Skip to content

İptida

Chapter 1 · 6 min read

İptida

Chapter 1

1. Bölüm: Veda

Telefonumun alarmıyla gözlerimi açtığımda hava henüz aydınlanmamıştı. Dışardan gelen şiddetli yağmur ve şimşek sesleri, yüzümde buruk bir gülümseme oluşturdu. Diğer insanların aksine ben, yağmurlu günlere bayılırdım. Bugün, yeni hayatımın ilk günüydü ve güne bu huzurlu seslerle başlıyor olmak benim için bir nimetti.

Bugün, hayatımın en güzel ve en kötü yıllarını yaşadığım, büyüdüğüm, her bir duvarında çocukluğumun bambaşka anılarının saklı olduğu, her bir köşesine aile sohbetlerimizin, o sohbetlerdeki içten kahkahaların sinmiş olduğu bu evden taşınacak; tüm anılarımla vedalaşıp bu zamana kadar hayatımda olan herkesle tüm bağlarımı koparacaktım. Son ayları çöpten ibaret olan hayatıma, yepyeni bir sayfa açacaktım. İlk satırında, "İnsanlardan uzak dur ve insanların senden uzak durmalarını sağla!" yazan bir sayfa...

İnsanlar mutsuz ederdi, hayal kırıklığı yaşatırdı; yarım, yaralı bırakırdı. İnsanlar bencildi ve takvim yaprakları ilerledikçe daha da bencilleşiyorlardı. Sanki medeniyetin gelişmesi, insanlık gelişimini aksi yönde etkiliyordu..

İkinci sayfaya ise "Kimseye güvenme" yazardım muhtemelen. Birine güvenmek, alenen, "İstersen kalbimi kırabilir, beni üzebilirsin; bu tamamen senin takdirinde." demekti. Kalbim, insanlar tarafından öyle çok kırıldı ki; birine güvenmek, hayattaki en büyük korkularımdan oldu. Yeniden kırılırsam, bir yara daha alırsam toparlanabilir miyim, bilmiyorum. Öğrenmek istemiyorum.

Kalbimiz acıtıldığında, sığındığımız kendimiz oluruz; kendi kabuğumuza, kendi içimize, içimizdeki dünyaya saklanırız. Ve bir gün, olur da yaralarımız kalbimizden taşıp ruhumuzu sararsa; bir bir üzerimize yıkılmaya başlar sığınaklarımız, sığındıklarımız. Harabeye döner tüm saklandıklarımız... Ve biz, o harabeye girip dış dünyaya soyut duvarlar örmeye başlarız. Artık vakit, dışımıza sessizleşip içimize konuşma vaktidir. Kurtarılmadığımız, kendimizi kurtaramadığımız her an bir tuğla daha ekleriz o duvara. İsteriz ki tüm yaralarına rağmen içimizdeki yetişkin bizi sarıp sarmalasın, bulunduğumuz cehennemden bizi çekip çıkarsın. İsteriz ki; yine kendimize, içimize, içimizdeki dünyaya sığınalım; içimizde halledelim. Kimi zaman öyle çok sığınırız ki kendimize, öyle kapatırız ki kapılarımızı; boyuna karanlıkta kalırız. Nihayetinde, fark etmeden ilerleriz ilerleriz ve ruhumuzun şefkat odalarını geride bırakıp, varlığından bile bihaber olduğumuz bataklığın tekine düşeriz. Battıkça batarız ve kurtulmak için çabalamak, yalnızca dibe batışımızı hızlandırır. Öyle bir batış, öyle bir çöküştür ki bu; bizi içimize bile susturur. Kendimize anlatmaktan bile kaçınırız, korkarız. Korkarız: Anlattıklarımızın bizi hapsetmesinden, bizi prangalara vurmasından... İşte bu, benim hayatımın geldiği noktaydı. Daimi gibi görünen bir bataklığın içine düşmüştüm ve kurtulmak için savaşmıyordum. Kendime dahi susmuş, içime dahi dilsizleşmiştim. Ne beni çekip çıkaracak biri vardı yanımda ne de kendimi kurtaracak güç vardı içimde. Belki de kendime dair tüm umutları tüketmiştim içten içe...

Yatakta, oturur pozisyona gelip yağmur ve şimşek seslerini, kısa sayılmayacak bir süre dinledikten sonra yavaş yavaş banyoya doğru yürümeye başladım. Uzun, açık kahverengi, dalgalı saçlarımı gelişigüzel, salaş bir ev topuzu yaptım. Aynanın önünde durup yüzümü -yorgun yüzümü- incelemeye başladım. Ağlamaktan, uykusuzluktan, yorgunluktan kıpkırmızı olan gözlerime baktım. Ardından gözlerim, vücudumda gezinmeye başladı. Ne kadar kilo verdiğimi, nasıl çöktüğümü şu an daha iyi anlıyordum. Aynaya bakmaya devam edersem özgüven sıfırlanması yaşayacak ve muhtemelen yeni bir ağlama krizinin içinde bulacaktım kendimi. Artık o kişi olmak istemiyordum o yüzden hızlıca gözlerimi aynadan uzaklaştırıp yüzümü yıkamaya başladım. Sakin ve huzurlu bir sabaha ihtiyacım vardı: Ömrümün geri kalanında da ihtiyacım olan gibi... Yüzümün, gözlerimin bu hâlini gördükten sonra ne kadar huzurlu olabilirim ki? Tamam... En fazla ne kadar olabilirsem, o kadar olmaya gayret göstereceğim.

Bugün yeni hayatımın ilk günüydü ve eminim ki uzun bir gün olacaktı. Bu nedenle burada fazla zaman kaybetmek istemiyordum. Geçiştirici bir yüz yıkamanın ardından dişlerimi fırçaladım ve tamamdı; banyodaki işlerimi tamamlamıştım. Bunları en son ne zaman yaptığımı hatırlamıyordum bile. Oysa aylar önce sabahlarım için klasikleşmiş bir rutine sahiptim: Erkenden uyan. Dişlerini fırçala. Yüzünü yıka. Fiziksel ve zihinsel açıdan kendini tamamen uyandırabilmek için yoga yap. Kahvaltı yap. Balkona çıkıp temiz hava eşliğinde kahve iç ve sonrasında güne hazırsın. Bu rutin aylar önceye aitti. Hayatımın, diğer tüm insanların hayatı gibi basit ve sıradan olduğu zamanlara...

Valizlerim hazırdı. Evdeki tüm eşyaları haftalar öncesinden kutulara yerleştirmiştim. Gitme fikri yeni bir fikir değildi; aylardır aklımdaydı. Ama bazen olur ya öyle, alışmışsanız cesaret edemezsiniz. Çünkü insan, kendisine kötü de gelse alıştığını terk edemeyen bir varlıktır. Ben de tam olarak öyle bir insandım. Gitmek beni korkutuyordu; adım atmak, bilmediğim yollara sapmak, sokaklarda kaybolmak, yalnız başıma yağmurda yürümek ve bazen de, kendimle baş başa kalmak...

Düşüncelerimi beynimden savuşturup işime odaklandım. Evet, eşyalarım haftalar öncesinden gitmeye hazırdı. Bugün yapmam gereken tek şey, internet üzerinden görüştüğüm nakliye firması ile eşyaları yeni evime götürmek ve evi baştan aşağı temizlemekti. Anneannemin yıllardır kapıları açılmamış olan evine taşınacaktım. Evin içinde herhangi bir şey olup olmadığından bile habersizdim. Aslında ev ile ilgili bildiğim tek şey yıllardır kullanılmıyor oluşuydu. Ev ile ilgili elimde bulunan tek şey ise bir kâğıt parçasına yıllar önce yazılmış olan adres ve anahtarlardı... Annemin, telefon numaralarını ve gerekli adresleri not ettiği küçük bir defteri vardı. "Annemin adresi" başlığını gördüğümde, ihtiyacım olan adrese ulaşmıştım; anneannemin adresine... Defterin bulunduğu çekmecedeki tek yabancı anahtarlar da sanıyorum ki o eve aitti. Atlamamam gereken bir detaydan bahsetmeliyim: O adrese bir kere bile gitmemiştim. Belki de ev yıllar önce yıkılmıştı ve benim bundan haberim yoktu.

"Yapma, evrene olumlu enerjiler göndermelisin Duru..." dedim kısık bir sesle kendi kendime. Ama sonrasında fark ettim ki, hakkında bilgim olmayan tek şey ev değildi. Ben, anneannem hakkında da bilgi sahibi değildim. Anneannemi tanımıyordum. Hakkında bildiğim tek şey, onu yıllar önce kaybettiğimizdi. Annem, annesinden hiç bahsetmedi, onu hiç anlatmadı. Hiç kimseye, annesi ile ilgili hiçbir şey söylemedi: Kendi kocasına, kendi kızına bile... Kim bilir, belki de annem de tanımıyordu annesini.

Banyodan çıkmak üzereydim ki, bir an durup en son ne zaman duş aldığımı düşündüm ancak cevabını bulamayacağım belliydi. Zaten saçlarımın hâli, bu soruyu bir cevaba muhtaç bırakmıyordu. 'Hızlı bir duş' kararıyla duşa girdim ancak yarım saat sonra duştan çıktığımda parmaklarım buruş buruş olmuştu. Ardından odama yöneldim ve kaderi diğer kıyafetlerimden farklı olan -bir kutunun içine rastgele atılıp sıkıştırılmamış olan tek kombinimi- bej eşofman takımımı üstüme geçirdim. Kapüşonlu, altı manşetli, yüksek bel ve bol, üstü ise mini tarzdaki ve ceket ya da mont giymemi gerektirmeyecek kadar kalın olan bu eşofman takımını annem almıştı. Bana aldığı son hediyeydi... İnternetten fotoğraflarını gösterip, "Çok hoş, değil mi? Almayı düşünüyorum." demiştim. Birkaç gün sonra eve gelen kargo paketinin içinde fotoğraflardaki takım duruyordu.

Annemin bu hayatta sahip olduğu tek şey bendim, benim de o... Biz birbirimizin her şeyiydik. Hayattaki en büyük şansımdı o ve şimdi benden çok uzaklardaydı.

Umarım ardından yaşadıklarımı görmemişsindir anne. Hiç hak etmeden yaşadıklarımı görmemiş, kalbimin ağrısını hissetmemişsindir...

Gözyaşlarımı silip, hâlâ tam kurumamış olan saçlarımı klasik ve salaş bir şekilde topladım. İnsanların gözlerimi görüp inceleyici, rahatsız edici, meraklı bakışlarını üzerimde gezdirmemeleri için güneş gözlüğümü taktım ve beyaz spor ayakkabılarımı giydim. Artık gitmeye hazırdım: Fiziksel olarak...

Evet, ben bugün gerçekten gidiyordum. Hakkındaki tek bilgim, yıllar önce öldüğünden ibaret olan bir insanın evine gidiyordum. Anneannemi tanımıyordum, bilmiyordum ancak onun evine taşınıyordum.

Ben bugün gidiyordum. Tanımadığım bir insanın evine, evinde yaşamaya gidiyordum.

Ben bugün, büyüdüğüm bu evi, terk edilmiş bir mezarlık kadar yalnız, ıssız ve acınası bırakarak gidiyordum.

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.