تخطٍ إلى المحتوى

KORATEŞ

الفصل 10 · قراءة 6 دقيقة

KORATEŞ

الفصل 10

🔥 10

Arabayı, evin önüne park etmiş Gurur’un arabasının arkasına park ederken göğsüm sıktı. Kalbim göğsümün içinde delicesine çırpınırken derin bir nefes alarak çantamı alıp kapıyı açtığımda gerçekten dalgın ve heyecanlı olduğumu arabanın kapısı olması gerektiğinde biraz daha yüksek yapılmış kaldırıma çarptığında idrak edebilmiştim. Bugüne kadar aynı kapıyı kaldırıma çarpmaktan oluşturduğum çukurlara ve çiziklere bir yenisini ekledikten sonra kapıyı yavaşça kapattım ve sesleri dinledim.

Hiçbir şey konuşmuyorlardı.

Nefesimi bir kez daha tazeledikten sonra kaşlarımı çattım, dudaklarımı tersine doğru bükerek tüm ciddiyetimi suratıma takınırken kontrol edemediğim tek şey kalp atışlarımdı. Bahçe kapısını araladığımda ikisi de çimlerin üzerindeki hasır yemek masasının etrafında oturuyordu.

Afra beni görür görmez elindeki telefonu masanın üzerine fırlatarak ayağa kalktı “Kızım sen neredesin? Altıma işeyeceğim az kaldı, kabuk anahtarı ver,” derken karşımda kıvranan Afra yüzüme topladığım tüm ciddiyetimi dağıtmış, anahtarı alır almaz bacaklarını birbirine bastırarak eve koşmuştu.

Onun bu haline gülmek üzereyken Gurur ile göz göze geldiğimde dudaklarımı birbirine bastırarak ifademi yeniden takındım. Tıpkı benim gibi kaşlarını çatmış, dudaklarını tersine doğru bükmüş, rahatsızlığını belli eden ifadesiyle çakmak çakmak yanan mavi gözlerle beni izliyordu.

Her zaman böyle değildik… Hatta hiçbir zaman böyle olmamıştık.

Beni, tüm ilklerimi onunla yaşamıştım. İlk kez içki içmek istediğimizde bize vişne votka hazırlayan, ilk sarhoşluğumuzda bizi kollayan, kusarken başımda durup saçlarımı tutan, sırtımı sıvazlayan oydu. İlk kez bara gittiğimizde bizi götüren de oydu eşlik eden de. Lise mezuniyetimde kavalye bulamadığımda bana kavalye olan oydu. Edirne’de okuduğum ilk yılda ev sahibiyle yaşadığım problemde gelen, benimle kalan, yeni ev bulmama yardımcı olan oydu.

Omzunda ağladığım tek adam oydu.

Defalarca kez kolu omzumda dondurma almaya gitmiş, yürüyüşler yapmıştık. Birbirimizle her şeyi konuşurduk, onu dinlemeyi sevdiğim için her zaman onun konuşmasını isterdim. Bana şampiyonluk hayallerini anlatırdı. Dünya şampiyonu olarak altın kemeri alırken sırtına astığı Türk bayrağını dalgalandırmayı, bize koşmayı, sarılmayı… Onun hayalleri büyük ve parlaktı. Yükselmesini izlemek, parlayışına şahitlik etmek hoşuma gidiyordu.

Başarı için tırmandığı merdivenler ne kadar artarsa onu göremediğim zamanlar da artıyordu. Sürekli spor salonunda ya çalışıyor ya da başkalarının eğitimine yardımcı oluyordu. Bazı yemeklerde, kutlamalarda birbirimizle denk düşebiliyorduk. Eskisi gibi birbirimize sataşıp sahte güreş kavgaları edecek, dondurmacıya yürüyecek yahut derinlemesine konuşacak vaktimiz yoktu.

O benim tüm ilklerimi almış ve uzaklaşmıştı.

Bileğinde, ona hediye ettiğim saate baktıktan sonra gözlerini üzerime çevirdi “Bu saatte, bir kadın olarak dışarıda tek başına olman tehlikeli,” dediğinde ona gülümsedim.

Elimdeki havlu ve çantayı sandalyenin üzerine bırakırken “Yaaa… Tüh,” diye mırıldandım gerçekten üzülmüş gibi abartılı mimiklerle. Bu halim kaşlarının daha derin çatılmasına sebep olmuştu, öne doğru eğilip bir kolunu masaya yasladı.

Çenesini havaya kaldırıp doğrudan mavi gözlerini gözlerime dikerken “Ya başına bir şey gelseydi? Nerede olduğunu bilen kimse yok, seni nasıl bulacaktık? Onlarca kadın cinayeti haberi duyuyoruz, ya onlardan biri olsaydın?” derken sesi öfkeliydi.

“Saygın, ben tehlikenin üzerine koşan bir kadın değilim ve inan bana senin sandığından daha şüpheci biriyim,”

“Bu işler öyle yürümüyor, sokaklar tehlikeli,”

Derin bir nefes almaya çalışırken aniden patladım “Yanımda olsaydın o zaman, gitmeme izin vermeseydin. Ya da beni biraz olsun rahat bıraksaydın zaten hali hazırda, gözünün önünde, senin ulaşabileceğin yakınlıkta biriyle flörtleşecektim,” dediğimde çenesindeki kas seğirdi.

“O adamın ne bok olduğunu sana söyledim,”

“Ama sen o adamı tanıyorsun, nerede olacağımı biliyorsun. Kendinle çelişiyorsun, bu yüzden artık senden uzaklaşıyorum,” dediğimde gözlerini kısarak ayağa kalkarken aramızdaki mesafeye rağmen artık o bana tepeden bakıyordu.

Dudaklarına kibirli gülümsemesi yayılırken gamzeleri yanaklarında belirdi. “Benden uzaklaşıyor musun? Böyle bir şey mümkün olamaz.”

“Evet, uzaklaşıyorum. Kopuyorum. Bunu sen, kendi ellerinle yapıyorsun. Beni itiyorsun,” dediğimde benim kastettiğim şey davranışlarından ziyade kendi çelişkilerim ve Buse’nin varlığıydı. Buse’ye aşık olma ihtimaliydi…

Bunun ihtimalden fazlası olmasıydı.

Sesli bir şekilde güldü, gözlerimin içine bakarken ciddiyetime karşılık gülümsemesi yanaklarındaki gamzeleri soldurarak silindi “Hayır, sen benden kaçıyorsun. Biz birbirimize her şeyimizi anlatırdık, ben senin her şeyini bilirdim ancak… Bir şeyler saklıyorsun. Anlayabiliyorum, hayatında birisi var ve bunu gizli tutmak istiyorsun ama ben senin hayatının bir parçasıyım, Lema. Seninle ilgili her şeyi bilmek zorundayım,” derken kendinden emindi. Gözlerini bir an olsun gözlerimden çekmemiş, ciddiyetini bozmamıştı.

Öfkeyle dikleşen omuzlarım düşerken “Hayatımda birisi yok, olsaydı bilirdin,” dediğimde aramızdaki mesafenin bir adımını kapatıp bir adımını bırakarak başını eğip bana baktı.

“Bir şey saklıyorsun,” dedi kendinden emin bir şekilde.

Gözlerim masanın üzerinde dolaşırken “Sakladığım bir şey yok,” diye mırıldandım.

“Gözlerini kaçırıyorsun,”

Oflayarak yeniden başımı kaldırdım “Bırak da bir şeyler de saklı olsun, her şeyi bilmek zorunda değilsin. Ben sana anlattıklarımı anneme bile anlatmıyorum,” diye çıkıştım.

“Evet, sorun da bu ya. Sen bana her şeyi anlatırdın ancak bu kez susuyorsun. Bir şey var,” derken aramızdaki mesafeyi bir adım daha küçülttü “Biliyorum… Ve benden ne sakladığını öğreneceğim. Bu yüzden ben öğrenmeden sen söyle,” derken gözlerimi devirerek onu arkamda bırakmaya çalıştım. Gurur’a kızgın kalmam, sinirlenmem mümkün değildi. Kendimi ne kadar sert tutmaya çalışırsam çalışayım bir şekilde o beni ne kadar çabuk affediyorsa ben de onu o kadar çabuk affediyordum.

Arkamı dönerken “Yok öyle bir şey,” dedim Korateş’i yok sayarak.

Kolumu tutup beni kendine çekerken “Gel buraya kaçma,” diyerek beni kendine doğru çekerken ben ayaklarımı yere sabitlemiş ondan kaçmak için kendimi tersi yöne çekiyordum.

“Sen kafanda kuruyorsun, senden bir şey saklamıyorum,” derken bu gece parmaklarımın altında Korateş’in teninin olduğunu ve onu iyileştirmek için ileriye doğru bir adım daha attığımı yok sayarak.

Dizimin arkasına vurarak beni yere düşürdüğünde aynı anda kaçmak için hareket etmiş ancak Gurur çoktan beni kollarıyla sarmıştı. Dizlerimin üzerinde, arkamdan sarılan Gurur’un kollarından biri karnımın üzerinden, diğeri göğüslerimin üzerinden kollarımı vücuduma sararak sırtımı sert vücuduna bastırıp beni sabitledi.

Burnu kulağımın arkasına değdiğinde tüm vücudum kollarının arasında ürpermişti “Kim o adam, Lema? Kokusu üzerine sinmiş, bana hala yalan söylüyorsun,” derken burnu hala kulağımın arkasındaydı. Bu kadar yakın olmaya alışkındık ancak bu kez… Bu kez farklıydı.

“Özel tedavi ettiğim bir hastam,” diye itiraf ettim en sonunda.

“Yalan söylüyorsun, otuz ikiyle cezalandırılman gerek,” dediğinde kollarının arasında daha kuvvetli çırpındım.

“Lütfen ısırma,” diye yakınsam da çoktan dişlerini elbisemin açıkta bıraktığı boynumun girintisine bastırmaya başlamıştı. Gurur’un her yeri olduğu gibi çenesi de kuvvetliydi, çocukluğumuzdan bu yana her zaman onun ısırmasından korkar her şeyi itiraf ederdim.

Lakin bu otuz ikiyle itiraf edebileceğim bir şey değildi. Korateş’i Gurur’a itiraf etmem için giyotinin altına onu yatırmaları gerekirdi.

“Ah!” diye kuvvetli bir şekilde bağırsam da umurunda değil, aksine bağırışlarımdan zevk alıyor, çenesinin kuvveti artıyordudu.

Omzumda dişlerinden başlayan uyuşma yayılırken kollarının arasında çırpınırken hareket etmemem için bana daha sıkı sarılmıştı. Çenesinin kuvveti arttıkça beni söylemem için daha çok zorluyordu ancak bu kez olmayacaktı.

Sıkılı dişlerimin arasında nefes almaya çalışırken kollarının arasında bağırıp çırpınıyordum. Aldığı derin nefesi göğüslerimin üzerinden kayarken ısırmayı sürdürdüğü yeri diliyle okşadığında karnımın altından başlayan sıcaklık saniyeler içinde bacaklarımdan aşağısını güçsüz bırakmıştı. Tüm bedelimin dilinin dokunuşuyla ısınıp hamur gibi yumuşadığında başım omzuna düştü.

Güçlükle sesli bir şekilde yutkundum “Gurur,” diye inledim kalan güç kırıntılarımla. “Ah… Dur. Dur lütfen, canım yanıyor,” derken dişlerimin arasından sık sık nefes alıp inliyordum. Tüm vücudum, sadece bir hareketiyle acıdan evrilmişti. Hayır… Dişlerini geçirdiği ilk an kadar acı çekmiyordum, daha farklı bir his vücuduma yayılmıştı. Sıcak vücudu vücuduma yaslanmış, dudakları omzumda ve ıslak dili bir kez daha tenimi okşarken dişlerimin arasından nefes alırken titredim.

Tırnaklarım bacaklarında şortunun üzerinden derisine batırırken “Lütfen, Gurur!” diye inledim.

Çenesiyle birlikte kollarını gevşetirken çabucak toparlanarak ısırdığı omzumu tutarak kollarının arasından sıyrıldım. Çimlerin üzerinde onunla aramda iki metreye yakın bir mesafe bırakarak uzaklaşmış, parmaklarımın arasında hissettiğim dişlerinin izini okşarken ıslak parmaklarımın ucuna baktım. Hayır, kanamamıştı.

Afra evden çıkarken “Yine mi birbirinize düştünüz?” diye homurdanırken Gurur sessizce ayağa kalkmış, sandalyesine yönelmişti. Afra yanıma oturup parmaklarımın altından diş izlerine bakarken korkuyla iç çekip Gurur’a döndü. “Hayvan herif, kızı çiğ çiğ yiyecek miydin?”

“O kadar mı kötü?” diye sorarak bakmaya çalışsam da tam boynumun girintisi olduğu için göremiyordum.

“Çok kötü, gel buz koyalım,” diyerek beni kendisiyle birlikte kaldırırken yeniden Gurur’a döndüğümde sessiz, puslu gözlerle beni izlerken sandalyesine oturmuş, dirseklerini sandalyenin kolçaklarına yaslamıştı. Pişman ya da üzgün değildi.

Biz kapıdan içeri girerken başını geriye atmış elleriyle yüzünü ovuşturuyordu. Tıpkı benim gibi karmaşık görünüyordu.

نهاية الفصل

1 تعليق