Skip to content

KARA

Chapter 18 · 11 min read

KARA

Chapter 18

Bölüm 18

Işık'ın elindeki telefon yavaşça aşağı indi.

Koridorun ortasında öylece duruyor, birkaç saniye önce duyduğu sesin zihninde yankılanmasını engelleyemiyordu. Nefes almayı unutmuş gibiydi. Kalbi göğsüne öylesine sert vuruyordu ki sanki birazdan kaburgalarını kırıp dışarı çıkacaktı.

Babası.

Babası onu aramıştı.

On iki yıl önce toprağa verdiği, mezarının başında gözyaşları içinde vedalaştığı babası...

Yaşıyordu.

Hayır, bu mümkün değildi. İnsanlar ölürdü. Giderlerdi. Geri dönmezlerdi. Işık bunu hayatının en acı gerçeği olarak öğrenmişti. Şimdi bir yabancının telefonun diğer ucundan birkaç kelime söylemesiyle bütün geçmişinin yalan olabileceğine inanması bekleniyordu.

Ama o sesi tanımıştı.

Çocukken geceleri kâbus gördüğünde kendisini kollarının arasına alan, saçlarını okşayarak korkmamasını söyleyen adamın sesini tanımıştı.

"Işık?"

Kara'nın sesiyle irkildi.

Genç adam karşısında duruyor, yüzünü dikkatle inceliyordu. Az önce duyduklarının onu nasıl sarstığını anlamaya çalıştığı belliydi.

"Işık, bana bak."

Işık başını kaldırdı.

Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu. Ağlayamayacak kadar şaşkındı.

"Babam..." diye fısıldadı.

Kara'nın çenesi gerildi.

"Ne söyledi?"

Işık birkaç saniye ona baktı. Sonra yüzündeki ifade değişti. Korkusunun arasından öfke yükselmeye başlamıştı.

"Benden uzak durmamı söyledi."

Kara'nın kaşları çatıldı.

"Kimden?"

"Senden."

Bu tek kelime, ikisinin arasına görünmez bir duvar ördü.

Kara başını hafifçe yana eğdi.

"Başka?"

Işık'ın gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

"Annemin ölümüne neden olan kişinin sen olmadığını söyledi."

Kara'nın yüzündeki ifade bir anda sertleşti.

Işık bunu fark etti.

"Ama seni yıllardır ondan koruyan kişinin de kendisi olmadığını söyledi."

Kara'nın bakışları bir anlığına boşluğa kaydı.

Sanki duyduğu sözler, zihninde yıllardır kapalı duran bir kapıyı aralamıştı.

Işık bir adım yaklaştı.

"Sen ne biliyorsun, Kara?"

Genç adam cevap vermedi.

"Bana ne sakladığını söyle!"

Kara gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.

"Sana burada anlatamam."

Işık acı bir kahkaha attı.

"Yine mi?"

"Işık..."

"Hayır! Artık yeter! Birileri beni arıyor, evime giriyor, ailemin ölümünü yeniden önüme koyuyor. Şimdi de on iki yıl önce öldüğünü bildiğim babamın yaşadığını söylüyorsun. Sen ise hâlâ bana burada anlatamam diyorsun!"

Sesi koridorda yankılandı.

Yakınlardaki birkaç kişi onlara döndü. Kara bunu fark ettiğinde Işık'a biraz daha yaklaştı ama ona dokunmadı.

"Haklısın," dedi alçak sesle. "Benden nefret etmekte haklısın."

Işık'ın gözleri doldu.

"Ben senden nefret etmek istemiyorum."

Bu söz ağzından çıkar çıkmaz sustu.

Kara da sustu.

Işık başını eğerek gözyaşlarını silmeye çalıştı. Asıl korktuğu şey, Kara'dan nefret edememesiydi. Onu inciten, kendisinden gerçekleri saklayan bu adama rağmen kalbinin hâlâ onun için atmasıydı.

"Ben sadece gerçeği bilmek istiyorum," diye fısıldadı. "Bunu bana çok görme."

Kara'nın yüzündeki sertlik kırıldı.

"Sana söz veriyorum. Bu gece her şeyi öğreneceksin."

Işık gözlerini ona kaldırdı.

"Ya yine yalan söylüyorsan?"

Kara'nın cevabı gecikmedi.

"O zaman beni bir daha asla görmek zorunda kalmazsın."

Işık onun gözlerine baktı.

İlk kez Kara'nın sesinde kendinden emin bir adamın değil, kaybetmekten korkan birinin çaresizliği vardı.

Fakat Işık artık yalnızca duygularına güvenemezdi.

Telefonunu çantasına koydu.

"Yakup'u bulmamız gerekiyor."

Kara başını salladı.

"Önce buradan çıkalım."

---

Elif, onları salonun çıkışında yakaladığında yüzündeki endişe daha da belirginleşti.

"Işık, nereye gidiyorsun? Daha ne olduğunu bile anlamadık!"

Işık arkadaşının ellerini tuttu.

"Biliyorum, güzelim. Ama çözmem gereken bir şey var."

"Ne çözmesi? Az önce Yasemin'i götürdüler, sonra kaybolduğunu söylediler. Şimdi de senin yüzün bembeyaz. Bana bir şey anlatmadan hiçbir yere gitmiyorsun!"

Işık arkadaşının bu çıkışı karşısında istemsizce gülümsedi. Elif her zamanki gibi onu korumaya çalışıyordu.

"Sonra sana her şeyi anlatacağım. Söz veriyorum."

Elif'in gözleri Kara'ya kaydı.

"Sen de mi onunla gidiyorsun?"

"Evet."

Elif'in yüzündeki ifade anında değişti.

"Kara, eğer bu kızın başına bir şey gelirse..."

"Gelmesine izin vermeyeceğim."

"Senin sözlerine güvenmemi bekleme."

Kara itiraz etmedi.

"Beklemiyorum."

Elif bir an duraksadı. Ardından Işık'a sarıldı ve kulağına fısıldadı.

"Ne olursa olsun beni ara. Saat kaç olursa olsun, nerede olursan ol. Anladın mı?"

Işık ona sıkıca sarıldı.

"Anladım."

İki arkadaş birbirinden ayrıldığında Elif, Işık'ın yüzünü avuçlarının arasına aldı.

"Ve sakın tek başına kahramanlık yapmaya kalkma."

Işık hafifçe gülümsedi.

"Sen yanımda olmadığında kimseyi dinlemiyorum zaten."

Elif'in dudaklarında kısa bir gülümseme belirdi. Ardından gözleri yeniden doldu.

Işık arkadaşına son kez sarılıp Kara'yla birlikte salondan çıktı.

Fakat kapıya ulaştıklarında Kara'nın telefonu çaldı.

Arayan Yakup'tu.

Kara hemen açtı.

"Konuş."

"Evde olmamız gerekiyor. Hemen."

Yakup'un sesi alışılmadık derecede ciddiydi.

"Ne buldun?" diye sordu Kara.

"Zarfın içindekilerden başka bir şey daha var. Fotoğrafın arkasındaki yazıyı ilk başta fark etmedim."

"Ne yazıyor?"

Yakup derin bir nefes aldı.

"Bir adres."

Kara'nın gözleri daraldı.

"Neresi?"

Yakup birkaç saniye sustu.

"Eski bir mezarlık. Işık'ın ailesinin defnedildiği yer."

Işık, Kara'nın yüzündeki değişimi fark etti.

"Ne oldu?"

Kara telefonu kapatmadan önce Yakup'a son bir soru sordu.

"Başka bir şey var mı?"

"Evet," dedi Yakup. "Adresin yanında bir saat yazıyor. Bu gece, tam on ikide."

Kara'nın bakışları saate kaydı.

"Orada olacağız."

Telefonu kapattığında Işık ona döndü.

"Mezarlığa mı gidiyoruz?"

Kara başını salladı.

Işık'ın boğazı düğümlendi.

On iki yıldır o mezarlığa gitmek onun için bir vedaydı. Babasına, annesine ve bir daha asla geri gelmeyecek çocukluğuna yaptığı sessiz bir ziyaretti.

Şimdi ise oraya bir cevap bulmak için gidecekti.

Belki de hayatının en büyük yalanıyla yüzleşmek için.

---

Yakup'un evine vardıklarında saat akşamın ilerleyen bir vaktini gösteriyordu.

Yakup kapıyı açar açmaz Işık'a baktı. Yüzündeki ifadeyi görünce sorularını erteledi ve kenara çekildi.

"İçeri gelin."

Salona girdiklerinde masanın üzerinde eski bir gazete kupürü, sararmış bir fotoğraf ve küçük, siyah bir zarf duruyordu.

Işık'ın bakışları fotoğrafa takıldı.

Fotoğrafta annesiyle babası vardı.

Annesi, babasının koluna girmiş gülümsüyordu. Babası ise bir eliyle küçük bir kızın omzunu tutuyordu.

Işık.

Fotoğraf çekildiğinde henüz sekiz yaşındaydı.

Fotoğrafı eline aldığında parmakları titredi.

"Bunu nereden bulmuşlar?"

Yakup başını iki yana salladı.

"Bilmiyorum. Zarf kapının önündeydi. Eve girdiğimde başka bir şey fark etmedim."

Kara, masadaki gazete kupürünü eline aldı.

"Bu haber on iki yıl öncesine ait."

Işık kupüre baktı.

Başlıkta ailesinin geçirdiği trafik kazasından söz ediliyordu. Habere göre araçları yağmurlu bir gecede yoldan çıkmış, anne ve babası olay yerinde hayatını kaybetmişti. Işık ise ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılmıştı.

Yıllarca bildiği hikâye buydu.

Ancak haberin alt kısmında, gözden kaçması kolay bir ayrıntı vardı.

Kazaya karışan ikinci araç olay yerinden uzaklaştı. Sürücü henüz tespit edilemedi.

Işık'ın nefesi kesildi.

"İkinci araç mı?"

Yakup başını salladı.

"Haberde yalnızca bu yazıyor."

Işık kupürü Kara'nın elinden aldı. Yazıları tekrar tekrar okudu.

"Ben bunu hiç görmedim."

Kara sessizce cevap verdi.

"Çünkü bu haberin yayımlanmasından iki gün sonra gazeteden kaldırılması istenmiş."

Işık başını kaldırdı.

"Nereden biliyorsun?"

Kara bir an duraksadı.

"Babamın evrakları arasında aynı habere ait bir belge gördüm."

"Senin babanın evraklarında mı?"

"Evet."

Işık'ın bakışları sertleşti.

"Yani senin baban da bu kazayı araştırıyordu."

Kara başını salladı.

"Sanırım."

"Sanırım mı?"

"Babam kaybolduğunda geride çok sayıda dosya bırakmıştı. Bazılarını inceleyebildim. Bazılarını ise bulamadım."

Işık bir an sustu.

"Senin baban ne iş yapıyordu?"

Kara'nın yüzü gölgelendi.

"Resmî olarak bir lojistik şirketinin sahibiydi. Ama bazı yıllarda devlet adına yürütülen gizli soruşturmalara da destek veriyordu."

Yakup kaşlarını çattı.

"Sen bunları daha önce neden anlatmadın?"

Kara ona baktı.

"Çünkü babamın kayboluşuyla ilgili bildiklerimden emin değildim."

Işık, elindeki fotoğrafı masaya bıraktı.

"Ya benim ailemle ilgili bildiklerin?"

Kara cevap vermekte gecikti.

Bu gecikme Işık'ın içindeki şüpheyi büyüttü.

"Kara."

Genç adam gözlerini ona kaldırdı.

"Babamın kaybolmasından birkaç hafta önce senin babanla görüşmüş."

Işık'ın kalbi hızlandı.

"Nerede?"

"Bilmiyorum. Ancak babamın notlarında aynı isim tekrar tekrar geçiyor."

"Hangi isim?"

Kara siyah zarfı açtı ve içinden çıkan küçük kâğıdı masaya koydu.

Kâğıtta tek bir isim yazıyordu.

Mahir Demir.

Yakup'un yüzü bir anda değişti.

Işık bunu fark etti.

"Ne oldu?"

Yakup cevap vermedi.

Işık ona doğru döndü.

"Yakup, bu ismi tanıyor musun?"

Yakup dudaklarını birbirine bastırdı. Ardından yavaşça başını salladı.

"Bir yerde duydum."

"Nerede?"

Yakup'un bakışları Kara'ya kaydı.

"Kara'nın babasının kaybolduğu yıl, haberlerde bu adamdan bahsediliyordu. Bir iş insanıydı. Büyük bir yolsuzluk soruşturmasında adı geçmişti."

Kara kâğıdı eline aldı.

"Mahir Demir'in soruşturmayla bağlantısı kanıtlanamamıştı."

Yakup başını salladı.

"Ama adam bir süre sonra ortadan kayboldu."

Işık'ın kalbi hızla çarpmaya başladı.

"Bu adam benim ailemin kazasıyla bağlantılı olabilir mi?"

Kara cevap vermeden önce kâğıdı yeniden masaya bıraktı.

"Olabilir."

Işık gözlerini kapattı.

Her yeni bilgi, geçmişindeki başka bir yarayı açıyordu. Üstelik bu kez yalnızca ailesinin ölümüne dair şüpheler yoktu. Kara'nın babası da kayıptı. Yasemin'in adı bir cinayet soruşturmasına karışmıştı. Ve biri, bütün bunların ortasında Işık'ı hedef alıyordu.

"Mezarlığa gidiyoruz," dedi sonunda.

Kara başını salladı.

"Birlikte."

Işık ona döndü.

"Bu, sana güvendiğim anlamına gelmiyor."

"Biliyorum."

"Sana güvenip güvenemeyeceğime kendim karar vereceğim."

Kara'nın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

"Ben de senden başka bir şey istemiyorum."

Işık cevap vermedi.

Çünkü Kara'nın gözlerinde gördüğü şey, ona hâlâ hissettiklerini hatırlatıyordu.

Ve şu an hisleri, ihtiyaç duyduğu son şeydi.

---

Gece yarısına birkaç dakika kala mezarlığın kapısına ulaştılar.

Hava soğuktu. Rüzgâr ağaçların dallarını sallıyor, yapraklar taşların üzerinde sürükleniyordu. Uzakta bir köpeğin havlaması duyuluyor, karanlık mezarlığın sessizliğini daha da ürkütücü hâle getiriyordu.

Yakup arabayı girişin yakınında bıraktı.

"Ben burada bekleyeceğim," dedi. "Bir şey olursa hemen gelirim."

Kara başını salladı.

Işık ise mezarlığın demir kapısına bakıyordu. Çocukluğundan beri buraya defalarca gelmişti. Her seferinde aynı yolu yürümüş, aynı mezarların önünde durmuştu.

Fakat o gece her şey farklıydı.

Kara yanına geldi.

"Hazır mısın?"

Işık başını salladı.

"Hayır."

Kara ona baktı.

Işık yutkundu.

"Ama yine de gideceğim."

Kara bu kez ona dokunmadan yanında yürümeye başladı.

Birlikte mezarların arasından geçtiler. Işık, yol boyunca tanıdığı isimleri gördükçe boğazındaki düğümün büyüdüğünü hissediyordu. Sonunda anne ve babasının mezarlarının bulunduğu bölüme ulaştılar.

Işık durdu.

İki mezar yan yana duruyordu.

Taşların üzerinde anne ve babasının isimleri yazılıydı.

Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.

"Ben sizi gerçekten kaybettiğimi sanıyordum," diye fısıldadı.

Kara birkaç adım geride durdu. Işık'ın bu anı yalnız yaşamasına izin verdi.

Genç kadın mezar taşlarına yaklaşıp dizlerinin üzerine çöktü. Parmaklarını babasının isminin üzerinde gezdirdi.

"On iki yıldır buraya gelip sizinle konuşuyorum. Her şeyi anlatıyorum. Bazen çok kızıyorum, bazen sizi özlüyorum. Ama hep burada olduğunuzu düşünüyordum."

Sesi titredi.

"Şimdi bana neye inanacağımı bile söylemiyorsunuz."

Kara gözlerini başka tarafa çevirdi. Onu böyle görmek, içinde bastırdığı bir acıyı harekete geçirmişti.

Tam o sırada Işık, babasının mezar taşının önünde küçük bir şey fark etti.

Toprağın üzerinde duran siyah bir zarf.

Zarf yeniydi. Üzerinde yağmur ya da toprak izi yoktu.

Işık yavaşça uzanıp zarfı aldı.

"Kara..."

Genç adam hemen yanına geldi.

"Ne buldun?"

Işık zarfı ona gösterdi.

Üzerinde yalnızca iki kelime yazıyordu.

Işık'a özel.

Kara'nın yüzü sertleşti.

"Dokunma. Önce bir kontrol edelim."

Fakat Işık zarfı çoktan açmıştı.

İçinden küçük bir anahtar ve katlanmış bir kâğıt çıktı.

Kâğıtta tek bir cümle vardı:

Gerçeği öğrenmek istiyorsan, on iki yıl önce gömülen kişinin mezarını aç.

Işık'ın parmakları buz kesti.

"Bu ne demek?"

Kara kâğıdı eline aldı ve dikkatle okudu.

Ardından mezarlığın karanlık tarafına baktı.

"Burada başka biri var."

Işık hızla ayağa kalktı.

"Nereden biliyorsun?"

Kara cevap vermek yerine başını hafifçe yana çevirdi. Uzakta, mezar taşlarının arasından bir gölge geçmişti.

"Yakup!" diye seslendi.

Ancak mezarlığın girişinden cevap gelmedi.

Kara telefonunu çıkardı. Aradı ama Yakup cevap vermedi.

Işık'ın kalbi hızlandı.

"Bir şey mi oldu?"

Kara telefonunu cebine koydu.

"Buradan çıkmamız gerekiyor."

Tam geri dönecekleri sırada karanlığın içinden bir ses yükseldi.

"Çıkmak için biraz geç kaldınız."

İkisi de oldukları yerde durdu.

Mezar taşlarının arasından siyah paltolu bir adam çıktı. Yüzünün yarısı gölgede kalıyordu. Elinde küçük bir el feneri vardı.

Işık adamı tanımıyordu.

Ama Kara'nın tepkisi, onu tanıdığını açıkça gösteriyordu.

Genç adamın yüzü bir anda bembeyaz kesildi.

"Sen..."

Adam hafifçe gülümsedi.

"Uzun zaman oldu, Kara."

Kara'nın elleri yumruk oldu.

"Burada ne işin var?"

Adam soruya cevap vermedi. Bakışlarını Işık'a çevirdi.

"Demek sonunda babanın sesini duydun."

Işık'ın kalbi göğsüne çarptı.

"Babamı nereden tanıyorsun?"

Adam birkaç adım yaklaştı.

"Onu tanımakla kalmadım, küçük hanım. On iki yıl önce sana ne olduğunu da biliyorum."

Kara hemen Işık'ın önüne geçti.

"Ona yaklaşma."

Adam güldü.

"Hâlâ aynı. Bunca yıldan sonra bile onu korumaya çalışıyorsun."

Işık, Kara'nın omzunun üzerinden adama baktı.

"Sen kimsin?"

Adamın gülümsemesi silindi.

Ardından yavaşça elini cebine soktu ve eski, yıpranmış bir fotoğraf çıkardı.

Fotoğrafı Işık'a doğru uzattı.

Işık titreyen parmaklarıyla fotoğrafı aldı.

Fotoğrafta genç bir adam, bir hastane odasının önünde duruyordu. Yanında ise kucağında kundakta bir bebek tutan bir kadın vardı.

Kadının yüzü Işık'ın annesine benziyordu.

Ama fotoğrafın arkasındaki tarih, Işık'ın bütün bildiklerini altüst etti.

Fotoğraf, Işık'ın doğduğu yılda çekilmişti.

Ve yanında duran genç adam...

Kara'nın babasıydı.

Işık başını kaldırdı.

"Bu fotoğraf ne?"

Adamın gözleri Kara'ya kaydı.

"Onu asıl ilgilendiren şey fotoğraf değil."

Ardından Işık'a döndü.

"Senin baban sandığın adamın kim olduğunu öğrenmek istiyorsan, mezarı açmalısın."

Işık'ın nefesi kesildi.

"Ne diyorsun sen?"

Adam mezarlığın daha karanlık bir bölümünü işaret etti.

"Çünkü on iki yıl önce toprağa verilen kişi, senin baban değildi."

Dünya bir kez daha Işık'ın ayaklarının altından kaydı.

Kara bir adım atarak adamın yakasına uzandı.

"Yeter! Ona daha fazla yalan söylemeyeceksin!"

Adam karşılık vermedi. Yalnızca Kara'nın yüzüne baktı.

"Öyleyse kendisine gerçeği sen anlat."

Kara'nın eli havada dondu.

Işık, yavaşça ona döndü.

"Kara..."

Genç adam gözlerini kaçırdı.

Bu küçücük hareket bile Işık'ın içindeki bütün umutları paramparça etmeye yetmişti.

"Sen biliyordun," diye fısıldadı.

Kara cevap vermedi.

Işık'ın gözlerinden yaşlar süzüldü.

"Benim babamın mezarında kimin yattığını biliyordun."

Kara sonunda başını kaldırdı.

"Işık, sana açıklayabilirim."

Işık bir adım geri çekildi.

"Mezarda yatan kişi kim, Kara?"

Kara'nın dudakları aralandı.

Fakat tek kelime söyleyemedi.

Çünkü mezarlığın karanlığında, tam arkalarında bir kadın sesi duyuldu.

"Ben söyleyeyim."

Üçü de aynı anda döndü.

Ağaçların arasından bir kadın çıktı. Üzerinde uzun, koyu renkli bir palto vardı. Yüzü solgundu, gözleri ise doğrudan Işık'a çevrilmişti.

Işık'ın kalbi duracak gibi oldu.

Kadın ona doğru bir adım attı.

"Merhaba, kızım."

Işık'ın dudakları titredi.

Hayır.

Bu da mümkün değildi.

Çünkü o kadın...

On iki yıldır annesinin mezarına çiçek bırakan Işık'ın karşısında duruyordu.

Ve annesi, yıllar önce öldüğü söylenen kadın, ona gülümsüyordu.

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.