تخطٍ إلى المحتوى

KAOS

الفصل 2 · قراءة 11 دقيقة

KAOS

الفصل 2

CESET

Katilin özgür bıraktığı ruhun izleri göğün karanlığına çökmüş gibiydi. Cinayet Büro Amiri Gürsan Alacan mesai yapacağı bir vaka bildirisiyle yola koyulmuştu. Sağanak yağmur yolun bir yarısında hızını yitirdi. Gürsan tek başına kaldığı arabanın içindeki sessizliği soluyordu. Gün boyunca çektiği baş ağrılarını hâlâ dindirebilmiş değildi. Bilmem kaçıncı kez içeceği ağrı kesicilerin sonunda hastanelik olmak istemediği için ilacı cebinden çıkarıp torpidonun gözüne koydu. Sessizlik, hem zihnini hem de canlılığını tüketen bir güce sahipti. Daima yalnız kalma düşüncesiyle kendini parçalayan bir kaybolmuşluğu yaşadı. Solgun duvarların arasında kalan ve uzanıp dokunabileceği ürkütücü bir karanlığı hisseden çocukluğunu bastıramadığı bir döngünün esiriydi.

Cinayet mahalline yaklaştığında arabasını sağa çekip durdurdu. Sahaf dükkânın önündeki kalabalığa pek aldırış ettiği söylenemezdi. Meslek hayatı boyunca meraklı topluluğun merkezinde, olayların bambaşka bir yüzünde kendini bulmaya alışkındı. Eline telsizini alarak indiği araç ve aralarından sıyrılıp geçtiği kalabalık onun için sadece kuru gürültüydü. Meslektaşlarına telsizinin ucunu kaldırarak bir komut verdi; kalabalığın dağılmasını emrediyordu.

Polis memurları başlarını sallayarak şeridi aşmaya çalışan insanlara doğru ilerledi. Gürsan da sahaf dükkânına giriş yaptı. Komiser Ceyhun Başer, amirinin geldiğini görmesiyle hızla onun yanına gitti: “İyi akşamlar amirim.”

Olay yeri incelemenin fotoğrafladığı cesedi Ceyhun’a göstererek derin bir iç çekti: “Pek iyi bir akşam gibi gözükmüyor Ceyhun, olay neymiş?”

“Katilin eşkâlini bilmiyoruz, dışarıdan ateş edip kaçmış. Bazı görgü tanıklarına göre kız olduğu düşünülüyor.”

“Olay yerinde maktulden başka birisi yok muymuş?”

“Burada part time çalışan bir öğrenci varmış, o da olaydan birkaç dakika önce çıkmış. İfadesini alması için evine bir ekip gönderdik.”

Gürsan, eline geçirdiği nitril eldivenlerden sonra bir dizinin üzerine çökerek cesedi incelemeye başladı: “Katilde maske veya şapka mı varmış?”

“Kapüşonluymuş. Karanlıkta saldırdığı için ceketin rengini tam söyleyen olmadı ama sanırım bordo renklerindeymiş. Tabii yağmurun altında ıslandıysa da bordo bir renge dönmüş olabilir.”

Gürsan’ın gözleri şüpheyle kısıldı, ayrıntılar zihnindeki boşluklara yer edinecek izlenimle bütünleşiyordu. Gariptir ki çocukluğundan beri detaycı kişiliğine söz dinletemeyen, fazla sorgulayıcı ve kanıtlanabilir teorik görüşlü bir düşünce yapısına sahipti. İncelediği cinayetlerde katilleri bu denli iyi bulmasının ve onun rütbe atlamasının nedeni kontrolsüz sorgu sistemiydi. Takıntılı, irdeleyici, hatta baskın bir mizacı elinden geldiğince esnetmeye çalışıyordu ancak her yeni bir cinayette içindeki kuzda kalan sureti bir adım daha öne çıkmayı başarıyordu. Cesedin etrafındaki kitaplara göz ucuyla baktı. Gözlerini kaldırdığında kurşunun bedenini aşıp arkasında duran vazoya saplandığını fark etti. Duvardaki kan izleri, maktulün çevresini kaplayan kan göledi ve matruşkanın iki ayrı noktaya savrulan parçaları merakını iyice tetikliyordu çünkü Erden’in boşluğa asılan o donuk gözlerinin izlediği son şey, hemen karşısındaki matruşkanın oyulmuş gözleriydi.

Gürsan, matruşkayı eline alarak daha yakından incelemeye başladı. Yüksek sıcaklıkta ısıtılmış bir bıçakla gözlerinin oyulduğuna emindi. Mavi eldivenlere bulaşan kara lekeleri tanımlayabilmek için parmak uçlarını birbirine sürttü. Matruşkanın iç yüzeyi nemli bir toprakla kaplıydı.

“Birileri onu tehdit etmiş,” diye kendince fısıldadı, Gürsan.

Ceyhun, bu sözler üzerine başını hafifçe salladı: “Sanırım matruşkanın içinden başka bir bebek çıkmasını bekliyormuş. Vurulduğunda da kaskatı kesilmiş olmalı ki toprağın çoğunluğunu sağ avcunda bulduk. Birinin ona vermiş olma ihtimali yüksek.”

Gürsan’ın aklını bulandıran başka bir ayrıntı gün yüzüne çıktı. Başını çevirip katilin ateş ettiği pencereye bakındı. “Ama dışarıdan ateş edildi…” sorgulayıcı bakışları Ceyhun’a döndü. “…katil bir şeyler planladıysa da panikleyip hızlı davranmış olabilir.”

“Yani içeriye girmeye mi korktu?”

“Büyük ihtimalle.”

Ceyhun düşünceli bir tavırla başını yana doğru eğdi. Erden’in solgun yüzünde gözlerini gezdiriyor ve aklına gelen ihtimalleri deşeliyordu: “Eğer öyleyse, yani bu senaryodaki katilimiz kızsa ve onunla yüzleşmeye korktuysa; bu bir taciz vakası olabilir.”

“Olabilir.”

Ona katılsa da zihninde susturamadığı hırçın benliğine direnemedi. Erden’in yüzünü diğer tarafa çevirdi. Karoya yayılan kanı yüzünün bir yarısını da kızıla boyamıştı. Ceyhun sessizce Gürsan’ın yanında bir dizinin üzerine çöktü. Sabırla onun şüphe duyduğu olasılıkları dile getirmesini bekliyordu çünkü vereceği herhangi bir tepki kendisinin azar yemesine sebep olabilirdi. Dikkati bozulmamalı, olay yerinde boş muhabbetler dönmemeliydi. Gürsan Alacan’ın otoriter hükmü dudaklarını oynatmasa dahi sürekliliğini koruyordu. Dakikaları bulan sessizliğin ardından artık Gürsan’ın tarzı olarak kabul görülen kahverengi paltosunu inceledi, omuzlarına koyu lekeler bırakan yağmurun izleri hâlâ belirgindi. Alnına dökülen saçlarının arasında ufaktan dönüşmeye başlayan beyaz tutumları da tavandaki sarı ışığın etkisiyle gözüne çarpıyordu.

“Cesette bir gariplik var.”

“Ne gibi?”

“Vurulalı en fazla birkaç saat olmuştur ama…” cebinden çıkardığı dolma kalemin ucunu Erden’in yüzünde sıyırarak yukarıya doğru çekti. Ceyhun şok içinde cesedin ölü derisinin kavlamasını izledi. “…sanki günler önce ölmüş gibi deforme oluyor.”

“Zehirlenmiş mi?”

“Sanırım,” dedikten sonra iç çekerek başını sağa sola salladı. “Acil otopsisi yapılmalı, başka bir katilimiz daha olabilir.”

“Anlaşıldı amirim.”

Ceyhun diğerleriyle konuşmak için ayağa kalktığında Gürsan fark ettiği ayrıntıyı kaşlarını çatarak süzdü. Erden’in başını tamamen çevirip, boynuna kadar yayılan o kanın gölgelediği izi parmak uçlarıyla temizledi. Bir yaraya benziyordu fakat biraz daha yakından bakınca bunun bir sembol olduğunu anladı. Çember figürü tenine işlenen bir mühür gibiydi. Tam ortasından geçen hatla iki farklı noktaya bölünen ve sanrı misali katmanlarını yayan sembolün yüzeyine parmak uçlarını sürüdü. Eldivenin ardından hissettiği kabartıysa ona bu sembolün boynuna kazındığı düşüncesini uyandırdı.

“Amirim?..”

Gürsan, omzuna dokunan Ceyhun’a ürpermeden edememişti. Aniden başını çevirip ona baktığında Ceyhun da şaşkın bir şekilde onun gözlerini izledi. “Telefonunuz çalıyor.”

Gürsan, bu sözlerden sonra telefonunun çaldığını henüz yeni idrak edebilmişti. Eldivenlerini çıkarırken ayaklandı ve telefonunu eline alıp çağrıyı yanıtladı: “Efendim Bengi?”

“Gürsan, benim Mehtap!”

Bengi’nin telefonunu yan komşusu Mehtap’ın açmasından daha çok arkadan gelen bağırış seslerine takılı kaldı: “Ne oluyor Mehtap!?”

“S-Sanırım Bengi doğum yapıyor. Şimdi ambulans geldi, hastaneye gideceğiz!”

“Ne!?” Gürsan şaşkınlığını üzerinden atamadığı için boş gözlerle etrafına bakındı. “Ama daha çok erken!”

Mehtap telaşla konuşmaya devam etti: “Evet ama bir anda suyu geldi, hatta kanaması bile oldu!”

“Siktir, tamam…” saçlarını şaşkınlıkla geriye çekiştirdiğinin dahi bilincinde değildi. “Tamam, hemen geçiyorum hastaneye!”

Telefonu kapatmasıyla kendisini merakla izleyen Ceyhun’a döndü: “Eşim doğum yapıyor Ceyhun, gitmem gerekiyor.”

“Ne?” dese de hızla kendini toparladı. “T-Tamam amirim. Buradaki işleri hallettiğim gibi yanınıza gelirim.”

“Sağ ol Ceyhun.”

Gürsan olay yerinden ayrılarak koşan adımlarla arabasına doğru ilerledi. Tekrardan şiddetlenen yağmura aldırış etmedi, araca geçtiği gibi hızla yola koyuldu. Ellerinin, hatta kanatacak derecede ısırdığı dudaklarının titrediğinin farkında değildi. Eşinin doğum yapmasına daha üç ay vardı. Elbette prematüre doğum olasılığını görmezden geldiği söylenemezdi ancak her şeyin yolunda olduğuna öyle çok inanmışlardı ki bir çocuğu daha kaybetmenin endişesiyle kasıp kavruldu. Otuz beş saniye… Mehtap’la konuşmaları sadece otuz beş saniye sürmüştü. Oysa Gürsan yıkımın hiddetini tepetaklak olan hayallerinde yaşayacağı sonsuz otuz beş saniyelerin gölgesindeydi.

~

Asi, geniş omuzlarını gerdirerek yataktan kalktı ve sürünen adımları eşliğinde lavaboya doğru yol aldı. Erkenden girdiği yatak ona işkence masasını andırdı. Sağa sola dönüyor, düşüncelerinden arınmaya çalışıyor, aynı zamanda da hissettiği ağırlığı görmezden gelmek için çabalıyordu. En son hınçla ensesinden tutup çekiştirdiği tişörtü kollarından sıyırdı, odanın bir ucuna fırlattı. Nefes almakta güçlük çekiyordu. Sebebi belirsiz bir şekilde kalp ritmi bozguna uğraşmış, algıladığı ruhunun prangalarına bambaşka benliği tutunmuştu. Lavaboya girmesiyle sıkıca kavradığı musluğu açtı. Ne dışarıdaki sağanak yağmurun ne de suratına defalarca kez çarptığı suyun soğukluğu tenini aşmayı başaramıyordu. Titrek nefesleri dudaklarından süzüldü. Başını güçlükle kaldırıp, karanlığı birkaç saniyeliğine bölen yıldırımın aydınlığında aynadaki gözlerine baktı. Bebeklikten kalma bir yara olan sol gözünün dikeylemesine kesildiği o ince çizginin varlığına dahi tahammülsüzdü. Buhran, sessizlik, belki de yalnızlık giderek içinde büyüttüğü ve savaşmak zorunda kaldığı azılı bir düşmandı.

Yıllardır saklandığı, insanlardan uzaklaştığı, insanî tarafını da parçalara ayırarak yatışmaya çalıştığı bu ıssız; kimsenin uğrağı olmadığı, en çok da günden güne nasıl harabeye dönüştüğünü izlediği villasında kapıyı birisi yumrukladı.

Lavabodan çıksa da başını çevirip öylece kapıya baktı. Ardından içeriyi süzdü. Açık bir el feneri veya yanmakta olan bir mum yoktu. Karanlığın dipsiz kuyusunu canlandıran bedeni, dışarıdan bakıldığında doğanın yutmaya başladığı uzun sarmaşıkları ve kırık dökük hasarlı yapısında birilerinin sığınağı olmayacak kadar berbatlığı temsil ediyordu. Kapı tekrardan yumruk seslerine boğulduğunda irkilerek kapıya döndü, bir gün öncesini düşündü. Dün şapkasını ve üzerine kapüşonunu geçirdiği gizemli, biraz da serseri bir imajla takıldığı markete gitmişti. Issız, daha doğrusu terk edilmiş villasından kilometrelerce uzaktaydı. Öyle ki geri dönüş yolunda iz bırakmaya korktuğu için bisikletini daima ormanlık yola çevirirdi. Aldığı birkaç malzemeden sonra kimseye görünmeden eve döndüğüne emindi. O halde kalp krizi geçirdiğine inanacak bir azabı yaşayan göğsü ve dengesini kaybedecek hiddetle dönen başı neye işaretti?

Sıradan birisi gelmedi, Asi…

Yakalandın!

Hızla komodine doğru ilerledi, çekmeceleri kurcalamaya başladı. Alttaki çekmeceyi açmasıyla silah öne doğru kaykıldı. Vakit kaybetmeden gümüş tabancayı eline alarak şarjörünü çıkardı. Kurşunların dolu olduğunu görünce de şarjörü yuvasına geri sürükleyip, kızağı çekti. Kapı yumruklanmaya devam ediyordu. Asi terleyen avuçlarına rağmen silahın kabzasını sıkıca kavradı. Temkinli adımları bir tilki kadar sessizdi, avının başka planlarla evin etrafında dolanmasını istemezdi. Kapının önünde durdu, kulpa tutunup sarsılan yüzeyine son kez baktı. Kapıyı aniden açacak, namluyu doğrultacak ve saniyesinde onu etkisiz hale getirecekti. Amacı buydu. Oysa kapıyı araladığı anda gördüğü yüz karşısında donakalmamak imkânsızdı.

“Güz?”

Güz, havada kalan elini indirerek Asi’nin kendisine doğrulttuğu silahtan huzursuz olmuş gibi bir adım geriye çekildi. “Merhaba Asi…”

Asi silahını indirse de şaşkın bakışlarını ondan alıkoyamadı. Güz sırılsıklamdı. Üzerindeki bordo ceketinin cılız bedenine yapışarak soğuğun esiri olduğunu, hatta siyah konverslerinin ucunu birbirine dokundurup titreyen diz kapaklarına direnmeye çalıştığını görebiliyordu. Başına geçirdiği kapüşonu kızıl saçlarını saklıyordu, yine de Güz’ü dikkatle süzerken ıslaklıktan cildine tel tel tutunan koyu kızıllarını fark etti. Neyi planladığını, kendisini nasıl bulduğunu, hangi belalara bulaşarak geldiğini anlamak zordu. Şiddetle çarpan kalbinden ikiz alevinin çekimine kapıldığını kabullenmeliydi ama Asi bu ihtimali düşünmek dahi istememişti: “Ne işin var burada?”

“Konuşmamız gerekiyor.”

“Nasıl buldun beni?”

“Hepsini anlatacağım…”

Güz içeriye girmek için adım attığında Asi kapının aralığını azalttı: “Konuşmamız biteli çok oldu, Güz. Git buradan!”

“Ama bu önemli.”

“Umurumda değil.”

“Asi beni dinle…” titreyen eliyle ona doğru uzandı. Asi ise yüzündeki keskin ifadeyi bozmadan onu izliyordu. “…başım belada.”

“Sayende benim de öyle,” dişlerinin arasından öfkeyle tısladı. “Keşke kapıyı açmadan önce ateş etseydim!”

“Beni öldürmeyi mi düşünüyordun?”

“Hem de birçok kez!”

Asi geriye çekilip kapıyı Güz’ün suratına çarptı. Hafifçe irkilse de Güz’ün beklediği bir sondu. Asi’yle uyuşmak, ona durumu anlatmak ve hissettiklerini benimsetebilmek daima zordu. Yıllar geçmesine rağmen değişmeyen kişiliğine burukça gülümsedi. Özlediği, yıllardır görmek için çırpındığı Asi tam da buydu.

~

Erden Çetin’in cesedi otopsi odasına bırakıldı. Adli Tıp Uzmanı Yavuz Koçer ve üçüncü sınıf tıp bölümü okuyan Hasan Ergün, ellerine tıbbî eldivenleri geçirerek işe koyuldu. Erden’in cesedini bir gün sonraya bırakamazlardı çünkü ceset garip bir şekilde hızla çürüyordu.

Yavuz cesedin dış taramasını yaparken, Hasan da söylediklerini rapora tek tek ekliyordu. Günlerce suyun içinde kalmış gibi şişen ve kavlayan derisini parmak uçlarıyla irdeledi. Teni direkt olarak grileşmişti, hatta dudak ve göz çevreleri damar halinde siyahlaşmaya başlamıştı. Rapora bunları da ekledikten sonra Yavuz neşter yardımıyla göğsünü Y şeklinde kesti. Ardından ölü deriyi üç farklı noktaya çekip kaburgalarını kesmeye başladı. Hasan kendisine verdiği kaburgaları başka bir kabın içine koyuyordu. Yüzlerinde maske olmasına rağmen cesetten gelen koku dayanılmazdı. Hasan resmen kusmamak için kendini sıkarak Yavuz’un yanında durmaya gayret etti.

Yavuz, kaburgayı ikiye ayırmak için ekartörleri eline aldığında otopsi odasına bir polis memuru girdi: “Yavuz Hocam, şunu acil imzalamanız gerekiyor.”

“Şu anda teşhis yapıyorum.”

“Savcılığa gönderilecek.”

Yavuz iç çekerek başını sağa sola salladı: “Anlaşıldı, düşmeyeceksin yakamdan.”

Polis memuru Yavuz’un sitemine gülümseyince, Yavuz da eldivenlerini çıkarırken ona hafifçe güldü.

“Ben dönene kadar kaburgayı ayır, Hasan.”

“Tamam hocam.”

Yavuz ve polis memuru odadan ayrıldı. Hasan, Yavuz’un masaya bıraktığı ekartörleri eline alarak kaburgaları karşılıklı tutacak şekilde kavradı. İki yana çekiştirdiği kaburgaları açıldıkça hemen altında kalan organlarını görmek yerine onun toprakla kaplı bedeniyle karşılaştı. Hasan ekartörleri bıraksa da cesedin başından ayrılamadı, sadece büyük bir şaşkınlıkla bedenin içindeki toprağı izliyordu. Sedyeyle onu bıraktıklarında ateşli saldırı veya zehirlenme sonucu öldürüldüğü söylenilmişti fakat şu anda şâhit olduğu vaka bugüne kadar gördüğü tüm otopsileri aşan bir eserdi. İtinayla içine doldurulmuş toprağın dudaklarına ve gözlerine kadar sızdığını fark etti. O an nefes dahi almayı unutacak bir bilinçsizlikle cesede bakıyordu ki morg dolaplarından bir kazıma sesi işitti.

Hışımla döndüğü morg dolaplarına bakındı. Kazıma sesinin hangisinden geldiğini bilmiyordu ancak tüm dolaplar kapalı olmasına rağmen tam ortadaki dolap hafif aralıklıydı. Kaşlarının çatıklığı derinleşirken ne yapacağını hızla düşündü. Kapıya gidip odadan ayrılması onu bir tırsak gibi gösterebilirdi. Açıkçası umursadığı durum korkak gözükmekten çok daha öteydi. İnanç kavramını zorlayan bir paranormal olay yaşıyordu. Ne var ki Hasan arkadaşlarının anlattığı korkunç anılara gülen, hatta alay eden bir çocuktu.

Kasılan omuzlarını gevşetti, derin bir soluk alıp verdi; cesaretini toplamıştı. Morg kapağını kapatacaktı. Psikolojik olarak kapağı kapattığında kendini daha güvende hissedeceğinden emindi. Kararından vazgeçmeksizin ilerledi. Adımları sakinlik derecesine yatkındı ama sessiz yutkunuşları pek öyle gözükmüyordu. Mesafe azaldıkça kazıma sesinin derinden geldiğini anladı. Bir an yaptığı şeye tereddüt etti. İçeride gerçekten de yaşayan birisi olabilirdi. Bu ihtimalle ne yapacağını bilemedi.

Elini uzattı. Giderek kaybolan cesaretinde morgun içine bakmayı erteledi. Kapatıp geri dönecekti fakat kulpa dokunmasıyla morg kapağı kuvvetli bir basınçla geriye tepti. Yüzünü santimlik açıyla sıyıran kapağa şaşkınlığını atlatamazken dolabın bomboş olduğunu gördü.

Hasan panikle kapıya doğru koştu. Yavuz ise odaya girmek için kapıyı açtığında üzerine koşan Hasan’a şaşkınlığını esirgeyemedi: “Hasan?”

“Çıkmam gerek!”

Yavuz kollarından tutarak onu durdurdu. Bembeyaz olan suratını fark etti. Dili tutulmuş gibi kelimeleri zar zor çıkarıyordu. Üstündeki korkuyu atması, en çok da yaşadığı durumu kabullenmesi zaman alacaktı.

“Ne oluyor Hasan, kendine gel!”

“C-Ceset… D-Dolap… Açıldı!”

“Ne açıldı?”

“Bir anda açıldı!” titreyen eliyle az önce kapatmaya çalıştığı morg dolabını işaret etti. “İ-İçeriyi bir şey tırmalıyordu. Ceset! Cesedin içine bak! T-Tamamen toprakla kaplı!”

“Hasan, bana bak…” Yavuz onu sakinleştirmek adına usulca konuşuyordu. Hasan dehşet dolu gözlerini ona çevirdi. “Bugün çok yoruldun. Üst üste otopsi yaptık ve benimle mesaiye kalmak istedin. Ben yıllardır bu mesleği yapıyorum, hâlâ da ölülere alışamadım. Bizi insan yapan asıl şey de bu değil midir zaten? Duygularımızın olması…” Hasan, Yavuz’un dediklerini algılamakta güçlük çekse de başını sallamaya çalıştı. “O dolaba çok baskı kurunca geri açılıyor, ben de birçok kez bunu yaşadım.”

Dolaba ve cesede bakmamak için başını diğer tarafa çevirdi. “Dokunmadım bile.”

“Tamam, gel, elini yüzünü yıkayalım.” Yavuz onun koluna girdi. “Sonra da evine geçip dinlen, ben raporu doldururum.”

Hasan, Yavuz’a direnmedi. Onunla birlikte odadan çıktı. En başından beri odanın bir köşesinde, sanki bir nesnenin gölgesi gibi duran o belli belirsiz karartı ise onların odadan ayrılmasıyla usulca silinip yok oldu.

نهاية الفصل

48 تعليق