Skip to content

KARE

Chapter 1 · 13 min read

KARE

Chapter 1

Sonuna doğru yaklaştığımız Ağustos ayı başlayan yağmurlarla birlikte sonbaharın gelmekte olduğunu müjdeliyordu. Vitrinlerdeki yazdan kalma pembeler, maviler yerlerini kahvelere, siyahlara bırakmaya başlamıştı. Tüm bu devir daim içinde değişmeyen şeylerde vardı. Bunlardan biri her gün iş çıkışı hastanede yatan annesinin ziyaretine giden Süreyya’ydı. Tam 3 ay olmuştu annesi hastaneye yatalı. Söylerken az bir zaman gibi geliyor ama tamı tamına koskoca 90 gün hiç de kolay geçmemişti. Annesi kanserin son evrelerindeydi Süreyya’nın. Bu sefer giderken eski albümleri de peşinde götürmüştü Süreyya, annesinin özel isteğiydi bugün için.

Hastaneye girer girmez girişteki görevli personelleri selamlayıp üçüncü kata doğru yol aldı. Asansörü kullanmak yerine merdivenleri tercih etti bu sefer. Çıktığı her bir katın kendi içinde telaşı ayrıydı. Sonunda üçüncü kata geldiğinde soldaki ikinci odaya doğru ilerledi ve kapıyı aralarken içerden gelen şarkı mırıldanmalarını duydu. Annesi yine eskiden olduğu gibi bebek ninnisi söylüyordu.

“Uykudan uyanmış

Gülermiş bakarmış

Annesi onu çok

Öpermiş severmiş

Okula gidermiş

Yazarmış çizermiş

Babası onu çok

Öpermiş severmiş”

Süreyya’nın en sevdiği ninniydi bu. Kapıdan içeri girenin kızı olduğunu gören Ayla Hanım yerinde doğrulmaya çalıştı. “Ne güzel söylüyordun öyle anne, hala unutmamışsın.”

“Unutur muyum hiç, kızımın en sevdiği ninniydi bu.” dedi Ayla Hanım yanına gelen kızına sarılırken. “Bugün nasıl hissediyorsun anne?” odadaki sandalyeyi annesinin yatağının yanına yanaştırırken konuştu genç kadın. “Diğer günlerden farkı yok” diyerek yanıtladı kadın onu ama pek de öyle değildi, diğer günlerden farkı vardı. Yüzünün rengi duvardaki kireci andıran, hastalığın yüzüne kırışıklıkları eklediği kadın bugün çok daha farklıydı çünkü bugün anlatacakları vardı. Bundan dolayı ki içinde tuhaf hisler konuk ediyordu aynı anda hem bir endişe hem de ona haz veren bir heyecan. “Sen nasılsın kızım, iş nasıl geçti?” içindeki bu birbirini gıdıklayan hisleri bastırmak ister gibi konuşuyordu hasta kadın.

“İyi geçti annecim. Aynı günlük koşuşturmacalar.” omzundaki çantasını kucağına alıp içerisinde taşıdığı albümleri çıkarırken bir yandan da annesine cevap veriyordu. “Bak istediğin albümleri getirdim.” elindekilerden birini annesine uzattı, bir tanesini de kendisi açıp yapraklarındaki fotoğraflara baktı. Dakikalar ve saatler bu kadar yavaş ilerlerken nasıl oluyor da aylar ve yıllar bu kadar hızlı geçiyordu?

Annesi de eline aldığı albümü aralayıp yapraklardaki fotoğraflardan gözlerini ayırmadan “Nasıl oluyor da bu anları yaşarken değil de bir anı olarak baktığımızda daha mutlu oluyoruz?” dedi.

“Çünkü şu an o fotoğraftakilerden çok farklıyız ve onları özlüyoruz.” diyerek yanıtladı kızı onu ve cümlesine devam etti “Geçmişi çok özlediğin için mi getirmemi istedin bu albümleri benden?”

Bu sorunun cevabı hem evet hem de hayırdı. Geçmiş tekrar tekrar yaşamak istediği öyle çok anla doluydu ki bu hasta kadının. Tekrar yaşasaydı bu hayatını, başından geçen onca şeye rağmen tekrar tekrar seçerdi aynı yolları. “Evet, çok özledim. Geçmişe dair özlediğim o kadar çok şey var ki Süreyya hem de hiçbir pişmanlık olmadan duyulan bir özlem bu.” elindeki albümün yapraklarını hızlı hızlı aradı, bir fotoğrafı arıyordu gözleri. Elindekinde bulamayınca diğer albümlerden birini aldı alına yine aynı şekilde hızla tüm yaprakları aradı ve bu sefer buldu istediği fotoğrafı. “İşte. Benim hayatım tam olarak bu andan sonra başladı.” hasta kadının gösterdiği fotoğraf gençlik yıllarına ait bir fotoğraftı, yanında kendisinden yaklaşık iki karış kadar uzunlukta olan genç bir adam vardı.” elinde tuttuğu fotoğrafı kızına doğru çevirdi.

Yıllar öncesine ait olan bu fotoğrafta şimdilerde hastalığın pençesine düşmüş olan bu kadın son derece genç, sağlıklı ve mutlu görünüyordu. Yanındaki delikanlı için de aynısını söylemek mümkün. “Babam.” dedi genç kadın. Onu bir kere bile görmemiş olmasına rağmen, onunla hiçbir anısı olmamasına rağmen ‘babam’ diyerek sahiplenmek tuhaf geliyordu onu. Bu fotoğrafa bakınca o da tıpkı annesi gibi tuhaf hissediyordu ama özlem duymuyordu. İnsan hiç tanımadığı birini özler mi? Eğer yanlarında olsaydı hayatının çok daha farklı şekilde ilerlemiş olacağını düşünürdü her zaman. Belki de şu an annesi bu kadar hasta olmazdı bile ama eğer kader yapılan farklı seçimlere rağmen bizi hep aynı noktaya getirecek şekilde planlanmış bir oyunsa yine de hastalanırdı belki annesi ama bu her şeyin çok daha farklı ilerleyebileceği gerçeğini değiştirmezdi.

Fotoğraftaki delikanlıya dair pek de bir bilgisi yoktu Süreyya’nın. Sadece babası olduğunu biliyordu. Ölmüş müydü? Kısa süreliğine yaşanmış ve sonu ayrılıkla bitmiş bir ilişki miydi? Acaba bir kızı olduğundan haberi var mıydı? Bütün bu sorular üzerine defalarca düşünülmüş her seferinde farklı senaryolarla cevaplanmış ama hiçbir zaman gerçeğe ulaşılmamış şeylerdi. Annesi bu sorulara farklı hikayelerle cevap verirdi her zaman. Süreyya küçükken yurt dışında çalışan ve günü birinde dönecek olan adamdı. Sonraları bu hikaye değişti ve bir trafik kazasında ölen biri oldu. Kimi zaman da başka ailesi olan bir adam. Genç kadın artık bir cevap aramıyordu bu sorulara. Annesinin tüm senaryolarından çıkardığı tek bir gerçek vardı o da gerçeği öğrendiğinde mutlu olmayacağıydı. Tam da bu yüzden annesi kendisine hevesle fotoğrafı gösterdiğinde bir heyecan ya da merak duygusu belirmemişti onda.

“Artık eskisi gibi sorular sorup merak etmiyorsun babanı?” dedi yaşlı kadın kızının gözlerine bakarken. “Evet, etmiyorum. Eskiden hırs yaptığım bir oyun gibiydi bu soruların cevapları ama şimdilerde ilgilendiğim sorular değil bunlar.” diyerek cevapladı Süreyya annesini.

“Sana her seferinde farklı hikayeler uydurduğum için kızgınsın bana belki de bu yüzden nefret bile ediyor olabilirsin benden. Hak veriyorum bu yüzden sana ama senin için en iyi olanı düşünmeye ve yapmaya çalıştım yaşadığım bu hayat boyunca. Senin böylelikle güvende olabileceğini düşündüm.” gözleri dolan yaşlı kadın elindeki fotoğrafı okşuyordu bir yandan da.

“Bunları konuşmamıza inan hiç gerek yok anne. Dediğim gibi artık bu soruların cevaplarını merak etmiyorum. Benim için önemli olan sensin ve sen böyle yaptığına göre benim için de iyi olan bu. Böyle düşünüyorum.” elindeki albümleri kenara bırakıp annesinin ellerini avuçladı genç kadın ve belki de yakın zamanda tutamayacağı bu ellere öpücükler kondurdu.

“Artık ölüm o kadar yakınımda ki yaşadığım bunca yılı düşününce bu diyardan göçüp giderken ne senin aklında soru işaretleri bırakmak istiyorum ne de omuzlarımda gerçeklerin yüküyle taşınmak istiyorum başka bir hayata. Bugün bu albümleri de bu yüzden getirmeni istedim. Yaşanan onca yıl. Sen ve ben. Bu konuşma kafamda günlerce kendimle yaptığım her seferinde de çok farklı ilerleyen ama hep tıkanıp kalarak sonuçlanan bir durum. Biz babanla tanıştığımızda henüz 21 yaşındaydım. Genceciktim. O zamana kadar mucizelere inanan biri değildim çünkü hiç tanık olmamıştım. Babanla tanıştıktan sonra mucizelerin bir parçası oldum çünkü baban mucizenin ta kendisiydi. Onunla yan yanayken zaman farklı işliyor, dünya daha iyi bir yer haline geliyor ve gözüme dağ gibi görünen tüm sorunlar daha halledilebilir oluyordu.” konuşurken yorgun düşen hasta kadın sesini düzeltmek için öksürdü. Odadaki masanın üzerinde bulunan pet bardaktaki sulardan alıp annesine uzattı Süreyya.

“Annecim kendini yormana gerek yok. Sen ne yaptıysan onun doğru olduğuna inanıyorum.” diyerek annesinin kendisini yormasına engel olmak istedi genç kadın ama annesinin susmaya ya da vazgeçmeye pek de niyeti yoktu.

“Yıllarca herkes bana babanın kim olduğunu sordu. Onunla çok güzel şeyler yaşamış olmama rağmen ne kim olduğunu ne de onunla yaşadıklarımı hiç kimseye anlatmadım belki de anlatamadım bilmiyorum. Elimde tuttuğum bu fotoğraftan başka hiçbir şey yok ondan geriye kalan.” gülümseyip şefkatle baktı kızına “Bir de sen varsın.” derin bir iç çekip konuşmasına devam etti “Bundan yıllar önce bir gece bir kabus görmüştüm. Kabus demek de çok doğru mu bilmiyorum. Beni büyük bir heyecan uykumdan uyandırmıştı. Kan ter içinde kalmıştım. O kadar tuhaf hissetmiştim ki geri ne uyuyabiliyordum ne de başka bir şey yapabiliyordum. Yatağımdan kalkıp evin bahçesine çıktım, bahçedeki elma ağacının gövdesine yaslanıp öylece durdum. Temiz hava alıp içeri girecektim. Hava öyle güzeldi ki dışarda ne kadar durdum bilmiyorum ama artık güneş ilk ışıklarını üzerime doğru savurmaya başlamıştı. İşte tam o anda ağacın gövdesi yavaşça açılmaya başladı. Ne olduğunu anlamadan kalktım yerimden. Güneş vurdukça ağacın gövdesi oyuluyordu adeta. Ne yapacağımı, bunun nasıl olduğunu, hatta bunun gerçek mi rüya mı olduğunu bile anlamadım. Bir an da adımların ağaçta açılan oyuğa doğru ilerlemeye başladı. Kendimi durduramıyordum. Durdurmak da istemiyordum belki de. Oyuktan içeri girdiğim anda bir karanlık kapladı her yeri. Çığlıklar attım ama kimse duymuyordu sesimi. Ne yapacağımı bilemiyordum. Bir şeyler hareket ediyordu ama ne oluyordu hiçbir fikrim yoktu. Bir süre bu hareket ve çığlıklarım devam etti sonra birden hareket kesildi ve oyuk tekrar açıldı. Apar topar dışarı attım kendimi. Neler olduğunu anlayamamıştım fakat oyuktan dışarı çıktığımda olduğum yer evimin bahçesi değildi. Uçsuz bucaksız yeşilin her tonunun hakim olduğu bir ormandaydım. Hala kabus görüyor olmalıyım diye düşündüm. Kabus görüyorum ve uyanamıyorum. Mantıklı gelen tek düşünce buydu. ‘Kimse yok mu? Yardım eder misiniz?’ diye bağırmaktan başka hiçbir şey gelmiyordu elimden. Olduğum yerde oturup ağlayıp durdum. Ağlarken o kadar kendimden geçmiştim ki omzuma dokunan elin geldiğini bile hissetmemiştim. Korkuyla çevirdim başımı. İşte o an. Baban karşımdaydı.” az önce gözlerine dolan yaşlar şimdi dökülüyordu. Sadece anlatmıyordu hasta kadın sanki tekrar tekrar yaşıyordu o anları. Gözlerini silip kızına baktı. Genç kadının suratına tuhaf bir ifade yerleşmişti. Hayır duygulanmamıştı ya da heyecanlanmamıştı. Acıma duygusuydu bu.

“Süreyya” dedi annesi kızının kendisini gerçekten dinleyip dinlemediğini anlamak için. Adını duyan kadın yerinde kıpırdandı. Ne demesi gerektiğini ya da ne yapması gerektiğini bilmiyordu. ‘Annem hastalığın zor zamanlarından geçiyor ve halüsinasyonlar görüyor, bu anlattıkları da bu yüzden’ diye düşündü.

“Çok yoruldun annecim, sonra devam edelim istersen bu konuşmaya. Ben eve gideyim saat de çok geç oldu. Sen de dinlen, güzelce uykunu al. Yarın yine geleceğim zaten.” yerinden kalkıp etraftaki albümleri çantasına koyup eve gitmek için hazırlanmaya başlamıştı bile. “Bana inanmıyorsun” dedi annesi gülümseyerek. “Açıkçası inanılır şeyler demediğimin de farkındayım zaten ama tüm bunlar doğru Süreyya bana inanmak zorundasın çünkü senin bir ailen var ve ben yoksam onlarla olmak sana iyi gelebilir.” diyerek açıklamaya çalışıyordu kendini.

“İnanıyorum annecim. Niye inanmayayım? Ama bak saat çok geç oldu, uyuman lazım artık. Yarın yine görüşürüz.” gitmek için hazırlanan Süreyya annesine sarılıp yanaklarını öperken “Seni çok seviyorum, bunları düşünme. Yarın yine konuşuruz merak etme.” dedi.

Kızının kendisine inanmadığının farkında olan yaşlı kadın yerine doğrulmaya çalıştı ama kendisini yorgun düşüren hastalığı buna izin vermiyordu. “Süreyya elma ağacı. Unutma. Güneş doğarken geçit açılıyor. Babanı bulmak için bir şansın var.” hasta kadın konuşurken Süreyya çıkmıştı bile hastanenin odasından. Hızlıca indi merdivenleri. Hastalık iyice ilerlemişti. Alıştırması gerekiyordu bunca zaman kendini ama böyle bir şeye nasıl alıştırırdı ki insan kendisini? Doğruca evinin yolunu tuttu. Evin kapısına geldiğinde karşısında arkadaşı Arif’i görünce afalladı ve sıyrıldı düşüncelerinden. “Arif, ne işin var burada?”

“E kızım kaç kere aradım, telefonun kapalı olunca bende merak ettim. Eve gelip bakayım dedim. Evde de göremeyince hastaneye geliyordum işte sen geldin şimdi.” diye cevap verdi uzun boylu çocuk.

Çantasındaki telefonu çıkardı, kapalıydı. Şarjının bitmek üzere olduğunu hatırladı. “Şarjı bitmiş” dedi bir yandan da çantasındaki anahtarı ararken. “Hayırdır Süriş, nen var kuzum?” yeşilçamdan fırlamışçasına konuşmuştu bu sefer Arif. Cüsseli vücudunun arkasında sert bir kişilik yatıyormuş gibi görünse de öyle biri değildi bu adam. Kahveye çalan dalgalı saçları, yazın etkisiyle bronzlaşmış teni ve her durumda insanı motive etmeyi başaran pozitif enerjisiyle Süreyya’nın hayatındaki en renkli parçalardan biriydi.

“Annemin yanından geliyorum Arif.” çantasında aradığı anahtarı bulmuş evin kapısını açmıştı bile genç kadın. Arkadaşıyla birlikte içeri girerken konuşmasına devam etti. “Annemin durumunu biliyorsun. Aylardır hasta. Durumunda bir değişiklik yoktu zaten ama bu akşam öyle saçma şeyler anlattı ki bana. Ne düşüneceğimi ne hissedeceğimi bilemedim açıkçası. Belli ki hastalığı çok ilerledi Arif. Onu kaybetmeye hazır değilim.” çantasını evin girişindeki dolabın rafına asıp arkadaşıyla birlikte salona geçmişti Süreyya. Kendisini kanepenin bir ucuna doğru atarken arkadaşı da yanına yerleşmişti.

“Nasıl yani anlamadım?” Süreyya’nın dediklerinden mantıklı bir şey çıkaramayan kumral adam meraklı bakışlarını Süreyya’dan ayırmıyordu. “En iyisi ben bize bir kahve yapayım” diyerek daha yeni yerleştiği yerinden kalktı Süreyya. Mutfağa gidip hem arkadaşına hem kendisine kahve yapıp tekrar eski yerine geldiğinde bu sefer hemen kalkmadı ve annesinin kendisine anlattıklarını en ince ayrıntısına kadar anlattı Arif’e. Duydukları karşısında arada bir ağzı açılıp gözleri irileşen Arif, arkadaşının konuşması bittiğinde sadece “Vay be!” diyebilmişti. İkisi de bir süre sustuktan sonra sessizliği bozan yine bu kumral delikanlı oldu. “Bilirsin Süriş Melda teyze pozitif enerji, spiritüel şeyler, 777, paralel evren gibi birtakım şeylerin her zaman var olabileceğini düşünmüş ve bunlara yönelik şeyleri her zaman ilgiyle takip eden bir kadındı yani şunu demek istiyorum hastalığın etkisiyle böyle rüyalar görüp gerçek sanmış ve bunları da sana anlatmış olabilir. Çok normal. Onca ilaç içiyor. Bazı günler günün tamamını uyuyarak geçiriyor. Bazen kötü bir rüyanın etkisinden çıkınca biz de gerçekle hayali ayırt edemeyebiliyoruz. Bu da öyle bir şeydir. Sen takma kafanı. Yarına çoktan unutmuş olur.” Süreyya’nın anlattıklarına şaşırmış olmasına rağmen tam olarak böyle düşünüyordu Arif. Bir süre ikisi de konuşmadan bekledi. İkisi de duyduklarını kafalarında canlandırmaya çalışıyordu. “Cidden bahçede elma ağacı var mı Süreyya?” yine sessizliği bozan Arif olmuştu.

Arif’in sorduğu soruyu bir süre düşündü Süreyya. “Aslında” cümleye başladı ama bir süre daha sessiz kalıp düşündü “bir ağaç var ama ben bildim bileli hiç elma vermedi. Hatta eskiden çok meyvesi olurmuş ama sonradan hiç elma vermez olmuş. Dedem hep kesmeye yeltenmiş ama annem gerçekten de çok severdi bu ağacı, izin vermedi kimsenin kesmesine.”

Gecenin devamında Arif, arkadaşının kafası dağılsın diye farklı sohbetler açıp onunla oyunlar oynamayı teklif etti, bu gece onu yalnız bırakmaya niyeti yoktu kumral adamın çünkü tüm bu anlatılanlar ne kadar saçma gelse de Süreyya’nın yine de ürktüğünü gözlerinden görebilmek onun için çok da zor değildi. Gecenin sonunda kanepede ilk uyuya kalan Süreyya olmuştu. Arif, Süreyya’nın odasından üzerlerine örtmek için iki tane pike alıp salona geri döndü. Arkadaşının üzerini örttükten sonra kendisi de odada bulunan diğer kanepeye uzanıp telefonunun ekranına baktı. Saat çoktan olmuştu bile. Melda teyzenin yani Süreyya’nın annesinin anlattıklarını düşündü. Düşündükçe gözlerinden akan uyku kaybolmuştu. Arkadaşı ve annesi için bir yandan üzülüyor bir yandan anlatılan hikayenin etkisi kendisinde rahatsızlık uyandırıyordu. Bir süre daha yerinde dönüp duran Arif uyuyamayacağını anladığında bahçedeki elma ağacını görmek istediğine karar verdi. Bulundukları odadan bahçeye açılan cam kapının önünde dikildi. Güneş henüz doğmamıştı bu yüzden elma ağacının hangisi olduğunu seçemiyordu. Cam kapıyı yavaşça aralayıp dışarı çıktı. Bahçe de topu topu üç ağaç vardı zaten. Hepsini tek tek inceledi. Buraya daha önce de defalarca gelmişti ama hangi ağacın ne olduğuna bakmak hiç umurunda olmamıştı. Üç ağacı da inceledikten sonra bahçenin köşesindeki ağacın elma ağacı olduğu kanısına vardı. Ağacın gövdesine dokundu, her yerini incelemeye koyuldu. Eliyle sarsı bu kalın gövdeyi. “Aman yok artık canım ben de neyle uğraşıyorum, akıl mantık işi mi?” kendi kendine söylenip gülerek arkasını döndü ve az önce dışarı çıktığı kapıya doğru yürüdü. Nerdeyse evin içer adım atıyordu ki bir anda yer titremeye başladı. Yavaşça arkasını döndüğünde doğan güneş ışıklarının ağaca vurduğunu ve ağacın gövdesinde bir hareketlenme olduğunu gördü. Kendisini hemen evin içine atan Arif odada uyuyan arkadaşını yerinde sarsarak uyandırmaya çalıştı. “Süreyya uyan! Süreyya!”

Kendisini omuzlarından tutup sarsan arkadaşının etkisiyle gözlerini aralayan Süreyya ne olduğunu anlamayarak olduğu yerde doğruldu sadece. “Gerçekmiş Süreyya. Annenin anlattıkları yani Melda teyze... elma ağacı... güneş...” Arif sadece kelimeleri yan yana getiriyordu ama söylediği şeylerden bir cümle ortaya çıkmıyordu. Arkadaşını kolundan tutup bahçeye çıkardı ve koşar adımlarla az önce gördüğü ağacın yanına gitti. Gövdesinde hala hareketler olan ağaç gerçekten aralanmıştı. Süreyya ve Arif ağaçtan gözlerini alıp birbirlerine baktıklarında ne yapacaklarını düşündüler. Arif hala Süreyya’nın kolundan tutmaya devam ederken adımlarını açılan ağacın gövdesine doğru ilerletti. Süreyya bu duruma karşı koymak istiyor mu emin değildi ama itiraz etmeden yürüyordu. İkisi de kendilerini ağacın gövdesinin içinde bulduğunda bir anda karanlığa düştüler. Kulaklarını uğultu doldurdu, yer ayaklarının altından kayarmışçasına hareket etti. Bir süre sonra uğultu kesilmişti ve zemin artık sallanmıyordu. Elma ağacının gövdesi aralanıp kendilerini dışarı attıklarında tıpkı annesinin anlattığı gibi kendilerini bir yemyeşil ormanda buldular fakat annesinin anlattığından farklı olan bir şey vardı. Burası insan, hayvan ve insana benzeyen bir sürü yaratıkla doluydu. Hepsi de sanki Arif ve Süreyya’nın geleceğini biliyormuşçasına oldukları yerde gözlerini bu iki arkadaşa dikmiş duruyorlardı.

Arif ve Süreyya birbirlerinin ellerini sımsıkı tutup güç almaya çalışıyordu. “Burası neresi? Lütfen geri dönmemiz için bize yardımcı olur musunuz? Buraya nasıl geldik bilmiyoruz.” gibi kelimeler etmişti Süreyya fakat karşısındakilerin onu anladığından emin değildi. Karşısındaki topluluğun en önünde duran ve görüntüsü sebebiyle muhafızı andıran kişilerden biri onlara doğru yaklaşıp “Kare’ye hoş geldiniz.” derken Süreyya’nın önünde saygıyla eğildi.

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.