Yüzüme fırlatılan suyla gözlerimi açtığımda karşımda bir adam vardı. Oturduğum yerde dikleştim ve kaşlarımı çatarak adama baktım. Az önce yüzüme su fırlatmıştı ama rahat rahat yürüyüp gitti. Gitmeden önce söylediği tek şey “Alev bey seni kahvaltıya bekliyor. Birazdan geri geleceğim geldiğimde yatağın üzerindeki şeyleri giymiş ol.” Dedi. Sonra ise çıkıp gitti. Kalkmaya çalıştığımda iki büklüm yattığımdan dolayı belime giren keskin ağrıyı hissedebiliyordum. Belimi tutarak bıkkınlıkla yatağa ilerledim. Yatağın üzerinde bordo bir elbise vardı. Kalın askılı göğüs dekolteliydi ve kısaydı. Tene yapışan bir kumaştandı. Yanındada siyah topuklu ayakkabılar vardı. Tabiki giymeyecektim. Sadece saçımı açıp tekrar sıkı bir şekilde topladım. Dünden üzerimde kalan siyah mini etek ve kahverengi crop birde kahverengi topuklu botlarla iyiydim.
Biraz sonra aynı adam tekrar kapıdan içeri girdiğinde beni aynı halimle görünce bıkkın bir nefes verdi. “Giy şunları. Alev bey seni öyle istiyor.” Dedi. Sert bir şekilde ayağa kalkıp konuştum. “Alev beyin kendisi giyebilir o zaman ben böyle iyiyim.” Dedim. Sonra belindeki silahı çıkardı ve kafama dayadı. Bir kaç saniye sonra geri çekti. Ne demek istediğini anlamıştım. “On dakika sonra buradayım.” Dedi. Sinirden kendimi parçalamak istedim. Ama mecburen o elbiseyi ve ayakkabıları giydim. Elbise üzerime tam oturmuştu. Ama göğüs dekoltesi bana fazlaydı. Bu yüzden biraz rahatsız ediciydi. Dizlerimin bir kaç santim üzerinde bitiyordu. Giydikten sonra içeriye yine o adam daldı. Beni kısa bir süre süzdükten sonra kolumdan tutup yürütmeye başladı. Sonunda yine o büyük salona geldik. Kapıyı açıp beni adeta içeri itti. Sonra kapıyı kapattı.
Kafamı çevirdiğimde masanın baş ucunda Alev, diğer baş ucunda ise Ateş oturuyordu. Ama beni masanın yanında oturan kişi şaşırttı. Atalay… Abim… Hayır o burada olmamalıydı. Alev gülerek ayağa kalktı ve bana doğru yürümeye başladı. Ben ise gözlerimi abimden ayıramıyordum. O da zorla oturulmuş gibiydi. Bana döndü ve yutkundu. Biz birbirimize bakarken Alev yanımda belirmişti. “Bakıyorumda abini bu masada gördüğüne çok sevindin güzelim.” Dedi. Ben ise hala abime bakıyordum. Sinirli bakışlarım Alev’e döndü. “Ben buradayım işte! İstediğin ben değil miyim? Abimi rahat bırak!” Dedim. Elini belime dolamaya çalıştığında bir adım geriledim. “Aşk olsun, ben abinle seni ayıracak kadar kötü bir adam mıyım?” “Sana abim bu masadan kalkacak dedim! Yoksa bu sofrayı yerle bir ederim. Ölüm tehditlerin gram umurumda olmaz!” Dedim. Bakışlarında zerre korku göremedim ama yinede Atalay’a döndü. Dudak büzerek “Üzgünüm Atalay, küçük kardeşin seni bu masada istemiyor.” Dedi ve kapı dışına birinin ismine seslendi. Beni getiren adam gelince abim isyan etmeye başladı.
“Kardeşimi sizin gibi pisliklere bırakıp hiç bir yere gitmiyorum! Asıl o gitsin ben kalırım.” Dedi ama onu dinleyen olmadı. Adam kapıdan adeta sürükleyerek götürdü. Alev tekrar bana döndü. Koluyla belimi kavradı. İğrendim ve rahatsız oldum ama bir şey söyleyemedim. Masaya ilerletip sandalyeye oturttu. Dünden beri hiç bir şey yemiyordum ama bunların hiç birine dokunmayacaktım. Önüme bakarken ne sağ tarafımdaki pislik tacizciye ne de sol tarafımdaki babamın katiline bakmamaya çalışıyordum. Ama Alev’in gözlerimi üzerimde hissediyordum. Her zerreme kadar süzüyordu pislik! Alev’e daha da bakmamaya çalışıp kafamı sola çevirdim. Onu gördüm… Bakışları bende değil beni süzen Alev’deydi. Onu öldürecekmiş gibi bakıyordu. Ona baktığımı hissetmiş olmalıki bakışlarını bana çevirdi. Bir kaç saniye bakıştıktan sonra yutkunup bakışlarını kaçıran bendim. Önümdeki kahvaltılıklara bakarken Alev’in hala bakışlarını benden çekmeden önündeki salatalıklara çatal batırdığını gördüğümde daha fazla dayanamadım. “Biraz daha beni süzmeye devam edersen o yediğin salatalıklar boğazında kalacak pislik!” Dedim sinirle. İlk defa bocalamıştı. Hızla önüne döndü. Ben ise hiç bir şey yemeden onların yemesini bekledim. Ateş hiç bir şey yememişti ama Alev tüm masayı silip süpürmüştü. En sonunda bana döndü. “Neden hiç bir şey yemedin hayatım?” Dedi. Son kelimesine sinirim bozulsada ters bir bakışla “Sizin olan hiç bir şeye dokunmam!”dedim.
En son Alev masadan kalkmaya yeltenirken hızla kalkıp kapıya ilerledim. Alev yine belimden tutup kendine çekti. Sinirle elini itmeye çalıştım ama çok sıkı tutuyordu. Bana baktı ve gülümsedi. “Bu gün tekrar görüşeceğiz.” Dedi ve yanımdan geçip gitti. Tam ilerleyecektimki kolumda bir el hissettim. Sıkı tutuyordu ama aynı zamanda incitmemeye çalışıyordu. Arkamı döndüm ve Ateş’e baktım. Gözlerime bakmamaya çalışıyordu. Yutkundu ve konuşmaya başladı. “Mehir… Bir şey sorucam.” Dedi. “Evet?” Dedim. “O adamın bakışları… Seni rahatsız mı ediyor?” Dedi. Kolumu elinden çekip konuşmaya başladım. “Öğrensende pek bir şey değişmeyecek.” Dedim net bir şekilde ve kapıya yürüdüm. Kapının önündeki adam kolumu tutup yine o yere götürür sanmıştım ama bu katta bir odaya götürdü. Oda güneş alıyordu ve pencerelerinde parmaklıklar vardı. Bir penceresi açıktı. Küçük bir yatak vardı bir dolap ve dekor eşyaları falan. İçeriye girdim ve kapı kilitlendi. Ne yapacağımı bilmiyordum. En başında şu pisliği öldürseydim bunların hiç birini yaşamayacaktım. Ama yapacak bir şey yoktu. Yatağın üzerine oturdum. Etrafı incelemeye başladım. Sonra ise dolabın yanında küçük bir kitaplık gördüm. Oraya ilerlemeye başladım. Kitaplardan birini aldım. Jane Austin’in Aşk ve Gurur kitabıydı. İsmi dikkatimi çekmişti. Aldım ve yatağa oturup okumaya başladım. Ama önce üstümdeki şu rahatsız edici elbiseyi ve topuklu ayakkabıları çıkarmak için dolaba ilerledim. Dolabı açtım ama içinde elbiseden başka bir şey yoktu. Bende madem sadece elbise var bende daha rahat olanını alayım dedim. Rahat bir elbise aradım ama hepsi ya dekolteli ya dar ya kısaydı. Yinede birini seçmeliydim. Beyaz, belden aşağısı bol, dizlerimin beş altı santim üzerinde biten kısa, eteği iki katmandan oluşan, askılı ve yine maalesefki göğüs dekolteli bir elbise giydim. Ayakkabı olarak ise hiç bir şey giymedim. Yatağa oturup kitabı okumaya başladım. Kitabı okurken kendimi o kadar kaptırmıştımki havanın karadığını yeni fark ediyordum. Ve karnım guruldamaya başlamıştı. İki gündür hiç bir şey yemiyordum. Ara ara su içmiştim ama gerçekten hiç birşey yememiştim. Yinede yemeyecektim.
Sonra bir anda kapımın açılmasıya olduğum yerde hopladım. Karşımda hiç görmek istemiyeceğim bir yüz vardı. Alev… Gülümseyerek yanıma geldi. “Akşam yemeğine seni kendi ellerimle alayım dedim ay parçası…” dedi. En ters bakışımı attım. Tehdit ederek beni o masaya oturtacağını biliyordum. O yüzden gidip beyaz topukluları giydim ve mesafeli bir şekilde ilerlemeye başladım. Büyük salona girdiğimizde kapıda Ateş bekliyordu. Alev önümden geçip oturağı yere ilerlerken Ateş kolumu kavrayıp durdurdu. Kulağıma doğru eğildi. “Bir şeyler ye! Yoksa gerçekten öleceksin. Babanın intikamını almadan mı ölmek istiyorsun?” Dedi. Nefesini kulaklarımda hissettiğimde ürperdim ama rahatlamada hissetmiştim. Söylediği şey mantıklıydı. Ama ben Alev’in hazırlattığı hiç bir şeye dokunmazdım. Sonra ise iki yakamdan tutup biraz daha öne çekti. Dekolteyi küçültmeye çalıştı yani. Ellerini itip onada en ters bakışımı attım ve masaya ilerledim. Sandalyeye oturduğumda önümdeki yemeklere baktım. Bütün bir et ve yanına biraz yeşillikle makarna konulmuştu. Yememeliydim ama gerçekten ölecektim. Ama ya içine bir şey kattıysa? Ateş’e baktım. Güven vermek ister gibi gözlerini kapatıp açtı. Onada asla güvenmezdim ama dayanamadım. Eti küçük bir şekilde kesip çatalı batırdım ve yavaşça ağzıma götürdüm. Sonra ise çiğneyerek yuttum. Alev keyifli bir sırıtışla bakıyordu bana.
“Yiyeceğini biliyordum. Daha fazla aç kalamazsın çünkü.” Dedi. Yemeğini yerken bakışlarıyla beni süzmeyi kesmiyordu. Bu durum ben zıvanadan çıkarıyordu. Derin bir nefes aldım ve bir parça daha bölüp yedim. Sonra makarnaya uzandım ve birazda makarna yedim. Sonra çatalla bıçağı bıraktım. Tabağım bitmemişti ama bu midemi susturmaya yeterdi. Bakışlarımı Ateş’e çevirdim. Alev’e bakıyordu. Alev’de bana bakıyor olmalıydıki ona böyle nefretle bakıyordu. Başımı önüme çevirdim ve kucağımdaki ellerime bakmaya başladım. Sonra sandalyemin sola doğru hareketlendiğini hissettim. Kafamı o tarafa döndürdüğümde Ateş’in sandalyemi kendine çektiğini gördüm. Sonra ise koltuğuna asılı ceketi alıp üzerime koydu. Yutkundum. Neden yapıyordu bunu? Amacı neydi? Bakışlarını bir an bile bana değdirmemişti. Alev’e nefretle bakıyordu. Kafamı Alev’in olduğu tarafa döndürdüm. O da aynı nefretle Ateş’e bakıyordu. Ama bakışları Ateş ile benim aramda gidip geliyordu. “Ateş sen kalkmaya ne dersin? Tabağında bitmiş. Haydi gidebilirsin.” Dedi Alev. O an içime bir korku oturdu. Ateş’e asla güvenmiyordum ama o varken bana bir şey yapamıyordu. Ateş giderse bir şeyler yapacağını tahmin ettim. İlk defa korkuyla Ateş’e baktım. Normalde hayatta gözlerimdeki korkuyu göstermeyeceğim adama korkuyla bakıyordum.
“Haklısın.” Dedi ve ayaklandı. İçimdeki korku ve çaresizlik daha da büyüdü. Ayağa kalkıp hiç beklemediğim bir şekilde benimde kolumdan tutup kaldırdı. “Bizim yemeğimiz bitti. Sana afiyet olsun.” Dedi ve yürürken benide çekmeye başladı. Alev ise biz çıkmadan bir iki saniye önce masaya bir yumruk atmıştı. Beni götürdükleri odaya doğru ilerliyordu Ateş. İçeriye girdi ve benide sokup kilitledi. “Bu adamın bakışlarından rahatsız olduğuna eminim.” Dedi. Hiç bir şey söylemedim. Bileğimi elinden kurtarmaya çalıştım. Ama daha sıkı tutup kendine çekti. “Peki niye bu pisliğin yanında böyle elbiseler giyiyorsun?” Dedi sinirle. Bileğimi çekmeye çalışıp “Sana ne?” Dedim. Bileğimi bırakmadı ve diğer eliylede belimi kavradı. “Sana nasıl baktığını gördün! Ne diye giyiyorsun bu elbiseleri?” Dedi. Artık sinirim son noktadaydı. Kendimi tutamayıp okkalı bir tokat indirdim yüzüne. Başı yana düşerken bunu beklemiyor gibiydi. Belimdeki elindende kurtuldum. Tekrar bana döndü. “Soruma cevap ver Mehir! Onu seviyor musun yoksa?” Dedi. Duyduğum son cümleyle beynimden vurulmuşa döndüm. “Ne diyorsun be sen!? Sence seviyor muyum? Böyle bir soruyu nasıl sorabilirsin!?” Dedim. Yutkundu. Alnını ovuşturarak yaklaştı. “Bak, biliyorum tabiki sevmiyorsun ama neden onun sana böyle bakmasına izin veriyorsun? Az önce bana attığın tokatı ona geçirebilirdin mesela.” Dedi.
Bıkkın ve sinirli bir nefes verdim. “Sonrada o soğuk metali yine şakağımda hissedeyim demi?” Dedim. Derin bir iç çekti. “Haklısın… Neyse ben gideyim artık.” Dedi ve arkasına dönüp odadan çıktı. Gözlerimdeki yaşlar akmak istiyordu ama kendimi tutmaya çalışıyordum. Ellerimi saçlarıma geçirip arkamı döndüğümde yaşlar akmaya başlamıştı. Bir anda kapı açıldığında hızla arkamı döndüm. Bu kişi şuan görmek istediğim en son kişiydi. Alev… Yine ne isteyecekti? Yine sırıtarak yanıma geldiğinde gözlerimdeki yaşları görünce sırıtmayı kesti. Hemen elimin tersiyle sildim ama görmüştü çoktan. Alay eder şekilde dudaklarını büzdü ve akan bir yaşı silmeye yeltendi. Elini hemen ittim. “Uzak dur!” Dedim. Gülümsemesi geri geldi. “Bir yere çıkacağız kapının önüne bıraktığım kutudaki şeyleri giy. Direnmeye çalışma yoksa ne olacağını biliyorsun.” Dedi ve keyifle arkasını dönüp gitti. Yine ve yine ve yine… Bu sefer ne yapacaktı? Nereye götürecekti? Kapının önüne gidip kutuyu aldım. İçerisinden uzun, dizimin üzerine kadar yırtmacı olan, hafif bordoya kaçan siyah, ince askılı, sırt dekolteli bir elbise ve siyah topuklu ayakkabılar çıktı. Bu elbiseyi paramparça etmek istedim ama yapamadım. Sessizce ağlayarak giydim o elbise ve ayakkabıları. Ama bu ben değildim… Ben şık dekolteli elbiseler giymezdim. Daima cıvıl cıvıl elbiseleri tercih ederdim. Birde pantolon ve croplar.
Zaten böyle bir yerde olup kendim olmam oldukça saçmaydı. Bir süre sonra sabahki adam geldi. Yine beni sürükleyerek Alev’in yanına getirdi. Alev bana bakarak bir kez daha sırıttığında yanıma gelip kulağıma eğildi. “Bir iş yemeği ve seni sevgilim olarak tanıttım. Yanlış bir şey yapayım deme.” Dedi. Ne?! Ne demişti? Sevgilim mi?! SEVGİLİM Mİ? Bu olamazdı. İnsanları ben onun sevgilisi olarak bilmemeliydi. Sinirle ona döndüm. “Ne dedin sen? Sevgili mi?” Dedim. Gülerek başını salladı. Kapıya çıkan bir koridordaydık ve bir masanın yanında duruyorduk. Masanın üzerindeyse bir vazo vardı. “Sana son kez soruyorum. Sevgilim diye mi tanıttın?” Dedim, son cümleyi bağırarak söylemiştim. Aynı sakinlikle “Evet.” dedi. Bir dakika bile durmadan masanın üzerindeki vazoyu alıp yere fırlattım. Önce şaşkınlıkla irkildi ve bir adım geri gitti. Sinirle ona döndüm. “Nasıl böyle bir şey yaparsın?! Pislik, şerefsiz, adi herif! Senin sevgilin falan değilim! Anladın mı? Değilim.” Son kelimeyi hecelerine ayırarak söylemiştim. Ellerini cebine kattı ve yine aramızdaki mesafeyi kapattı. “İstediğin kadar bağır. Bu günlük sevgilimsin güzellik. Haydi geç kalıyoruz.” Dedi ve kolumdan tutarak çekiştirmeye başladı. Zorlada olsa gidiyordum. Arkamızdan o adam geliyordu. Arabanın yanına geldiğimizde arka koltuğa yerleşti. O adam benide arka koltuğa oturmam için neredeyse fırlattıktan sonra sürücü koltuğuna yerleşip arabayı sürmeye başladı. Cama doğru yapıştım. Gözümden bir damla yaş geldiğinde hızla onu sildim. Duygusuz olmalıydım. Öyle olmaya çalışarak pencereye bakmaya devam ettim. Bir süre sonra elimin üzerinde bir el hissettiğimde yine bıkkın bir nefes verdim. “Bu kadar stres yapma. Gidip geleceğiz sadece.” Dedi. Elini iteleyip onu duymamış gibi yaptım.
Sonra araba bir anda durdu. Öne doğru savruldum ama sonra başımı kaldırıp ne olduğuna baktım. Önümüzü bir araba kesmişti. “Ne oluyor?” Dedi Alev sinirle. Sonra arabanın sürücü koltuğundan biri çıktı. Ateş gibi etrafı yakan gözleriyle, Ateş… Benim oturduğum tarafa doğru ilerleyip kapımı açtı ve ben daha nolduğunu anlamadan kolumdan çekip dışarı çıkardı. “Ateş ne yapıyorsun?” Dedi Alev. “Kızın bu gün benimle olmasını istiyorum.” Dedi Ateş. Evet, o kız bendim. “Saçmalama bırak kızı. İş yemeğine götüreceğim sende biliyorsun.” Dedi. Oyuncak mıyım ya ben? “Hayır Alev. Bu gün kız benimle yoksa anlamayı bozarım.” Dedi Ateş. Alev bir şeyi söyleyemedi ve yutkundu. Ne anlaşmasıydı bu? Bir de benim üzerime anlaşma mı yapmışlardı? Onların oyuncağı mıyım ben? Sonra Alev kapıyı çekti ve araba yürüyüp önümüzden geçip gitti. Sinirle arkamı döndüm. “Ne anlaşması be?! Ve ayrıca ben sizin oyuncağınız mıyım, oradan oraya savruluyorum?” Dedim. Gülümsedi. Alev’de sürekli gülümsüyordu ama bende hiç bir zaman böyle etki yaratmıyordu. Neydi bu gülüşünün sırrı acaba. Hala kolumu tutuyordu. Kolumu geri çektim ve geriye bir adım atıp aramızdaki mesafeyi arttırdım. Ama öne doğru bir adım atıp o mesafeyi yine kapattı. “Niye aldın beni?” Dedim. “O herifle sevgili oyunu mu oynamak istiyordun?” Dedi. “Onunla olmak istemiyorum ama seninle olmakta pek farklı değil. Bu yüzden beni malikanenize götür.” Deyip arabaya doğru döndüm ve tam ilerleyecekken kolumu tutup kendine döndürdü.
“Üzgünüm, malikaneye gitmiyoruz.” Dedi ve kolumdan tutarak nazikçe yürümeye başladı. Arabanın yanına geldiğimizde sürücü koltuğunun yanındaki koltuğun kapısını açtı. İçeriye oturduğumda kapıyı kapattı ve o da sürücü koltuğuna oturdu. Arabayı sürmeye başladı. Ben ise kafamı pencereye dayayıp gözlerimi kapattım. Bir süre sonra araba aniden durduğunda irkilerek gözümü açtım. Etrafa baktım. Burası çimenlik tek tük ağaçların olduğu bir çayırdı. Bir dakika bu çayır… Bir yerden tanıdık geliyordu. Ateş’e döndüm. Arabadan inip benimde kapımı açtı ve dışarıya çekti. Bileğimden çekerek ilerlemeye başladı. Bir süre ilerledikten sonra bir bankın arkasına gelmiştik. Burasıda çok tanıdık geliyordu… Bir dakika burası…Burası Afet’le pikniğe geldiğimiz yerdi. Burası ise karşılaştığımız bank. Neredeyse onu öldürmek üzere olduğum bank. Ben banka bakarken karşıma geçti. “Evet burası orası.” Dedi. Kafamı ona çevirdim. Gülümsedi. Sonra cebinden bir bıçak çıkartıp bana uzattı. Yutkunup tekrar ona baktım. Ne yapıyordu? “Öğrenmen gereken her şeyi öğrendin. İlk günki gibi gözünü bile kırpmadan bu bıçağı bana doğrult ve işimi bitir.” Dedi. Gözlerime dolan taşlara engel olamıyordum. Bıçaktan bakışlarımı kopartıp tekrar ona baktım. Tekrar gülümsedi. Acıklı bir gülümsemeydi. Hüzünlü bir gülümsemeydi… Yutkundum. Bakışlarım p ve bıçak arasında gidip geliyordu. En son elimi aldı ve bıçağı elime tutuşturdu. Sonra ise kolumu çekerek bıçağı boynuna dayattı.
Gözlerimdeki yaşlar daha da arttı. Onun se gözünden bir damla yaş süzüldü. “Hadi! Artık bunu yapmaman için bir sebep yok. Lütfen daha fazla gözlerime öyle bakmadan bitir şu işi.” dediğinde dudaklarımdan bir hıçkırık koptu. Bıçağı tutacak gücüm yoktu. Elimi bıraktığı an bıçak ellerimin arasından kayıp yere düştü. Yere düşen bıçağa baktım. Ne oluyordu bana? O babamın katiliydi. Bunu yapmalıydım. Ama neden yapamıyordum? Yutkunup yere düşen bıçağı aldım. Kendime gelmek için başımı iki yana salladım. Yapmalıydım. Ama yapamazdım. Peki ya neden? Neden yapamazdım? İşte bunu bende bilmiyordum. Bıçağın ucunu karın bölgesindeki gömleğe değdirdim. Belki direkt gırtlağına dayayamadım bıçağı ama karnına dayayabilirdim. Bıçağı titreyerek tutan elimi tuttu ve karnına daha çok bastırdı. Sonra belimden tuttu ve bana baktı. “Özür dilerim. Çok özür dilerim Mehir…” dediğinde gözlerimdeki yaşlar dahada arttı. Alnını alnıma yasladı. Napıyordum ben? Düşmanımın alnına alnımı mı yaslıyordum? Kafayı yemiş olmam muhtemel olsada bir şey yapamadım. “Üzgünüm… Hoşçakal. Beni öldürdükten sonra arabaya bin ve evine git. Alev’i şikayet et. Taşın ve hayatına devam et. Senin beni öldürdürdüğünü…” dedi ve bir an duraksayıp yutkundu. “Kimse bilmeyecek… Arkandaki bütün izleri temizleteceğim. Hoşçakal ve bitir işimi.” Dedi. İkimizinde gözleri kapalıydı ve ağlıyordum. Sonra bir şey oldu… Bir kurşun arkamızdan gelip Ateş’in karnına saplandı. Ateş inleyerek kan akan yeri tuttuğunda bıçak elimden kayarak yere düştü. Her şey bir anda olmuştu. Ne olduğunu idrak etmeye çalışırken refleksle arkamı döndüm. Siyah kapşonlu birini görür gibi oldum ama çoktan kaçıp gitmişti. Sonra geri Ateş’e döndüm. Karnını tutarak yere çöktü. Donmuş gibiydim. Hareket edemiyordum.
Sonra bende zar zor onun yanına eğildim. Çimenlerde uzanıyordu. Yutkunup yanına yaklaştım. Gözlerini kapatmamıştım. “B-b-bıçak…” dedi zorlukla. “S-s-s-sapla… b-beni sen… Sen öldür…” dedi ama daha fazla konuşamadan gözlerini kapadı. Ben ise hıçkırarak ağlıyordum. Peki ya neden ağlıyordum? İstediğim olmuştu. Babamın katili ölüyordu. Ama şimdi neden böyle başında oturmuş hıçkıra hıçkıra ağlıyordum? Karnından süzülen kanlar yerde duran bıçağın üzerine gelmişti. Titreyen ellerimle bıçağı aldım. Bir yanım ‘sapla o senin babanın katili’ diyordu… Diğer yanım ise ‘yapma Mehir, yapma…’ diyordu. Onu burada bırakıp gidebilirdim. Sonuçta onu bıçaklasam bunlar yaşanacaktı. Ama yapamıyordum. Ya ne yapacaktım? Böyle bekliyecek miydim? Gidecek miydim? Yoksa bir yolunu bulup ambulansı mı arayacaktım? Onu öldürecektim ama şimdi zamanı değildi. Onu öldüreceğim zaman bunu gözümü kırpmadan yapacaktım ama şimdi değildi… Bu yüzden ambulansı ara diyen tarafım baskın geldi. Kendime gelmeye çalışarak Ateş’in ceplerini aramaya başladım. Sol cebinde hiç bir şey yoktu. Umudumu yitirmek üzereyken sağ cebine baktım. Telefon yoktu ama bir fotoğraf çıkmıştı.
Fotoğrafı döndürüp baktım. Bu… Bu bendim… Bir kafede otururkenki fotoğrafımdı. Masada oturuyor ve karşımdaki adama bakıyordum. Bu işe girdiğim mağazanın iş görüşmesi olmalıydı. Açık kumral hafif sarıya kaçan saçlarımı topuz yapmıştım. Üzerimde pembe, papatyalarla dolu, askılı, mini bir elbise vardı. Mavi gözlerim adama dikkatle bakıyor ve dudaklarım gülümsemeye çalışıyordu. Bunu neden cebinde taşıyordu? Cebinde telefonu yerine niye bu lanet olası fotoğraf vardı? Fotoğrafı elime aldım zorda olsa ayağa kalktım. Etrafa bakıp bağırmaya başladım. “Yardım edin! Yardım edin lütfen… Kimse yok mu?” Evet kimse yoktu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Sonra ise tekrar bir şey oldu. Bir kurşun daha geldi nereden geldiğini bilmeden… Ama bu defa kurşunun kurbanı bendim. Karnıma saplanan bir kurşunla elim karnıma gitti. Bakışlarım bulanıklaştı. Kulağım çınlamaya başladı. Yere dizlerimin üzerine düştüğümde son gördüğüm şey ellerimden kayıp giden gülümseyerek bakan Mehir’in gülümsemesinin kana bulandığıydı.