan dönerken beni aradığında telefonun diğer tarafındaki soluksuz nefesi kulaklarımda çınlamış, onun sesiyle okumuştum. İtiraz etmem, parayı geri göndermem ve yok saymam gerekiyordu ancak o ses yeniden ve yeniden mesajı kulaklarımda çınlatırken parmaklarım kıpırdamıyordu. Bir an olsun hareket edip onu reddedemiyordum. Neyi olduğunu, kendini nasıl hissettiğini, bugün neden ağrı çektiğini merak ediyordum. Her hastamda olduğu gibi aklımın bir köşesi ondaydı.

Annem “Bir sorun mu var?” diye sorduğunda telefonumun ekranını kitleyerek masaya bıraktım.

“Afra, biraz kötüymüş,” dedim.

Gözlerini devirirken “Yine mi erkek arkadaş muhabbeti?” diye homurdanırken ona tek kaşımı kaldırarak baktım. Sanki Afra’nın aşk hayatına çamur atmaya yüzü varmış gibi davranıyordu. Bakışlarıma karşılık dudaklarını peçeteyle kurularken “Tamam, git ama çok geç kalma,” dedi.

Afra, Saygın’a gitmek için güzel bir bahaneydi ancak sorun şu ki evlerimiz birbirine yakındı ve bu yüzden ben arabayı alamazdım. O akşamki olaydan sonra hava karardıktan sonra dolmuşa binmeyi de bırakmıştım.

Telefonuma yeniden uzandım: “Beni evden alman gerek.”

Saniyesinde telefonum titredi: “Yarım saate hazır ol, şoförüm seni almaya gelecek.”

“Beni bıraktığın köşeden alsın.”

Hızlıca annemle sofrayı ve mutfağı toparlamış, soğuk boynumdan aşağı bir duş almış ve hızlıca üzerime eşofman ve tişört geçirip Afra’ya gidiyormuş gibi görünmek için çanta almak yerine cüzdanımı, anahtarımı ve telefonumu eşofmanımın ceplerine sıkıştırıp annemi öpüp erken geleceğimin sözünü vererek evden çıkmıştım.

Ben bekleyeceğimi düşünsem de Saygın’ın beni beklediği köşede siyah Mercedes’in önünde takım elbiseli bir adam beni karşılamıştı. Onun açtığı kapıdan arka koltuğa oturduğumda koltuklar geniş ve yumuşaktı. Böyle bir arabaya ve şoföre sahip olmasına rağmen magazinden kaçmak için Toyota kullanıyor olması ve bu kadar küçük bir değişiklikle gerçekten kurtulabiliyor olması tuhaftı.

Otoparkta şoförün açtığı kapıdan indim, adam bana anahtarı uzatırken “Saygın bey kapının çalınmamasını istedi, anahtarla girin. Çıkarken de anahtarı bırakın. Sizi evinize bırakmak için otoparkta bekliyor olacağım,” dediğinde yol boyunca adımı söylemesi dışında kurduğu tek cümleydi.

“Tamam, teşekkürler,” diyerek anahtarı alıp asansöre yöneldim.

Eve sessizce girdiğimde kapıyı aralar aralamaz içerideki yüksek tezahürat sesleri üzerime hücum etmişti. İçerisi karanlık olmasına rağmen kapıyı araladığımda televizyondan yansıyan renklerin evin içinde dans ettiğini görebiliyordum. Ne izlediğini bilmesem de tahmin edebiliyordum, koridorda yankılanan “Korateş’ten sert bir sol kroşe!” bağırışının ardından yükselen çığlıklar ve düşme sesiyle heyecanlanan kalabalığın coşkusunu iliklerime kadar hissedebiliyordum.

Kapıyı arkamdan sessizce kapatırken “Kazanan Korateş…-“ tezahüratlar aniden kesilip başka bir açılış müziği başlarken koridoru arşınlayıp salona yürüdüm. Televizyonun önünde, sehpanın üzerine oturmuş, dirseklerini dizlerine yaslayıp öne doğru eğilerek televizyonda kendi maçını izliyordu.

Boğazımı temizleyerek varlığımı belli ettiğimde bana dövmeli omzunun üzerinden kısa bir bakış attı “Ne o? Parlak günlerini izleyip egonu tamir etmeye mi çalışıyorsun?” diye sorduğumda sırtını dikleştirirken bana sesli bir şekilde güldü.

“Gel de biraz omuzlarımı ov,” dediğinde ona gözlerimi kısarak baktım.

“Beni masör gibi kullanarak küçümsüyorsun,”

“Aksine ağrılarımı sana emanet ediyorum, Lema,” dediğinde kaburgalarımın arasındaki çatlaktan sıcak bir sızıntı göğsüme damladığında bu his beni bile şaşırtmıştı. Sert mizacına, öfkeli tavrına ve lakabına aykırı davranışlarla beni övüyordu.

Beni överken de kalbimi ısırıyordu. Tuhaf hissediyordum.

Sehpadan kalkmadan sırtını dikleştirerek beni beklerken dizlerimin altına küçük bir kırlent alıp arkasında, dizlerimin üzerinde sehpaya çıktım. Parmaklarımı omuzlarına bastırdığım anda tüm vücudu gevşeyip kendini bana teslim ederken sesli bir şekilde nefesini verdi.

Tüm bu olanlar en başından bana tuhaf geliyordu. Onun sadece lakabını duyduğumda Gurur’a yaşattıklarından dolayı sinirlenirken şimdi, kendi kurallarım ve yeminim doğrultusunda ona hizmet ediyor, iltifatlarından etkileniyordum.

Bu, Gurur’a ihanetti.

Kendime ihanetti ve bu ihaneti nihayet bu hafta sonlandırıyordum. Onunla yollarımız ebediyete kadar ayrılırken son kez ona doktorluk mesleğim dahilinde iyiliklerimi yapıyordum. Bizim ilişkimiz de buydu zaten, ben onun sihirli doktoruydum.

O da benim tuhaf hastamdı.

Ne nefret ettiğim adam ne de düşmanım.

Ben doktordum; o benim hastamdı.

Bu kadar.

Hakemin düdüğüyle Korateş tezahüratları salonda yankılanırken videoyu durdurmuş ve başka bir videoya geçmişti. Gurur, antrenmanlardan boş kalan zamanlarında rakiplerini izler, onları inceler ve hareketlerini, zamanlamalarını kavramaya çalışırdı ancak Saygın tam tersini yapıyor, megaloman gibi kesintisiz kendini izliyordu ancak egosunu şişirmek istese tezahüratlarda oyalanırdı ancak yapmıyordu. Sadece maçları, kendini izliyordu.

Masajı bitirip kolu için esneme egzersizine başladığımda sessizdi. Yeşil gözlerini televizyona kitlemiş, düzenli alıp verdiği nefesi dışında hayat belirtisi göstermiyordu.

“Neden kendini izliyorsun?” diye sorduğumda gözlerini doğrudan üzerime çevirdi. Çatılmış kaşları, gergin dudaklarıyla ne kadar ifadesiz görünüyor olsa da göz göze geldiğimizde zehirli yeşilleri içime işleyip beni hasta edecek kadar öfkeliydi.

Sessizliğine karşılık parmaklarımın ucuna kadar buz keserken gözlerimi kaçırdım. Bir an önce egzersizleri bitirip eve dönme isteğim baskın çıkarken gözlerini yeniden televizyona çevirdiğini ancak elimin altındaki kaslarının sinirden gerildiğini hissedebiliyordum. Gevşemesine yardımcı olmaya çalışırken boynunu kasarak bir omzuna doğru yatırdığında boynu gürültülü bir şekilde kütürdedi.

“İtfa,” dediğinde kalbim yerinden çıkacak kadar kuvvetle ani bir yükselişle çarpmaya başladığında gözlerimi yüzüne dikmiştim. O gözlerini televizyondan almadan sözlerine devam etti. “Onu ben yetiştirdim, ben eğittim. Onu aslında benden bir parça haline getirdim,” derken durgundu. Bitmemiş bir cümleyi bitirmeye zorlamış gibi görünüyordu.

Korateş’i eşsiz yapan ve Gurur’un gözünde kıymetini artıran şeylerden biri her maçında büründüğü kişilikti. Karşısındaki insanı sadece fiziksel olarak değil duygusal olarak da yaraladığı biliniyor, her maçında karşısındakine göre hamlelerini ve taktiklerini geliştiriyordu. Sürekli güncelleme alan, yazılım atılan bir bilgisayar gibi sürekli ileriye doğruydu.

“Ama?” diye teşvik ettim onu.

“Ama hangi parçam? O gün beni yenen hangi Korateş’ti?”

Doğruydu. Çıkarımlarında sonuna kadar haklıydı. Omzumun üzerinden televizyona bakarken yutkundum. Onu hiçbir zaman dövüşürken görmemiştim, hangi Korateş olduğunu bilmiyordum ki bilsem bile ona bunu söylemeyeceğim açıktı. O an her şeyin farkında olup kendine karşı savaşmak zorunda kaldığı ve kendi öğrencisine yenildiği için ona üzüldüm.

Yeniden yüzüne baktığımda bana bakıyordu “Hangisi?” diye sordu.

Bakışları öylesine derindi ki bir an için yakalandığımı, benim ona aşık olmamdan tut en yakınındaki insanlardan biri olduğuma kadar her şeyi bildiği hissine kapılırken “Bilmiyorum,” diye mırıldandım bir kurtuluş hamlesiyle çırpınırken.

Gülümsedi “Nasıl bileceksin ki? İtfa’yı hiç görmedin,” dedi.

Yanılıyordu, Gurur’la sandığından daha yakındım.

Haklıydı, İtfa’yı hiç görmemiştim.

End of chapter

1 comments