Skip to content

İDEA

Chapter 3 · 5 min read

İDEA

Chapter 3

3-"MÜKEMMEL ÇAĞ"

Gözlerimi yüzüme vuran Güneş ışığının verdiği rahatsızlıkla açtım. Göz kapaklarım o kadar ağır geliyordu ki sanki birbirine zincirlenmiş gibilerdi. Açık tutmak işkence gibi geliyordu. “Neredeyim böyle?” Bu soru ağzımı açtığım an “Off kafam!” a dönüşmüştü, başımı ezmişler gibi hissediyordum. Nefes aldıkça ağrı artıyordu. Herhangi bir yerim bağlı değildi. Çimenlerin üzerinde yatakta yatarken giydiğim tişört ve eşofmanım ile uzanıyordum, ayaklarım çıplaktı.

“Sanırım mağara yalnızca kafamın içinde yaşandı.” Ayağa kalkmaya çalışırken başımın ağrısı geçiyor gibiydi. Artık nefes aldıkça çok iyi hissediyordum. O zamana kadar bu kadar derin nefesler aldığımı hatırlamıyorum. “Ben neredeyim?” Yemyeşil bir tepenin üzerinde, ılık bahar rüzgarları eşliğinde bir gölün kenarına kurulmuş kasaba portresine bakıyordum. “Bu, bir portre değil.” Gerçekti. İnanılmaz derecede gerçek bir görüntü. “Geçmiş ve Geleceğin tam ortası.” Burası yaşadığım yer olmaktan uzaktı. Kasabaya inmeye karar verdim. Tepenin etrafında rengarenk çiçekler vardı. Filmlerden çıkmış gibi bir görüntü. “Binalardan sadece birkaçı beyaz.” Burası Lonea’dan çok uzak, çok farklı bir yerdi. Biraz korktuğumu söyleyebilirim.

Kasabanın girişinde bir pazar alanı vardı. İnanılmaz bir kalabalık, herkes farklı şekillerde giyinmiş, telefonuna bakan yok. Yine de asıl şaşırdığım şey: “Bir kilo erik alana mango yarı fiyatına!” “HURMALAR İNDİRİMDE!”, “Portakalı tatmak ister miydiniz?” pazarcılar bağırıp duruyordu.

“Yan yana üç tezgâh, farklı mevsimlerin meyveleri.” Ben orada kafası karışmış bir vaziyette etrafı ve insanları inceliyordum. Gerçekten hiçbir şey normal değildi. Kendimi duvarlarda yazan bilmediğim bir dildeki yazılara odaklamıştım. “İyi de buradakiler benimle aynı dili konuş- “Sözümü bitiremeden tişörtümün yakasından tutan bir adam tarafından sertçe kendine çekilmiştim. Ne olduğunu anlayamadan elindeki oldukça kalın bir bıçağı boynumda hissediyordum. Bir tomar kağıdı zorlanmadan kesebilecek kadar keskin olduğunu anlamak için yalnızca biraz bastırması bile yetiyordu.

“Şimdi, Kylee, ya benimle gelirsin ya da hiç tanımadığın bir çocuğun senin yüzünden geberip gitmesini izlersin!”

Beni rehin almıştı. “Kadını kandırmaya çalışıyor!”

“O daha ufak bir çocuk, kafayı mı yedin?”

O an içimden geçirdiğim tek şey ise “Evet, soru mu lan bu, YEDİĞİNE EMİNİM!” idi. “Herkes kendini geri çekiyor.”, “Yine mi Hans, onu içeride tutamıyorlar değil mi?” Etraftakilerin bu konuşmalarına bakacak olursak… Beni rehin alan herif içeriye durmadan girip çıkan ve herkesin korktuğu bir adamdı. Kylee hâlâ onu ikna etmeye çalışıyordu.

“Hans yalvarırım.”

“Sus artık aptal kadın. Herkesin ne kadar korktuğunu görmüyor musun? Gelmezsen bu çocukla yetineceğimi sanma.”

İnanılmaz derecede tehditkardı fakat beni halletse bile etraf devasa pazarcılarla doluydu. “Şu an benden başkasına zarar verebilir mi ki?” onu hemen yakalayabileceklerine inanıyordum.

“Çocuk, gözlerini kapama tamam mı?” kafamı yukarıya kaldırdı ve gözlerimin içine bakıyordu. Kanım donmuştu. Gözlerime inanamıyordum. Onun, göz bebekleri yoktu, göz çukurlarından ateşler çıkıyordu. “N-ne?” Boğazımın dibine ki bıçağın giderek ısındığını hissedebiliyordum.

Korkunç şekilde sırıtıyordu. İnanılmaz bir ısı hissediyordum, boğazım yanacak gibiydi. Gözlerimi açamıyordum. Hans bıçağı sürtmek üzereyken aniden bir esinti hissettim, mağaradakine çok benzeyen bir esintiydi.

“Hey iyi misin çocuk?” Gözlerimi açtığımda yanımda beni sıkıca tutan uzun boylu bir adam vardı. Benimle konuşuyordu. Hâlâ Pazar yerinin ortasındaydım, Hans’tan metrelerce uzaktaydım bana sırtı dönüktü. Ağzımı bile açamıyordum.

Hans arkasını döndü, gözlerindeki alevlerin yanında elinde tuttuğu bıçağı közde ısınmış gibi parlıyordu. Uzun boylu adam beni bırakıp önüme geçmişti, belinde bir kılıç olduğunu fark etmiştim.

“Seni kaç kere içeriye tıkmam gerekiyor?”

“Dikkatli olsan iyi edersin Koruyucu!”

Kılıç ustası mı? Orada tam olarak ne olduğunu anlamaya çalışıyordum fakat hareket bile edecek gücüm yoktu.

Hans psikopatça gülüşler atıyordu. “Demek yine başlıyoruz ha!” Elindeki bıçağı sallayıp duruyordu. Bıçağı salladığı yönde alevler çıkıyordu. Çevredeki herkes kaçmaya başladı. Ben yerimden kımıldaya-mıyordum. Önümdeki adam ise… aniden… yok oldu? “Ne?”

Hans etrafına bakınırken. Sanki bir şeyi fark etmiş gibi kafasını arkaya çevirdi ve bıçağını o yönde savurmaya başladı. O kadar rastgeleydi ki etraftaki tezgahların tamamının alev almasını sağlamıştı.

Alevler esen rüzgarlar ile sanki Hans’ın etrafında bir duvar örüyordu. Bunu kendinin yapmadığı kesindi. Aniden tüm alevler söndü. Uzun boylu adam Hans’ın tam arkasında belirdi. Eğilmiş durumda ve kılıcı kınıyla beraber elindeydi. Metrelerce ötesindeyken bir anda Hans’ın dibinde belirdi. O ne olduğunu bile anlayamadan kılıcını kafasına indirdi. Hans saniyeler bile geçmeden yeri boyladı. O adam kılıcını kınından çıkartmaya bile tenezzül etmemişti.

Şaşkınlığımı saklayamıyordum.

“Bu hız… imkansız.”

Çevredekiler onun etrafında toplanmaya başlamıştı. Herkes onu kutluyordu.

“Çok yaşa Koruyucu Boran!”

“Şükürler olsun ki buralardaydın.”

O an anlamıştım. İçinde bulunduğum bu yerde farklı olan sadece meyveler veya insanlar değildi. Bu Dünya kelimenin tam anlamı ile olağanüstüydü ve bu insanlar tarafından normal karşılanıyordu

Titreye titreye ayağa kalktım. Çevredekiler “Koruyucu Boran.” dedikleri adamın etrafına doluşmuştu. O ise sadece gülümseyerek “Yaralanma olmadığına sevindim.” diyordu.

“Bu asalet…” Hayran kalmıştım. Yine o esintiyi hissettim “Demek sensin ha.” Hemen arkamdaydı. Bir saniyeden bile kısa bir süre önce metrelerce uzaktayken. “S-sen!” eğilip beni ensemden tutarak konuşuyordu. “Hâlâ konuşamıyoruz demek. Neyse “en çok şaşıranı al.” demişlerdi.” Aniden ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim. “Heyhey heeaa-“ Ensemden beni kaldırdığı gibi kendimi üstü açık bir uçağın içerisinde gibi hissetmeye başladım. Gözlerimi bile açamıyordum, kulaklarım tıkanmıştı. Bu herif beni bir yerden bir yere mi fırlatıyordu?

Aniden durduğunda kendimi yerde buldum.

“B-bbbbu n-öğk” Midem bulanmıştı.

“Üzgünüm, seni insanların arasından hızla çıkarmam gerekti.”

Bir anlığına yüz felci geçirdiğimi sanmıştım.

“Sorun dveil.” Konuşamıyordum bile.

Az sonra sallana sallana da olsa ayağa kalkmayı başardım. Koruyucu ise sırtımı sıvazlıyordu.

“Daha iyi misin?”

“Neydi o?”

“Ne?”

“NEYDİ O? BİR ADAM HER YERİ ATEŞE VEREBİLİYORKEN DİĞERİ DE SES HIZINDA HAREKET EDEBİLİYOR!”

“Buna yabancısın demek.”

“Bu şeyleri doğal buluyorlar. Resmen doğa üstünün tanımı bu!”

“Sakin olmayı denemen lazım.”

Doğrusu heyecan ve korkuyu aynı anda yaşıyordum. Bir de şu yolculuğun bıraktığı etki olduğundan mantıksız cümleler kurmuş olabilirim. Kesinlikle hatırlamıyorum.

“Pekala, bu kadar dinlenmek yeter. Yolun geri kalanını yürüyerek gidebiliriz.”

“Yolun kalanı… nereye gidiyoruz ki?”

İlginç bir şekilde gülümsemişti.

“Arkana baksana.”

Arkamı döndüğümde ağzım açık kalmıştı. Karşımda duran tepeyi tamamıyla kaplayan bir tapınak. Sanki bir yavru saray gibiydi.

“Oraya gidiyoruz. Yolda soru sormaktan çekinme.”

Bu durumu kabullendiğimi hatırlayamıyorum. Yine de kaçmaya çalışmak hiç mantıklı gelmiyordu ve onun konuşma tarzı, gerçekten dost canlısıydı.

Onun peşinden giderken ise düşünmeden edemediğim şeyi sormak istedim.

“Hey, burası neresi?”

“Kırlangıç Ormanı.”

“Hayır, demek istediğim…”

“Oh, hangi zaman olduğunu mu soruyorsun?”

“Zaman mı?”

“Farklı bir yerde olduğunu düşünüyordun değil mi? Sana göre doğaüstü olan her şeyin var olduğu bir ülke, kıta falan. Burası onlardan hiçbiri değil. Burası tam olarak senin geldiğin yer, bulunduğun ve gideceğin yer, üçü aynı anda.”

Aklıma Kaplanın sözleri gelmişti. “Geçmiş ve geleceğin tam ortası”

“Bu Mükemmel Çağ, Tüm zamanların birleşerek oluşturduğu özel bir zaman çizgisi!”

Buna inanamıyordum, ben…

“Zamanda yolculuk mu yaptım?”

“Bunun bambaşka bir şey olduğuna eminim. Sanırım sen yalnızca farklı bir zamanda yeniden var oldun.”

Çok, trajikomik. Sonuçta sadece ölmek istemiştim.

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.