Elif’in yanında Kara ve Yasemin’i gördüğünde Işık’ın eli havada kalmıştı. Boğazına bir yumru oturduğunu hissetti. Yutkunarak havada kalan elini yavaşça indirdi. Tırnaklarının avuç içlerini acıttığından habersiz, ellerini yumruk yapmıştı. Oradan uzaklaşmak için yönünü değiştirdiği sırada kendisini gören Elif’in sesiyle olduğu yerde durdu.
“Işık, bir tanem! Buradayım!”
Bakışları yeniden onlara döndüğünde gözleri yalnızca Kara ve Yasemin’e takıldı. Ellerindeki alışveriş poşetlerini fark edince kaşları çatıldı. Elif yanına gelerek onu diğerlerinin bulunduğu yere doğru yönlendirdi.
Kara’nın annesi Havva, Işık’ı karşısında görünce yüzüne sıcak bir gülümseme yerleştirdi. Kadının bu samimi tavrı, Işık’ın içini bir nebze olsun ısıtmıştı. O da gülümseyerek selam verdi.
“Merhaba, Havva abla.”
“Merhaba, kızım. Sen de mi alışverişe çıktın?”
Işık, bakışlarını Kara’ya çevirmemek için kendisini zor tutuyordu. Bu yüzden yalnızca başını sallamakla yetindi.
“İstersen bizimle devam edebilirsin. Hem Elif kızımın hem de Yasemin kızımın alışverişini yapıyorduk biz de.”
Havva’nın sözleri karşısında Işık’ın kaşları hafifçe çatıldı. Ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştı. Elif’e baktığında arkadaşının huzursuz göründüğünü fark etti. Sanki onu buraya çağırdığına pişman olmuş gibiydi.
Işık yeniden Havva’ya döndü ve anlamadığını belli eden bir ifadeyle sordu:
“Elif için alışveriş yaptığınızı anladım ama Yasemin için olanı tam olarak anlayamadım, Havva abla.”
“Aa, senin haberin yok mu, kızım? Tuğran’la Kara aynı gün, yani bugün nişanlanacaklar.”
Duyduğu sözlerle Işık, âdeta olduğu yere çakılmış gibi hissetti.
Bir an için çevresindeki bütün sesler kesilmişti. Bakışları yavaşça Kara’ya kaydı. Adam doğrudan ona bakıyordu. Sanki vereceği tepkiyi ölçmeye, yüzünde belirecek en küçük değişikliği bile yakalamaya çalışıyordu.
Işık, birkaç saniye boyunca öylece kaldıktan sonra kendisini toparlamaya çalıştı. Boğazını temizledi ve dudaklarını araladı.
“Öyle mi? Çok sevindim, Havva abla. Hayırlı olsun.”
Ardından bakışlarını yeniden Kara’ya çevirdi. Dudaklarına hafif bir tebessüm yerleştirdi.
“Mutluluklar dilerim, Kara.”
Kara’nın gözleri âdeta alev almıştı. Işık’ın karşısında bu kadar sakin durabilmesi onu öfkelendirmiş gibiydi.
Peki, ondan ne bekliyordu?
Kendisini aşağılamasını mı? Bağırıp çağırmasını mı? Yoksa nişanlanacağını duyduğunda yıkılıp kalmasını mı?
Işık bunların hiçbirini yapmayacaktı.
Bakışlarını ondan çekerek Havva’nın alışveriş teklifini hatırladı ve yeniden konuştu.
“Ben biraz yorgunum, Havva abla. Bugün fazlasıyla koşturdum. Siz devam edin, ben eve geçeceğim.”
Bunu söylerken gülümsemeyi de ihmal etmedi.
Oradan uzaklaşmak üzereyken Elif’e baktı. Arkadaşının bütün bunları bildiğinden emindi. Ancak onu suçlayamıyordu. Elif’in kendisini üzmemek ya da yeniden gitmesine engel olmak için söylemediğini tahmin edebiliyordu.
Işık, arkadaşının en güzel günlerinden birini mahvetmek istemiyordu. Bu yüzden Elif’e havadan bir öpücük gönderip göz kırptı.
Her şey yolundaymış gibi davranmaya çalışıyordu.
“Işık!”
Arkasından gelen sesle adımları durdu. Yavaşça arkasını döndü.
“Efendim, Kara?”
Kara, gözlerini ondan ayırmadan kendisine doğru yürümeye başladı. Bakışlarında, Işık’ın kendisine bağırmasını ya da öfkesini açıkça göstermesini bekleyen bir ifade vardı.
Işık’ın zihninde havaalanında yaşananlar canlandı. Adamın kendisini zorla öpmesi, kolundan tutup sürüklemesi ve söyledikleri bir anda yeniden gözlerinin önüne geldi.
Kara yaklaştıkça onun kokusu Işık’ın burnuna doluyordu. Gözlerini kapatmamak için kendisini zorladı. Ona karşı hâlâ bir şeyler hissetmesi, bütün yaşananlardan sonra bile bu kadar kolay etkilenmesi canını yakıyordu.
Kara, birkaç adım kala durdu.
“Bana söyleyeceğin başka hiçbir şey yok mu gerçekten, Işık?”
Işık bir iki adım geriye çekildi. Aralarındaki mesafeyi açarken sözleriyle de aralarındaki uçurumu biraz daha derinleştirmek istedi.
“Benim sana söyleyeceğim tek bir şey olabilir. O da mutluluklar dilemek, Kara.”
Hafifçe gülümsedi ve yanından geçip gitti.
Kara onu durdurmadı.
Işık uzaklaşırken elini göğsüne götürdü. Kalbinin üzerine bastırdı, sanki böyle yaparsa içindeki acıyı hafifletebilecekmiş gibi…
Daha önce hiç bu kadar canının yandığını hissetmemişti.
Meğer hazırlanmak için heyecanlandığı nişan yalnızca arkadaşının nişanı değilmiş.
Kara da nişanlanacaktı.
Üstelik Yasemin’le…
---
Işık kendisini eve zor attı.
Kapıdan girer girmez boğazında biriken hıçkırıklar dudaklarından dökülmeye başladı. Çantasını ve alışveriş poşetlerini bir kenara bırakarak kendisini koltuğa attı.
Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Onları durdurmak için hiçbir çaba göstermedi. Zaten ne anlamı vardı?
Kara nişanlanacaktı.
Bir başkasıyla…
Işık, gözlerini kapatarak yüzünü ellerinin arasına aldı. Onu bu kadar üzmeye hakkı var mıydı? Önce hayatına girmiş, sonra duygularıyla oynamış, canını yakmıştı. Şimdi ise karşısına başka bir kadınla çıkıyordu.
Üstelik Işık, bütün bunlara rağmen onun yanında kendisini güvende hissettiği anları unutamıyordu.
Belki de en çok buna öfkeleniyordu.
Kendi kalbine söz geçiremiyordu.
---
Kara’nın ağzından
Işık’ın arkasına bile bakmadan gidişini izlerken beynimin içi öfkeden karıncalanıyordu.
Bir orospu çocuğu yüzünden kendimi düşürdüğüm durumdan hiç memnun değildim.
Derin bir nefes alarak burun kemerimi sıktım. Bir süre ileride duran, hiçbir şeyden haberi olmayan üç kadına baktım.
Elif, kendi mutluluğuyla meşgul bir şekilde gülümsüyordu. Anneme döndüğümde onun da beni elden çıkaracak olmanın mutluluğunu yaşadığını düşünmeden edemedim.
Sonra gözlerim Yasemin’e ilişti.
Mideme kramplar girdiğini hissettim. Bu kıza bakmak bile beni gererken onunla nişanlanacaktım bir de!
Bu durumun ne kadar süreceğine dair en ufak bir fikrim yoktu. Ancak bildiğim bir şey vardı: Bu iş bir an önce bitmeliydi.
Babamla konuşmam gerekiyordu.
Annemlerin yanına ilerleyerek gitmek üzere olduğumu haber verdim.
“Anne, ben gidiyorum artık. Bu alışveriş beni yeterince boğdu.”
Elif bana anlayışlı gözlerle bakarken annemin yüzündeki hayal kırıklığını fark ettim. Tam ağzını açacakken sözünü kestim.
“Sakın, anne. Yeter bu kadar! Sabahtan beri beynim şişti. Yeter artık!”
Daha fazla konuşmalarına fırsat vermeden kendimi dışarı attım.
Aklım hâlâ Işık’ın bana mutluluklar dilemesine takılıp kalmıştı.
Benden nefret ettiğini söylüyordu ama karşıma geçtiğinde gözlerinde gördüğüm şeyler, bazen bunun tam tersiymiş gibi hissettiriyordu. Yine de bugün bana gösterdiği o sakin tavır, içimde tarif edemediğim bir öfke yaratmıştı.
Cebimden sigaramı çıkarıp yaktım ve sahile doğru yürümeye başladım.
Onunla ilk tanıştığımız an aklıma gelince dudaklarımın bir kenarı istemsizce kıvrıldı.
Sahilde yanıma gelmiş, motorumun güzel olduğunu söylemiş ve ardından çekip gitmişti. O zamanlar hayatımda bu kadar yer edineceğini nereden bilebilirdim?
Sonrasında yaşadıklarımız…
Ve benim yaptıklarım…
Düşünceler zihnimde dönüp dururken sigaramdan derin bir nefes çektim.
Sahile ulaştığımda biraz deniz havası almanın beni rahatlatacağını düşünmüştüm. Fakat yanılmıştım. İçimdeki sıkıntı bir türlü geçmiyordu ve bunun nedenini kendime bile açıklayamıyordum.
Bir süre denizi izledim. Sonra ayaklarım beni nereye götürürse oraya yürümeye başladım.
Ne zaman olduğunu anlamadan kendimi Işık’ın evinin önünde bulmuştum.
Olduğum yerde durup binaya baktım.
Ben hangi akla hizmet buraya gelmiştim?
Bütün yaşananlardan sonra…
Bir de üstüne nişanlanacağımı öğrenmişti.
Apartmana girdim ve kapısının önünde durdum. Elimi kapıya götürüp götürmemek arasında kararsız kaldım. Birkaç saniye boyunca öylece bekledim.
Sonra daha fazla düşünmeden kapıyı çaldım.
---
Işık’ın ağzından
Kapının çalınmasıyla gözyaşlarımı sildim ve ayağa kalktım.
“Geldim!”
Hemen banyoya koşarak elimi yüzümü yıkadım. Aceleyle dışarı çıkarken kolumu kapının kenarına çarptım.
Dudaklarımdan acı dolu bir inilti kaçtı.
“Sikeceğim böyle kapıyı! Kim koymuş lan bunu buraya?”
Kendi kendime söylenirken bir yandan da kapıyı açtım.
Karşımda Kara’yı görünce gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Kaşlarını kaldırmış, yüzünde keyifli bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Sanırım az önce savurduğum küfürleri duymuştu.
Yüzüme sıcaklık yayıldığını hissedince hafifçe öksürdüm ve kendimi toparlamaya çalıştım.
“Hoş geldin… Ama neden geldin?”
Cümle ağzımdan çıkar çıkmaz yüzümü buruşturdum.
Neden geldin diye soracaksan niye hoş geldin diyorsun, Işık? Salak mısın sen?
Kara’nın keyfi yerine gelmiş gibi görünüyordu. Gülümsemesi biraz daha genişledi.
Ben de toparlanarak sözlerimi düzeltmeye çalıştım.
“Yani… Bir şey mi oldu?”
“Hayır. Seni görmek istedim.”
Kaşlarımı çattım.
“Beni az önce zaten gördün, Kara.”
Yüzümü dikkatle incelerken onun da kaşları çatıldı. Ne düşündüğünü anlamaya çalışıyordum ama bakışlarını üzerimden çekmiyordu.
Daha fazla kapıda bekletmemek için kenara çekildim ve içeri girmesine izin verdim.
Kara içeri girer girmez bana döndü.
“Sen ağladın mı?”
Sanki söylediklerimi hiç duymamış gibi doğrudan bu soruyu sormuştu.
İnkâr edercesine gözlerinin içine baktım.
“Ne münasebet? Ağlamam için bir sebep mi var ki?”
Kara’nın kaşları biraz daha çatıldı.
İçeri geçip koltuğa oturdu. Öyle bir yayıldı ki sanki kendi evindeydi.
Gözlerimi devirerek mutfağa geçtim.
“Bir şey içer misin?”
“Hayır.”
“Pekâlâ.”
Kendime bir kahve hazırladım ve mutfak tezgâhına yaslandım. Bir süre fincanı elimde tuttuktan sonra yeniden konuştum.
“Eee, sen neden gelmiştin, Kara? Burada olman için bir sebep göremiyorum.”
Dudakları düz bir çizgi hâlini aldı. Bana birkaç saniye baktıktan sonra yerinden doğruldu ve mutfağa geldi.
Tezgâhın önünde durarak ellerini iki yanıma koydu, ardından bana doğru eğildi.
Aramızdaki mesafe bir anda daralmıştı.
Nefesi yüzüme değdiğinde yutkundum. Fazlasıyla yakındı ve bu durum beni huzursuz ediyordu.
“Çok önemli bir sebebim var, Işık. O da sensin.”
Gözlerimi devirdim.
“Saçma sapan konuşmayı kes, Kara. Şimdi git nişanlının yanına. Kapının yerini biliyorsun.”
Kollarının arasından kurtulmaya çalıştım ama o, aksine bana biraz daha yaklaştı. Bacaklarını bacaklarıma dolayarak hareket etmemi engelledi ve başını boynuma yasladı.
Bir anda bütün bedenim kasıldı.
Tüylerim diken diken olmuştu. Ne yapacağımı bilemez hâlde öylece kaldım.
Kara’nın bu hareketine anlam veremiyordum. Bir yandan beni kendisinden uzaklaştıracak kadar incitiyor, diğer yandan da sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi yanıma geliyordu.
Sonra kulağıma fısıldadığı sözleri duydum.
“Zamanı geldiğinde her şeyi anlatacağım. Umarım o zaman da beni bu şekilde itmezsin, güzelim.”
Sözleriyle birlikte kalbim yeniden sıkıştı.
Her şeyi anlatacaktı…
Peki, neyi?
Ve neden bana bunları şimdi değil de daha sonra anlatmayı seçiyordu?
Başımı hafifçe yana çevirerek yüzünü görebilmeye çalıştım. Ancak Kara başını hâlâ boynuma yaslamıştı.
İçimde bir sürü soru vardı ama hiçbirini soramadım.
Çünkü ondan ne kadar uzaklaşmak istesem de bir yanım, söylediklerinin ardında ne sakladığını öğrenmek için bekliyordu.
Ve bu, beni her şeyden daha fazla korkutuyordu.