Işık, olduğu yere çakılı kalmış bir hâlde beklerken Kara hâlâ dudaklarından ayrılmamıştı. Ne yapacağını bilemiyordu. Hiçbir karşılık vermeden öylece durmuş, onun geri çekilmesini beklemişti.
Kara sonunda dudaklarını ondan ayırdığında Işık kendini kurtarıp bir adım geriye çekildi. Ardından hiçbir şey hissetmiyormuş gibi doğrudan gözlerinin içine baktı.
Onu öpmüştü.
Ama Işık hiçbir şey hissedemiyordu.
En azından kendisine öyle geliyordu.
Arkasını dönerek mutfaktan çıktı. Kara'nın yüzüne bir kez daha bakmaya tahammülü yoktu.
Salona geçtiğinde Elif'in endişeli bakışlarıyla karşılaştı.
“Işık, canım, iyi misin? Gözlerin kızarmış.”
“İyiyim, Elif'im. Sadece biraz içtim. Biliyorsun, içince nasıl olduğumu.”
Konuşmasını bitirdiğinde dudaklarında küçük bir tebessüm belirmişti. Ancak bu, mutluluktan doğan bir gülümseme değildi. İçindeki acıyı gizlemeye çalışan birinin tebessümüydü.
Elif'i nasıl yalnız bırakıp gideceğini düşünmeden edemiyordu. Onu geride bırakmak kolay olmayacaktı. Yine de Elif'in yanında kendisini seven bir adam vardı. Tuğran, ona göz kulak olurdu. Bu yüzden en azından arkadaşı için endişelenmesine gerek olmadığını düşünüyordu.
Bakışları Tuğran'a iliştiğinde ona da hafifçe gülümsedi.
“Naber, Işık?” diye sordu Tuğran.
Işık, eliyle pek de iyi olmadığını anlatan bir hareket yaptı.
“Eh, işte.”
Ardından arkasından gelen Kara'yı umursamadan odasına geçti ve kapıyı kilitledi.
Kendini yatağa attıktan sonra öylece tavana bakmaya başladı. Aklından hiçbir şey geçmiyordu. Garip bir şekilde zihni fazlasıyla rahattı. Belki de bütün gün yaşadıklarının ardından artık düşünmeye mecali kalmamıştı.
En azından bu gece huzur içinde uyuyabileceğini düşünerek gözlerini kapattı.
Gözlerini açtığında hava henüz aydınlanmamıştı.
Yatağının yanındaki telefona uzanıp saate baktığında sabahın beş olduğunu gördü. Daha fazla yatakta kalmak istemediğinden ayağa kalktı. Üzerine rahat bir şeyler giydikten sonra valizini aldı ve kapıyı sessizce açtı.
Salona çıktığında yerde uyuyan Kara'yla göz göze geldi.
Bir anlığına duraksadı.
Neden gitmemişti?
Bu sorunun cevabını merak etse de üzerinde durmadı. Artık onun ne yaptığı Işık'ı ilgilendirmiyordu. En azından kendine bunu söylemeye çalışıyordu.
Kapının anahtarını masanın üzerine bıraktıktan sonra kimseyi uyandırmadan evden çıktı.
Bu saatte taksi bulamayacağını bildiği için biraz yürümeye karar verdi. Hem havaalanına gitmeden önce sahile uğramak istiyordu.
Sahile vardığında hava yavaş yavaş aydınlanıyor, güneş ufukta kendini göstermeye başlıyordu. Işık, denizin kokusunu içine çekerek sakinleşmeye çalıştı.
Bir süre dalgaları izledikten sonra kendi kendine mırıldandı.
“Bugün buradan gidiyorsun, Işık. Bakalım neler olacak…”
Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
Ardından bir taksi çevirerek havaalanına doğru yola çıktı.
...
Kara gözlerini açtığında ilk başta nerede olduğunu anlayamamıştı. Birkaç saniye boyunca etrafına bakındıktan sonra Eliflerin evinde kaldığını hatırladı.
Ayağa kalkıp mutfağa geçti ve bir sigara yaktı.
Dün geceye dair hatırladığı tek şey burada kalmış olması değildi. Zihninde bazı görüntüler belirmeye başlamıştı.
Işık…
Dudakları…
Bir anda gözlerinin önüne gelen görüntüyle bakışları salondaki masaya kaydı. Dün Işık'ın oturduğu yer hâlâ gözlerinin önündeydi.
Dün ne bok yedim ben?
Ellerini şakaklarına götürüp bir süre ovuşturdu. Hatırladıkları hoşuna gitmemişti. Özellikle de Işık'ın yüzündeki o hissiz ifade…
Sigarasını söndürdükten sonra yeniden salona geçti.
Elif uyanmış, onun uyuduğu yeri toplamaya başlamıştı.
“Günaydın, Kara.”
“Sana da günaydın.”
Elif toparlamaya devam ederken ona döndü.
“Sen geç otur, ben birazdan kahvaltıyı hazırlarım. Önce Işık'ı uyandırayım. Sen de Tuğran'ı uyandırır mısın?”
Kara başını onaylarcasına salladı ve Tuğran'ın kaldığı odaya yöneldi.
Kapıyı açıp içeri daldığında Tuğran'ın yerde yattığını gördü.
Kara gözlerini devirerek yanına gitti ve ayağıyla bacağına hafifçe vurdu.
Tuğran, bir anda yerinden sıçrayarak uyandı.
“Abi, bir gün beni öldürecek…”
Sözünü tamamlayamadan Elif telaşla içeri girdi.
Yüzündeki endişeyi gören Kara kaşlarını çattı.
“Ne oldu?”
Elif'in gözleri dolmuştu.
“Kara… Işık yok. Gitmiş. Bütün eşyalarını da almış!”
Kara'nın yüzündeki ifade bir anda değişti.
Bir süre Elif'e baktı. Söylenenleri anlamaya çalışıyordu ama zihni sanki duyduklarını kabul etmeyi reddediyordu.
Işık gitmişti.
Hem de kimseye haber vermeden.
Kara'nın göğsünde açıklayamadığı bir sıkışma hissetti. Bir anda aklına gece yaşananlar geldi. Işık'ın kendisine karşı duyduğu öfke, yüzündeki kırgınlık ve ardından onu geride bırakıp odasına gitmesi…
Dişlerini sıktı.
“Ne zaman gördün en son?”
“Dün gece buradaydı. Sonra odasına gitti. Sabah uyandırmaya gittiğimde odasında olmadığını gördüm.”
Kara bir şey söylemeden kapıya yöneldi.
İçinde büyüyen huzursuzluk, az önceki şaşkınlığın çok ötesindeydi.
Işık nereye gitmişti?
Ve daha da önemlisi…
Neden ona tek kelime bile etmeden gitmişti?
Işık'ın ağzından
Havaalanına çoktan varmıştım. Gerekli kontroller tamamlanmış, geriye yalnızca uçağın kalkmasını beklemek kalmıştı.
Şimdiye kadar çoktan gitmiş olduğumu fark etmiş olmalıydılar. Ancak nereye gittiğimi bilmedikleri için beni bulmaları kolay olmayacaktı.
Yine de aklımın bir köşesi Elif'teydi.
Beni tanıdığı için fazlasıyla endişeleneceğinden adım gibi emindim. Onu habersiz bırakmak içime sinmese de başka türlü yapamazdım. Eğer gitmek istediğimi söyleseydim beni durdurmaya çalışırdı. Benimse artık kimsenin beni durdurmasına izin vermeye niyetim yoktu.
Tam o sırada havaalanının anonsu duyuldu.
“Sayın yolcularımız, Amsterdam'a gidecek olan yolcularımızın A kapısında beklemeleri rica olunur.”
O yolculardan biri de bendim.
Valizimi alarak sıraya girdim ve sessizce beklemeye başladım. Biletim, pasaportum ve kimliğim kontrol edildikten sonra kapıdan geçtim.
Tam ilerlemeye başlamıştım ki arkamdan duyduğum ses, olduğum yerde donup kalmama neden oldu.
“Işık!”
Bu sesi tanıyordum.
Hem de fazlasıyla iyi tanıyordum.
Burada olmasını beklediğim son kişi bile değildi. Kara'nın havaalanına kadar gelip beni bulması akıl almaz bir şeydi.
Ancak arkamı dönmedim.
Adımlarımı hızlandırdım. Bir kez bile geriye bakmadım. Çünkü bakarsam gidemeyeceğimi biliyordum.
Arkamdan Kara'nın sesini ve onu durdurmaya çalışan görevlilerin konuşmalarını duyabiliyordum. O ilerlemeye çalıştıkça görevliler önünü kesiyordu.
Ben ise yürümeye devam ettim.
Sesler giderek uzaklaştı. Sonunda uçağa adım attığımda derin bir nefes aldım.
Bir süre etrafıma bakındıktan sonra koltuğumu bulup oturdum ve başımı pencereye çevirdim.
Dışarıdan havaalanını görebiliyordum. Büyük camların ardında insanlar hareket ediyor, görevliler bir yerlere yetişmeye çalışıyordu.
Bakışlarım kalabalığın içinde onları aradı.
Sonunda gördüm.
Elif, havaalanının içindeki büyük camın önünde duruyordu. Gözleri dolmuş, yüzü ağlamaktan kızarmıştı. Yanında Tuğran vardı.
Biraz ötede ise Kara…
Deli gibi sağa sola bağırıyor, içeri girmeye çalışıyordu. Görevliler onu durdurmaya uğraşıyordu.
Beni göremeyeceklerini biliyordum ama yine de camın önünde durup dışarıya bakmaya devam ediyorlardı.
Elif'in ağlayan gözlerini gördüğümde içimdeki acı daha da büyüdü.
Dudaklarımda histerik bir gülümseme belirdi.
“Ne kadar tuhaf…”
Kendi kendime fısıldadığım bu sözün ardından başımı koltuğa yasladım.
Uçak kalktığında her şeyi bir kenara bırakmaya çalıştım. Geçmişi, yaşadıklarımı, Kara'yı ve ardımda bıraktığım herkesi…
Şimdilik düşünmemem gerekiyordu.
Yolculuk boyunca uyumaya çalışmalıydım. Aksi hâlde saatler hiç geçmeyecekti.
Gözlerimi kapattım ve kendimi uykuya bırakmaya çalıştım.
Başımı sert bir yere yaslamış olmalıydım çünkü bir süre sonra rahatsızlıktan dolayı gözlerimi yavaşça araladım.
İlk gördüğüm şey, yan koltuğumda duran bir çift bacaktı.
Bir anda gözlerim açıldı. Yanımdaki kişiyi rahatsız ettiğimi düşünerek özür dilemek için başımı çevirdim.
Fakat karşımdaki kişiyi gördüğümde donakaldım.
Yakup!
Ağzım bir karış açık, öylece ona bakıyordum.
Beni bu kadar şaşkın görmek onu eğlendirmiş olacak ki kahkaha attı.
“Kapat ağzını, kapat. Sinek kaçacak!”
Hâlâ yaşadığım şoku atlatamamıştım.
“Sen ne yapıyorsun burada?”
Yakup tek kaşını kaldırdı.
“O nasıl soru? Yoksa uçak sana mı aitti?”
Elimi alnıma vurup derin bir nefes aldım.
“Özür dilerim. Seni burada görmeyi beklemiyordum. Büyük bir sürpriz oldu.”
İçimden bir ses, Kara'nın arkadaşı olduğu için peşime takılmış olamayacağını söylüyordu. Yakup'un sırf onun için benimle aynı uçağa binmesi saçma olurdu.
Ah, salak kafam! Neden saçma sapan şeyler düşünüyorsun ki?
Yakup gülümseyerek konuştu.
“Bir iş için Amsterdam'a gidiyordum. Bu yüzden buradayım. Tesadüfe bak ki biletim senin yanına denk gelmiş.”
Ardından yeniden güldü.
Ben de anlamışım gibi başımı sallayarak kendime çeki düzen verdim ve koltuğuma yerleştim.
Tek umudum bana neden Amsterdam'a gittiğimi sormamasıydı.
Ancak hayallerim çok geçmeden suya düştü.
“Ee, peki sen neden Amsterdam'a gidiyorsun?”
İçimden derin bir nefes aldım.
“Tatil için gidiyorum. Yani senin gibi iş için değil.”
Güldüğümde o da bana eşlik etti.
“Benim orada sanırım iki aylık bir işim var. İstersen seni orada yalnız bırakmam.”
Bir an düşündüm.
Aslında bu, benim için iyi olabilirdi. Daha önce hiç gitmediğim bir ülkeydi ve orada tek başıma dolaşırken kaybolmak istemiyordum.
Ee, o zaman ne diye bilmediğin bir ülkeye gidiyorsun, Işık?
İç sesim yine devreye girmişti. Üstelik haksız da sayılmazdı.
“ Aslında bu benim için de iyi olur. Çünkü ilk kez gidiyorum.”
Yakup şaşkınlıkla bana baktı.
“İlk kez mi? O zaman gezecek çok yer var desene!”
Gülümsemekle yetindim.
Bir süre daha sohbet ettik. Ardından konuşmamız kesilince yarım kalan uykuma devam etmek istedim. Ancak bir türlü uyuyamıyordum.
Aklım sürekli aynı soruya takılıyordu.
Yakup onlara haber verecek mi?
Ne kadar düşünmemeye çalışsam da bu soru zihnimde dönüp duruyordu.
Sonunda yorgunluğuma yenik düşüp uykuya daldım.
Ne kadar süre uyuduğumu bilmiyordum. Ancak Yakup'un sesiyle gözlerimi açtığımda varmış olmalıydık.
Uçaktan indikten sonra havaalanına girdik ve valizlerimizi almak için bekledik. Yakup da kendi valizini aldıktan sonra birlikte dışarı çıktık.
Bir süre çevreyi inceledim. Her şey yabancıydı. İnsanların konuşmaları, sokakların görüntüsü, havanın kokusu…
Yeni bir ülke, yeni bir başlangıç.
Yakup valizini yere bıraktı ve kollarını iki yana açarak bana döndü.
“Amsterdam'a hoş geldin!”
Ona baktım.
Dudaklarımda küçük bir gülümseme belirdi.
Belki de hayatımda ilk defa gerçekten kendim için bir şey yapıyordum.
Ve bu kez geçmişimin beni takip etmesine izin vermeyecektim.