“Babamın yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyoruz yani öyle mi?” korku ve acı içinde konuşmuştu Elmira. Gözleri dolmuştu ama ağlamaması gerektiğini düşündü bu yüzden gözyaşlarının akmaması için sıktı kendisini. “Toplantı odasına gidelim” Süreyya’ydı bu sefer konuşan. Kız kardeşler göz göze geldiklerinde Süreyya Elmira’nın elini tuttu. Bir şey konuşmadılar. Sadece yanında olduğunu hatırlaması içindi bu hareket. Bu durumda konuşulması gereken şey neydi ikisi de bilmiyordu. İkisinin de babasıydı Uraz, evet ama ikisinin de eşit derece de babası mıydı? Süreyya ile birkaç haftadır ancak tanışıyordular. Bu birkaç haftada ne kadar görüştüklerini bile bilmiyordu. Varlığından yeni haberdar olduğu babası için yine de endişelendi. Bu zamana kadar babası olduğunu bilmiyordu ama yeni öğrenmiş ve yeni tanışmışken tekrar kaybetmek adaletsizlikti. Elmira ise acı içindeydi. Hayatı boyunca babasının yanında olmaması gibi bir durumu düşünmemişti. Geçmişinde, hayallerinde ve geleceğinde hep olmasını hayal ettiği biriydi Kral Uraz. Şimdi ise hayatta olup olmadığını bile bilmiyordu. Kraliçe Maysa ise darmadağın olmuştu. Acı içindeki bu prenses ne yapması gerektiğini bilmiyordu çünkü ne kadar üzülürse üzülsün ona güvenen ve ona emanet edilmiş bir halkı vardı. Kraliyet şu an da onun dudağının arasından çıkan laflara göre hareket ediyordu. Babasının acısıyla birlikte devasa bir sorumluluk yüklenmişti omuzlarına ansızın. ‘Hazır değilim’ diye geçirdi içinden. Ne yapacağını bilmiyordu. Bir ülke nasıl idare edilir hep tanık olmuştu ama kararları alan hiç o olmamıştı. Kare’nin sorumluluğu omuzlarındaydı ve karşısında hafife alamayacağı büyük bir düşman bulunuyordu.
Elmira, Süreyya ve Arif toplantı salonuna geldiğinde herkesin yerli yerinde onları bekliyordu. Kraliçe Maysa yaşanan olay yüzünden kendini kaybetmişti bu yüzden Elmira, Maysa’nın şifahaneye götürülüp onunla şifacıların ilgilenmesini emretti. Bu yüzden salonda bir tek Kraliçe yoktu. Baş muhafız, kahinler heyeti, baş iksirci, baş şifacı...
Elmira, Kral Uraz’ın Hades ve yandaşları tarafından kaçırıldığını, sağ olup olmadığını bilmediklerini anlattı odadaki herkese. “Ülkemin aziz kahinleri, sizlerden kehanet istiyorum. Bizlere yol göstermenizin elzemdir. Kralımız yaşıyor mu? Kare’yi neler bekliyor?” toplantı odasındakiler elips şeklinde upuzun bir masada oturuyorlardı. En uç tarafında yer alan kahinler heyetindeki 3 kişi ayağa kalktı. Ortada duran İsis iki elini önündeki masaya koyup “Fersano delakrip” dedi ve ellerini masadan kaldırdığında içi su dolu bir hazne oluştu. Odadaki herkes etrafına buharlar yayan bu hazneye bakıyordu. İris’in solunda bulunan boyu diğerlerinden daha uzun olan kahin ise elini su dolu hazneye sokarken konuştu “Düğümleri çözen, ömrü biçen ve bize güçler vadeden ey evren. Karanlık olduğunda, savaş kapıyı çaldığında, hepimiz huzurunda, geçmiş yaşanmışken ve gelecek tehdit altındayken senden dileyeceğimiz tek şey medet.”. Kahinin konuşmasıyla buharın rengi siyaha büründü. İris’in sağında bulunan saçları sarımtrak olup sakalları ve saçları diğerlerinden daha kısaca olan kahin de elleriyle oluşan buharı bir araya getirip top şeklini oluşturdu daha sonra top şeklini alan bu dumanı kendisine doğru yaklaştırıp içine çekti havayı. Dumanı içine çekmesiyle yüz ifadesi donuklaşıp gözlerinin akı griye büründü. “Kral yaşıyor, kraliyet ise can çekişiyor. Yer sallanıyor, gök gürlüyor. Şatonun duvarlarından kanlar akıyor. Gözlerimiz alabildiğine ağaç görüyor, dolunayın altında kurtlar uluyor, savaşın ortasındayız. Ağaçlardan sarkan kan kokuları sahiplenmiş her yeri. Kurtuluş kendinden vazgeçmekle mümkün. Kraliyet parça parça. Çözüm birlik olmakla, çare ise bize ait olmayanda. Medet bir dışlanmışın elinde.” Kahin sözlerini bitirdikten sonra az önce burnundan içeri giren siyah duman rengi beyaz olarak geri çıkmıştı kahinin burnundan. Herkes birbirine bakıyor gelmiş olan bu kehanetten bir anlam çıkarmaya çalışıyordu. Salondakilerin tek anladığı Kral Uraz’ın hala hayatta olduğuydu.
“Dolunay ne zaman gerçekleşecek?” konuşan Süreyya’ydı.
Onun bu sorusunu İris cevapladı “Yarın.”. Eğer kehanet gerçekten de doğruysa ve dolunay günü bir savaş varsa beklenilenden çok daha yakındaydı kargaşa. Elmira başmuhafıza dönüp “Birliklerinizi hazır edin. Kanatlı kurtlar, stimfalyan kuşlarını ve minotorları da orduya dahil edin. Savaşta bize destek olacaklar. “Kanatlı kurtlar ve minotorlar bizlere hep yardım eden dost kuvvetlerimizdir ama böylesine bir savaşta stimfalyanlar bize tehlikie yaratabilir prensesim. İnsan yiyen bu kuşlar sadece düşman için değil bizler için de bir tehlike oluşturuyor.” diyerek araya girdi başmuhafız.
Başıyla onayladı muhafızın dediklerini Elmira ve odadaki baş iksirciye döndü ve “Bu yüzden iksirciler özel bir iksir hazırlayacak “Stimfalyanlar hep bizimle birlikte olacak ama bizlerden insan kokusu almayacak. Hazırlanan bu iksirleri biz içeceğiz. Savaş zamanında karnı acıkan bu hayvanlar gözü dönmüş bir şekilde düşmana saldıracak.” baş iksirci prensesinin söylediklerini dikkatle dinledikten sonra “Emredersiniz prensesim” diye yanıtlamakla yetindi. “Görünen o ki bizi beklediğimizden çok daha kısa zamanda büyük bir savaş bekliyor. Yaralılarımız, kayıplarımız çok olacak. Şifacılarımız hazır olsun baş şifacı. Savaş meydanında gerekli olacak tüm araç, gereç ve ilaçları derhal tedarik edin.” Elmira toplantı salonunda bulunan herkese savaş anında yapması gereke görevleri söylerken Süreyya araya girdi “Peki bu kehanette bahsedilen orman da neresi?”. Derin bir iç çekti Elmira. “Valdvian ormanlarından bahsediyor. Buranın en büyük ormanı orası. Bu ormanın bize olduğu kadar onlara da desteği büyük. Orman bizim topraklarımızda orada bize destek olacak bir sürü canlı var fakat bir o kadar da düşmanımız var. Hades yancılarının büyük bir kısmını oradan topladı.” diyerek yanıtladı kız kardeşini Elmira.
‘Çare bize ait olmayanda, medet bir dışlanmışın elinde.’ Süreyya’nın kafasına bu kısım takılmıştı kehanette. Sadece onun değil salondaki herkesin aklına takılmıştı bu cümle. ‘Benden ala dışlanmış olamaz” diye düşündü Süreyya. Apaçık belliydi. Kendisiydi bu. Yıllardır bu ülkenin dışında kalmıştı ve başka bir dünyaya aitti.
Toplantı bittikten sonra herkes alınan kararları ve kendilerine ait görevleri uygulamak için köşesine çekildi. Elmira ve Süreyya da Kraliçe Maysa’nın durumuna bakmak için şifahanenin yolunu tuttu. Kraliçe yarı baygın bir haldeydi hala. “Merak etmeyin kraliçem her şey yoluna girecek. Kralı muhakkak bulacağız.” Elmira, Maysa’nın elini tuttarken konuşmuştu. Kraliçe konuşmak istedi fakat gücünü toplayamadığı için söyledikleri anlaşılmıyor sadece mırıltı duyuluyordu. “Kendini yorma Maysa. Dinlen ve hemen iyileş.” kraliçenin tuttuğu elini öptü Elmira. Gözleri dolu dolu ayrıldı şifahaneden Elmira. Süreyya’da onu izledi.
Baş muhafız, baş şifacı, baş iksirci ve kahinler heyeti savaş için gerekli hazırlıkları yaptıklarında prenseslere gerekli bilgileri verdiler. Herkes şatonun önünde toplandığında büyük bir kalabalık oluşmuştu. Binlerce muhafız, Süreyya’nın daha önce hiç görmediği birbirinden farklı yüzlerce yaratık, kahinler, şifacılar ve daha bir sürü insan. İksirciler Prenses Elmira’nın Stimfalyanlar için hazırlanan iksirleri herkese dağıtmış ve içmelerini sağlamışlardı ve savaş anında gerekli olabilecek iksirleri temin edip hazırlıklarını bitirmiş, şifacılar da aynı şekilde hazırlıklarını tamamlamışlardı. Muhafızlar askeri güçlerini toplamış ve onlara yardımcı olacak olan kanatlı kurtları, stimfalyanları ve minotorları hazır etmiş bir şekilde prenseslerinden gelecek olan emri bekliyorlardı. Herkesin hazır olduğunu gören Elmira Valdvian ormanına doğru hareket emri verdi. Ormana ulaşmak için bazıları kanatlı kurtlar ile harekete başlamış kalan büyük çoğunluk ise Kare’de savaş zamanlarında ve olası kıtlık durumlarında kullanılmak için dizayn edilmiş olan dışarıdan bakıldığında başı bir kartal kafasını andıran, kanatlara, büyük gözlere ve dikenlere sahip bir kuş türüne benzeyen fakat bir canı olmayan mekanik bir cihazdı. Gerçek bir canlıya benziyordu ama bir canı yoktu. Kanatlarının altından açılan bir kapı vardı. Savaş için hazırlanan kalabalık bu kapıdan içeri girdiğinde devasa bir alan karşılıyordu onları. İnsanların konaklaması için odalar bile bulunuyordu bu yerde. Süreyya ve Arif bu olağandışı yeri hayretle inceliyordu. İçeri girmeden önce bu kadar büyük olduğu belli olmuyordu bu alanın ama şimdi alanın iki farklı ucundaki kişiler birbirlerini ne duyabilir ne de görebilirdi. “İsmi Anzu. Bu zamana kadar pek kullanmamızı gerektiren bir alet değildi.” Süreyya ve Arif büyülenmiş bir şekilde etrafı incelerken Kare’ye ilk geldiklerinde karşılaştıkları ve Arif’in Virsilis zindanlarına atılmasını emreden baş muhafızdı konuşan. Süreyya ve Arif onun yanlarına geldiğini bile fark etmemişlerdi. Baş muhafızın konuşmasıyla kendilerine gelip etrafı incelemeyi bırakmışlardı. “Anzu Mezopotamya’ya ait bir canlı değil mi?” Süreyya konuşmuştu. “Evet prensesim, tasarımı yapılırken etkilenilen varlıklardan biridir kendisi bu yüzden onun adı verildi.” diye açıklamada bulundu baş muhafız. “İlk karşılaşmamız pek hoş olmamıştı prensesim. Umarım Kare’ye alışabilmişsinizdir.” Baş muhafız tekrar konuşmuştu fakat cevabı Süreyya’dan önce Arif yapıştırdı. “Evet muhafız bey. Prensesin en yakın arkadaşını” kendini gösterdi ve konuşmaya devam etti Arif “zindanlara attınız.” sitemkar bir tavır takınmıştı konuşurken. Baş muhafız bir an olsun bile şüpheye düşmeden ve mimikleri oynamadan cevap verdi. “Sizin yaşadığınız yerde olduğu gibi burada da kurallar var ve bu kuralları uygulamakla görevli olan kişilerin başındayım, yapmam gereken buydu.” burnundan kıl aldırmayan bir tavrı vardı baş muhafızın. “Kurallar değişebiliyormuş demek ki” diyerek yanıtladıktan sonra yanlarından ayrıldı Arif.
“Evet pek hoş olmamıştı ilk karşılaşmamız. Burası benim yaşadığım yerden çok daha farklı bir yer. Benim için masalları andıran bir döngüsü var. Açıkçası alışmaktan başka bir şansım yok gibi görünüyordu.” baş muhafızın az önce kendisine yönelttiği soruyu ancak yanıtlayabilmişti Süreyya. “Belki farkında değilsiniz ama siz geldikten sonra Kare içinde de birçok şey değişti ve yoluna girdi.” Süreyya’yı motive etmek gibi bir hali vardı muhafızın. “Savaşa gidiyor olmamızı her şeyin yoluna girmesi şeklinde mi tabir ediyorsunuz?” alaycı bir tavırla konuştu Süreyya. “Yıllardır ekin bitmeyen yerlerde ekinler çıktı. Kurumaya dönen göllerimiz su dolu ve bunun gibi daha birçok şey yaşandı. Bu yüzden sizin gelişiniz bizim için bir onur ve yaşam kaynağı.” Süreyya buraya geldiği günden bu yana güçlerini keşfetmek, geliştirmek ve kapıda olan bir savaşla ilgileniyordu. Kare’de yaşanan bu dönüşümden haberi bile yoktu. Baş muhafıza Kare’de yaşanan şeylerle ilgili soru soracaktı ki konuştupu bu adamın daha adını bile bilmediğini fark etti. “Bu arada size hep baş muhafız diye hitap ediyorlar ama muhakkak bir adınız var öyle değil mi?” birlikte bulundukları salonu yürürken sormuştu Süreyya. Yüzündeki mimikleri hiç oynamayan bu muhafız belli belirsiz gülümser gibi oldu. “Adım Alaz. Açıkçası bende uzun zamandır bana ismimle hitap edilmesine alışkın değilim.” Süreyya yürümeyi durdurup muhafıza elini uzattı “Tanıştığıma memnun oldum Alaz. İlk tanışmamız güzel değildi, bir kere daha tanışmaktan zarar çıkmaz.” Süreyya’nın bu hareketi şaşırtmıştı muhafızı. Önce karşısındaki prensese sonra da uzattığı eline baktı. Çekinerek o da kendi elini uzattı ve el sıkıştılar. “Memnun oldum” diye ekledi Süreyya. Muhafız kekeleyerek “Bende” diyebilmişti.
İçerisinde bulundukları bir tür savaş aleti olan Anzu harekete geçtiği an gökyüzünde varlığını gizleyip görünmez olmuştu bile. Büyük kanatlara sahip bu canlı uçarken bulutları okşuyor gibi görünüyordu. Valdvian ormanlarına varıldığında Anzu yavaşlamış ve ormanın içinde uygun bir alana yerleşmek için yön değiştirdi, bulduğu uygun alana yerleştikten sonra kanatlarının altındaki kapılar açıldı ve içerisindeki birlikler dışarı çıktı. Kanatlı kurtlar da Anzu ile eş zamanlı olarak varmışlardı Valdvian ormanlarına. Elmira hemen kahinler heyetinin, baş muhafızın, baş kahinin ve baş şifacının Anzu’nun içindeki salona gelmelerini emretti. Prenseslerinin emirlerini duyan bu kişiler hemen yerlerini almışlardı bile.
“Ormana geldik. Hades ve yandaşları buralarda bir yerde bizlere saldırmak için hazırlanıyor. Söyleyin bize kahinler heyeti onlara ne zaman saldırmalıyız? Tam olarak neredeler?” İris prensesinin sorusunu cevaplayabilmek için elindeki asasının ucuna dudaklarına yaklaştırdı ve kimsenin duyamayacağı şekilde bir şeyler fısıldadıktan sonra asayı üç kere yere vurdu. Son vuruşuyla birlikte büyük bir ışık huzmesi yayıldı her yere. Gözleri kapalı olan İris asasını kendi etrafından yayılan bu ışığa doğrultup gezdirirken kuzeybatı yönüne geldiğinde duraksadı. Gözlerini açıp uzun sakallarını okşamaya başladı. Sakallarını okşarken sanki içerisinden bir şeyler çekiyor gibiydi. Gerçekten de öyle oldu. Sakallarının arasından elinde yumruğu kadar bir mor yumurta düştü. Düşen bu yumurtayı avcuna alıp asasını etrafında gezdirip “Yol göster, güç göster, var ol ve doğ” dedi. İris’in bu lafları üzerine yumurta önce hafifçe çatladı ve daha sonra içerisindeki bir güç tarafından üstünde bir delik açıldı. Küçük bir baş kafasını çıkarmıştı bu delikten. Tıpkı yumurtanın rengi gibi mor bir baştı bu. Etrafındaki yumurta kabuklarını dağıtan bu küçük kuvvet tamamıyla göründüğünde yumruk boyutunda, mor renkte, küçük bir başa fakat başına göre oldukça büyük iri siyah gözlere sahip, tüylü, iki eli ve iki ayağı olmasına rağmen sırtından çıkma kanatlara da sahip olan sevimli bir canlıydı. İris yumurtadan çıkan bu canlıyı gördüğünde gülümseyip “Hoşgeldin Feri.” dedi. Avcunun içindeki bu canlı İris ile uzun zamandır tanışıyormuş gibi onu görünce kanatlarını çırpıp yanaklarına öpücükler kondurdu. “Yardımına ihtiyacım var Feri. Hades ve yandaşlarının kuzeybatı yönünde olduklarını görüyorum. Bizim için inceleyebilir misin? Kaç kişiler? Orduları büyük mü ve ne tarafa doğru harekete geçiyorlar?” adı veri olan bu minik canlı odadaki kimsenin anlamadığı çok ince bir sesle İris’e bir şeyler söyledi ve uçarak toplantı salonundan ayrıldı. Feri ayrıldıktan sonra İris Elmira’ya döndü. “Feri bizim için inceleyip döner, biliyorsun hızlıdır birkaç dakikaya aramızda olur.” İris’i onaylamak için başını evet anlamında salladı Elmira. Tam da İris’in dediği gibi oldu. İki dakika sürmeden Feri geri gelmişti bile. Az önceki ses tonuyla yine kimsenin anlamadığı bir dilde bir şeyler söylüyordu İris’e. Feri konuşurken yerinde duramıyor, sağa sola uçup duruyordu. Her ne kadar söylediklerini kimse anlamasa da tepkilerinden çok heyecanlı olduğu belli oluyordu. Feri’nin anlatacakları bittiğinde bilge kahin İris ondan duyduklarını aynen anlattı: “Hades ve yandaşları bulunduğumuz yerin kuzeybatısında ordularıyla birlikte konumlanmış ve şatoya doğru harekete geçmek için hazırlık yapıyorlarmış. Feri ordularının bizimkinden daha büyük olduğunu söyledi.” baş muhafız Alaz bunun üzerine çatık kaşlarını hiç bozmadan konuştu. “Onlar burada olduğumuzu öğrenmeden biz kendimizi gösterelim.” Elmira bulunduğu yerde bir sağa bir sola doğru yürümeye başladı. “Belki de çoktan öğrendiler. Valdvian ormanlarında hiçbir şey gizli kalmaz.” Elmira haklıydı. Oradaki çoğu kişi de biliyordu bunu. Valdvian ormanında sadece burada yaşayan büyülü canlılar bulunurdu. Orman perileri, kırmızı solucanlar, görünmez sarmaşıklar... Çoktan bir tanesi onları görüp haber vermiş olabilirdi.
“Yanlış alarm büyüsü yapamaz mıyız?” Süreyya konuşmuştu bu sefer. Etrafındaki gözler onu incelerken aklından geçenleri bir bir anlatmaya başladı. “Büyük bir orduyuz her birimizi gizlemek ve görünmez olmasını sağlamak bu kısıtlı zamanda zor olacaktır. Bunun yerine kendimizi çoğaltabiliriz. Ormanın her köşesine, onlara yakın konumlara orada olduğumuzun sinyalini almaları için bu büyüyü kullanıp aslında hiç var olmayan bizlerle savaşa başlarlar ve asıl gerçek ordu bu sırada onları çevreler ve sıkıştırır. Eğer onları bu şekilde yanıltıp halka içine alıp sıkıştırırsak işler lehimize döner.” Süreyya gücünü keşfettikten sonra Kare’nin alanındaki en başarılı eğitimcileri ile çalışırken öğrenmişti bu büyüyü. Baş iksirci de yeni gelen bu prensesin söylediklerini onaylayıp “Prensesimiz haklı, deneyebiliriz.” dedi. Elmira’nın da aklına yatmıştı bu plan ama sadece bu plana güvenerek bir savaşa girmek mantıklı gelmiyordu ona. “Sadece bu plana güvenemeyiz. Hades’in de yandaşlarının da özel güçleri var muhakkak. Beklenmedik birçok şeyle karşılaşabiliriz bu savaşta.” Ellerini başının arasına aldı Elmira, bir süre düşündü. Onun üzerindeki gerginlik odadaki herkese yansıyordu. Kafasını toplamaya çalıştı. Sorumluluk alması gerekiyordu, yüzlerce insanın ona güvendiği için bu savaşa katılmıştı ve şimdi bu sorumluluğu yok saymak gibi bir lüksü yoktu. Nihayet biraz olsun sakinleştiğinde ellerini başından çekip tekrar konuştu. “Bu akşam dolunay var. Kehanetlerimize ve geleneklerimize göre saldırmak için en doğru zaman. Herkes birliklerini ve sorumlu oldukları herkese hazır etsin. Ay göründüğünde saldırmış olacağız.” Elmira’nin konuşmasından sonra herkes kendi alanındaki görevlilerin yanına gidip prenseslerinden aldıkları emri en iyi şekilde uygulamaya başlamışlardı.
Hava kararıp dolunay gökyüzünde süzülürken Kare’deki herkes pusuya yatmış karşılarındaki düşman ordusunu ortadan kaldırmaya hazır görünüyorlardı. Süreyya ve Elmira savaş başlamadan son kez birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. “Hazırız” dedi Süreyya kardeşinin elini tutarken. Elmira’da aynı şekilde elini sıktı Süreyya’nın “Başlasın.” diye onayladı ve kilometrelerce yer kaplayan bu ormanın tam ortasında savaştan sonra bile haftalarca belki aylarca kan kokusunun mesken edip kol gezeceği savaş başladı.