تخطٍ إلى المحتوى

KÖK

الفصل 1 · قراءة 3 دقيقة

KÖK

الفصل 1

Bölüm 1

Karanlık... Zifiri, yoğun ve balçık gibi yapışkan bir karanlık. Boşlukta ne bir tavan ne de bir taban seçilebiliyordu. Evrenin henüz yaratılmadığı o mutlak sessizliğin ve hiçliğin içindeydi sanki.

Sonra, o cılız ışık belirdi. Hayır, ışık denemezdi buna; karanlığın içinde açılmış, titrek, turuncu bir yaraydı sadece. Eski, isli bir gaz lambasının can çekişen alevi, etrafındaki yoğun gölgeleri zar zor geriye itiyordu. O kısıtlı aydınlığın içinde toprak görünüyordu. Nemli, koyu renkli, sanki nefes alan canlı bir organizma gibi duran toprak...

Ve o ses başladı.

Güm...

Metal, nemli toprağa gömülürken tok, tok bir yankı bıraktı.

Güm...

Ritmik, amansız bir vuruş. Görünmeyen bir el, gaz lambasının aydınlattığı o dar alana kazmayı delicesine vuruyordu. Toprağın her parça parça kopuşunda, havaya çürümüş yaprak ve rutubet kokusu karışıyordu. Her vuruş, karanlığın sessizliğini bıçak gibi yırtıyordu.

Güm...

Hızlandı. Kazma toprağa değil, sanki evrenin kalbine vuruluyordu. Ve o anda, ses değişti. Metalin taşa ya da toprağa değil, daha yumuşak, daha dirençli bir şeye çarptığı o tüyler ürpertici ses duyuldu.

Hemen ardından gelen çığlık, karanlığı paramparça etti. Öyle derin, öyle acı dolu ve öyle vahşi bir feryattı ki bu, rüyanın dokusunu titretti. Ses bir insana mı yoksa yaralı bir hayvana mı aitti, belli değildi. Sadece acı vardı.

Gaz lambasının titrek ışığında, kazmanın ucu bir anlığına havaya kalktı. Saniyeler önce paslı metal renginde olan o uç, şimdi parıl parıl parlayan, sıcak, koyu kırmızı bir sıvı ile kaplıydı. Kan... Topraktan fışkıran kan, kazmanın sapına, oradan da o görünmeyen ellere doğru sicim gibi akıyordu. Nemli toprak, kanı emmiyor; aksine, onu bir kusmuk gibi yüzeye fırlatıyordu. Her yer kırmızıydı artık.

Karanlığın içinden, gaz lambasının ışığına doğru bir yüz belirdi. Toprak ve ter içinde kalmış, kirli, nasırlı bir yüz. Gözleri, lambanın alevini yansıtıyor, şeytani bir parıltıyla parlıyordu. Adamın dudakları yavaşça kıvrıldı. Bu bir sevinç ya da zafer gülümsemesi değildi. Bu; hain, karanlık, sinsi ve tüyler ürpertici bir memnuniyetin, başkasına ait olanı almanın verdiği o kirli zevkin ifadesiydi.

O kötü gülümseme, karanlığın içinde büyüdü, büyüdü ve Kerem’in üzerine doğru yıkıldı.

Kerem, ciğerlerine saplanan hayali bir bıçağın acısıyla, boğuluyormuşçasına bir nefes fırlatarak yataktan fırladı. Kalbi, göğüs kafesini kırıp dışarı çıkmak istercesine deli gibi çarpıyordu. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı ama nerede olduğunu seçemiyordu. Rüyanın karanlığı, gerçekliğin üzerine bir perde gibi inmişti sanki. Alnından süzülen soğuk terler şakaklarından aşağı akıyor, sırtındaki ipek pijama tenine yapışıyordu.

"Nefes al... Nefes al..." diye mırıldandı, sesi hırıltılıydı.

Zihni, rüyadaki o kanlı kazma ile hain gülümseme arasında takılı kalmıştı. Elleri titreyerek yataktaki saten çarşafa tutundu. Kumaşın serin, pürüzsüz dokusu rüyadaki nemli topraktan o kadar farklıydı ki, bu his onu yavaş yavaş gerçeğe döndürdü.

Gözleri odayı taradı. Şehrin hiç uyumayan ışıkları, devasa rezidans dairesinin yerden tavana kadar uzanan pencerelerinden içeri süzülüyor, odayı loş bir aydınlığa kavuşturuyordu. O meşhur Boğaz manzarası, köprünün ışıkları, karşı yakadaki binaların parıltısı... Her şey yerli yerindeydi.

Kendi yatağındaydı. İstanbul’da, Levent’teki o lüks dairesinde. Ne gaz lambası vardı ne nemli toprak ne de o korkunç çığlık. Sadece odanın köşesindeki nemlendiricinin hafif vınltısı ve kendi kesik nefes sesleri duyuluyordu.

"Yine aynı şey," diye fısıldadı Kerem, ellerini yüzüne kapatarak. "Yine o aynı kabus."

Rüya bitmişti ama o hain gülümsemenin bıraktığı huzursuzluk ve kazmanın toprağa saplanma sesi, odanın içindeki sessizliğe sinmiş, sanki bir gölge gibi köşede onu bekliyordu.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.