تخطٍ إلى المحتوى

HÜKÜM

الفصل 18 · قراءة 23 دقيقة

HÜKÜM

الفصل 18

16. BÖLÜM

İZEM'DEN

Kapıyı vurup çıkmamla kapının arkasında kalakalmıştım nefes almayı unuturken akan göz yaşlarımın haddi hesabı yoktu, az önce ortalığı yakıp yıkan kızdan eser yokken içeriden gürültü sesleri gelmeye başlamıştı, dizlerimin üzerine düşmemle yer ayaklarımın altından oynamıştı ve çıkmayan sesim iniltiler eşliğinde dudaklarımdan dökülmesiyle odadan tekrar sesler yükselmişti, Kaner içeriyi yıkıyordu ama buradaki enkazdan haberi bile yoktu daha babamın cenazesi otopsiden gelmemişken Kaner bana evlenelim diyordu hem' de kendi öldürdüğü adamın kızına diyordu, saçlarım akan göz yaşlarım' dan dolayı yüzüme yapışırken elimle saçlarımı geriye atıp ve az önce çarptığım kapıya tutunarak zorda olsa ayağa kalktım, midem kasılırken göğüs kafesim daralıyordu, buraya gelmem bile hatayken aldığım cevapla geri dönüyordum, gerçi Hakan ile yaptığımız plan olmasaydı bırak gelmeyi aklımdan bile geçirmezdim.

Duvarlar' dan destek alarak otel' in merdivenlerine zar zor gelirken en sonunda merdivenlere çöküp oturdum, avazım çıktığı kadar sesli ve içten ağlasam' da yok, ne içimdeki acı diniyordu nede duyduklarımı sindirebiliyordum. Göz yaşlarım deli gibi akarken bütün vücudum deli gibi titriyordu

"EVLENELİM!" Kaner'in cümleleri kulaklarımda çınlamasıyla kulaklarımı sıkıcın bastırarak ağladım

"Çok fazla, bu kadarı çok fazla"

Cümleler dudaklarımdan inilti ve zoraki çıkarken gözlerimin önüne babamın morgdaki hali gelmişti, bunları yaşamak zorunda bırakılan ben iken şimdi suçluda bendim, Kaner'in oda' da söylediği cümleler kulaklarımda çınlamasıyla zorda olsa derin bir nefes alırken oturduğum yerden kalktım ve az önce geçtiğim koridorları bir kez daha geçtim ama bu sefer titremeden, emin adımlarla ve kulağımda Kaner'in babam ve benim için ima ettiği cümleyle birlikte yürüdüm, Kaner oda' da bir şeyi ima etmişti ama ne olduğunu anlamamıştım odada fark edemezken şimdi her şeyi idrak etmeye başlamıştım, boşuna demiyorlardı bazen her şey anında anlaşılmaz diye işte o sözün icabet ettiği yer tamda burasıydı.

Geçtiğim onca kapının ardından 502 numaralı ve kapısı açık odanın önünde dururken içerden ses gelip gelmediğini kontrol etsem de ses seda yoktu, biraz daha kapıyı aralayıp girmeden içeriye baktım ve kimseler yoktu.

Odaya her an Kaner çıkacak korkusuyla girsem' de odada yıkılan ve dökülenden başka hiçbir şey yoktu, gördüklerim beni daha fazla dehşete düşürmeye yeterken odada yıkılmadık, kırılmadık bir şey kalmamıştı, belliydi söylediklerim onu öfkelendirmişti hatta sadece öfkelendirmekle kalmamış onu çileden çıkartmıştı, benim yıkıldığım kadar onunda yıkılmasını istiyordum ve de öylede olması için elimden gelenin fazlasını yapacaktım.

Döküntüler arasın' da ilerleyip Kaner'in çalışma masasının üzerinde' ki dosyalara baksam da önemli bir şey yoktu, belli ki burayı kullanıyordu ama kayda değer hiç bir şey yoktu, olma ihtimalleri olanı da fotoğrafını çekip incelemesi için Hakan'a attım, son kez uygun ve görülmeyecek bir yere dinleme cihazını da yerleştirdikten sonra arkamı dönüp gitmeye yeltenmemle gözüm kitaplıktaki aile fotoğraflarına takılmıştı, yavaş adımlarla kitaplığa giderken titreyen elimle çerçeveyi alıp imrenerek baktım, elimde Kaner'in babası ve tüm ailesiyle gülümseyen fotoğrafı varken benim yoktu ve artık olmayacaktı' da, çerçevenin üstüne düşen gözyaşımla birlikte son kez arkamı dönüp odaya ardından elimdeki mutlu aile tablosuna baktım, yüzüme zoraki de olsa gülümseme kondururken elimde sımsıkı tuttuğum çerçeveyi serbest bırakmamla birlikte çerçeve düşmesi ile paramparça olmuştu, tıpkı benim param parça olan ailem gibi, onca yıkıntının içerisine bir yenisi daha eklenirken ben arkama bile bakmadan odadan ayrıldım.

Arkamda bir enkaz bırakmıştım ama asıl önemli olan benim kendi içimde taşıdığım enkazdı, benim enkazımı ise ne kaldıran vardı nede beni içinden tutup çekecek biri, olmadığı gibide enkazıma enkaz ekliyorlardı, telefonuma gelen bildiriyle aklımdaki düşünceler son bulmuş ve kabanımdaki telefonu alıp ekranına bakmamla Hakan'ın mesaj bildirimini görmüştüm, normalde Hakan mesaj atan birisi olmadığından şaşırsam' da umursamayıp mesajı açtım

GÖNDEREN : HAKAN

MESAJ : İzem hastaneden haber geldi cenazeyi almaya gidiyorum yarım saate evde olurum çabuk gel

Hakan'ın mesajını okumamla nefessiz kalırken o kaçtığım gün gelmişti demek, babamı toprağa vereceğim gün gelmişti, belki de toprağın bu kadar güzel kokmasının nedeni sevdiklerimizi içinde barındırdığındandır, belki de bizden aldıklarının kokusunu bize teslim ediyordur, belki de toprağa aşık olmamızın sebebi buydu, otelden dışarıya adım atmamla birlikte yağmur damlaları yüzüme düşmesi bir olmuştu ve arkasından gelen güzel koku, bu seferde yağmur kendisiyle birlikte bize ait olan kokuyu getiriyordu, başımı kaldırıp kendimi yağmura teslim ederken gözlerimi açıp düşen ince ve temiz damlalara baktım, yağmura göz yaşlarım eşlik ederken kulaklarıma sadece rüzgarın sesi doluyordu, yüzümü sıvazlayıp geçen yağmur damlaları vardı, kalbime ise hiçbir yağmur damlası değemezken içim kor gibi yanıyordu, yağmur damlaları dudaklarımdan ve çenemden kayıp giderken gözlerimi aralayıp son kez sırayla ve nizam içinde düşen yağmura bakıp önüme döndüğümde elimde sıkı sıkıya tuttuğum telefonumdan Mert'i aradım, telefon kapanmaya yakın açılırken kulağıma hüsran dolu sesle ismim yankılanmıştı

"İzem!"

"Senden bir isteğim var, yapar mısın?"

"Söylemen yeterli biliyorsun"

"Mardin aşiretin ağası Kaner Kamiroğulları'nı biraz misafir eder misin?"

Mert'ten ses seda çıkmazken yüzümü kırıştırıp derin bir nefes eşliğinde "Söylemedim farz et" demiştim, çünkü belliydi gönlü yoktu

"Saçmalama İzem, telefon sinyaline baktım nerede diye"

Mert cümlesinin ardından sessizleşirken arkada seslerin gelmesiyle Mert bu sefer emin bir şekilde konuşmuştu "Tamam, bende merak etme" demişti, Mert'in cevabıyla mutlu olurken Emre'den sonra ikinci ve arkadaş kazığı yemediğim için sevinmiştim "Teşekkür ederim" üstümdeki tüm yorgunlukla Mert'i cevaplarken telefonu kulağımdan yavaşça çekerek kapattım.

Ellerimi kabanın cebine sokarken yağmurun altında yürümeye başladım, etrafımdaki insanların elinde şemsiye ve gitmek istedikleri yer varken benim gitmekten korktuğum yer vardı, önceden koşarak gittiğim evime şimdi ayaklarım gitmiyordu çünkü beni bekleyen manzaradan korktuğum için ayaklarım geri geri gidiyordu.

Her yer aydınlık olurken ben karanlıkta kalmıştım, mavi olan gök beni unutmuştu, beni karanlığına hapsederken ben kaybolmuştum ve nasıl çıkacağımı da bilmiyordum gerçi çıkabilecek miyim orası bile meçhul.

Kokusuna aşık olduğum toprağa, her yağmur yağdığında bana armağan vermesi için değerlimi, babamı göndermeye gidiyordum, ben babamı toprağa verecektim yağmur da bana sadece rüzgarla birlikte kokusunu gönderecekti, eskisi gibi özlediğimde gidip sarılamayacaktım belki ama her yağmur yağdığında dışarı da uzun uzadıya yürüyecektim, herkes yaza aşık olurken ben kışa aşık olacaktım, elimin tersiyle gözyaşlarımı ve yağmur damlalarını silerken olduğum yerde durup son kez derin bir nefes aldım çünkü bu koku son kez babam sız kokuydu...

-

Eve gitmemle evin önünde tüm acımasızlığıyla cenaze aracı duruyordu, önceden de hep yollarda görürdüm ama insanın kapısına gelmesi ve senden senin değerlini alıp götürmesi bambaşka bir şeydi, araçtan inerken aracın kapısını kapatmadan ilerledim, Hakan beni görmesiyle bana doğru sadece bir iki adım atmasıyla olduğu yerde dururken ben Hakan'ın yanından geçip babamın cenazesine doğru yürüdüm, ayaklarım titrese de ben inadına yürümeye devam ettim, gözlerimin önünde babamın cenazesi varken etrafta ağlayan insanlar vardı, görüş açım iyicene bulanıklaşırken göz yaşlarım artık beni dinlemez olmuştu, yavaş adımlarla giderken elimdeki telefon hızla yerle buluşmuştu

"Evine geldin mi baba?"

yere düşen telefondan sonra dudaklarımdan dökülen son kelamla yer ayaklarımın altından kayıp gitmişti ve son gördüğüm babamın yeşil tabutuydu...

-

Yüzüme vurulan elle ve dökülen suyla gözlerimi aralarken Hakan ve Aytekin baş ucumda korkuyla bakıyorlardı, ne kadar burada baygın halde yattığımı bilmezken aklıma gelen soruyla hızla yerimden fırlarken başımın dönmesiyle olduğum yerde kalakalmıştım, Hakan hızla beni tutup kalktığım yere oturturken zangır zangır titreyen elimle Hakan'ın kolunu tuttum

"Babamı defnetmediniz değil mi?" Hakan bilmediğim bir bakışla Aytekin'e dönüp bakarken Aytekin'de Hakan'a bakıp ardından bana bakmıştı

"Size diyorum, konuşsanıza!" İçimdeki öfkeyle bizimkilere bağırırken Aytekin hızla yüzümü avuçları arasına alarak kendisine bakmamı sağlamıştı

"Tabi ki de hayır abla, sensiz nasıl babamızı gönderebilirdim" Aytekin'in cevabıyla hızla boynuna sarıldım

-

Babamı beyazlar içinde toprağa koymak zor olsa da koymuşlardı babamı benden almışlardı, durmak bilmeyen yağmur yağarken emanetini bizden almaya şahitlik ediyordu babam hep derdi ben yağmur yağarken doğduğum için yağmur çocuğuyum derdi o zamanlar yağmur dünyaya gelmesini eşlik ederken şimdide emanetini geri almada eşlik ediyordu, boğazımdan hıçkırıklar koparken annem yanımda feryat figan ediyordu, eşimiz dostumuz babamın üstüne toprak atarlarken bende etrafta duyulan sesler yavaş yavaş gitmeye başlamıştı başımdan kaynar sular dökülürken etraf dönmeye başlamıştı yavaşça gözlerimi kapatıp açarken nefes alabilme umuduyla da dudaklarımı araladım ama yok ne nefes alabiliyordum nede gözlerimi açık tutabiliyordum, ayaklarımın titremesiyle de hızla yere çökerken etrafta beni tutmaya çalışan kadınların çığlıklarıyla cenaze bölünmüştü herkes korkuyla gelirken bulanıkta olsa onları görüyordum vücudumun titremesine engel olamazken ben hala nefes almaya çalışıyordum, Aytekin hızla elindeki küreği yere atmasıyla yanıma koşarak dizlerinin üzerine çöküp bana korkuyla bakıyordu

"Abla iyi misin" Aytekin bir yandan yüzümü sıvazlarken bir yandan da kıyafetimin yakasını açıp benim nefes almam için uğraşıyordu, Aytekin kendisine uzatılan suyu eline döküp boynumu silerken eli ayağı titriyordu

"Git ve görevini yerine getir Aytekin, babam kalmasın öyle" kelimeler boğazımdan zorla çıkarken boğazım ağrıyor ve resmen yırtılıyordu ama herkes korkuyla benimle uğraşırken babam orada kalamazdı, babamı biran önce ait olduğu yere, emaneti sahibine teslim etmemiz lazımdı, benim için ne kadar zor olsa da bunu yapmak zorundaydık, Aytekin'in yardımı ile tekrar ayaklanmam ile Hakan, Uğur, Aytekin babamın başına tekrardan gitmişlerdi, başımın bir kazandan farkı yokken Cansel yanıma yaklaşarak "kuzum gel biraz ileriye gidelim, hem hava alırsın" demişti, ikinci kez herkesin benimle uğraşmaması ve babamın cenazesi tekrar bölünmemesi için başımla onay verirken Cansel'in yardımıyla topluluktan biraz uzaklaşsak da yine de babamı görüyordum, olduğum yere oturunca Cansel de kolumu sıvazlayarak yanıma çöktü, Aytekin babamın üzerine son toprağı atmasıyla küreği yana bırakırken ileriden bir sürü takım elbiseli adamlar geliyorlardı onlar her adımlarında daha fazla yaklaşırlarken arkalarından da tüm öfkesiyle gelen Haşir ağa vardı, Haşir ağayı görmemle yerimden kalkarken Hakan'ın adamları' da çoktan gelenlerin birkaçını karşılamışlardı, cenazede çıkan kargaşa sonucu herkes korkuyla bakarken Haşir ağanın adamlarından da Hakan'ın adamlarından yere diz çökenler vardı herkes birbirine öldürecek gibi bakarken Haşir ağa bizzat kardeşimi yere diz çöktürmüştü, hızla kardeşime koşarken Haşir ağa etten duvar örmüştü önüme

"Ne istiyorsun daha nee?"

"Sorunun cevabını biliyorsun!" Haşir ağa utanmadan sıkılmadan kendi eserinin karşısına çıkıyordu ve hiç utanmadan sıkılmadan yapıyordu bunu, eğer bu gün biz buradaysak burada bu cenaze toprağa veriliyorsa sebebi sadece kendileriydi, Haşir ağaya doğru yaklaşırken öfkeyle konuştum

"Anladım sizi biliyor musunuz?"

Haşir ağa alayla bana bakarken gülmüştü

"Senin canını almadan vazgeçmeyeceğimi mi anladın?"

Haşir ağaya bir adım daha yaklaşıp gözlerinin içine bakarak cıklarken Haşir ağanın gülen yüzü düşmüştü

"Sizin ölüye' de saygınız yok, gerçi kendinize saygınız var mı orası bile meçhul, eğer olsaydı bugün burada bu denli aşağılık bir hareket sergilemezdiniz!"

Haşir ağa cümlemi söylememle kolumu hızla tutup çekerken kardeşimin önüne doğru savurup atmıştı, Aytekin Haşir ağanın beni savurmasıyla hızla yerinden doğrulurken kendini tutan adamlardan birine kafa atıp yere sermesiyle Aytekin'e hamle yapan başka birine de kolunu tutup kendine çekerek yumruk atması ile adam geriye doğru sendelemişti, çıkan kargaşayla herkes ayaklanırken Haşir ağa silahını bana doğrultması bir olmuştu, gözümün ucuyla silaha ardından sahibine bakarken sıktığım dişlerimin arasından konuştum

"Bu yaptığının bedeli ağır olur Haşir ağa"

"Ne o yine Kaner'i mi vurursun yoksa"

Haşir ağa öfkeyle konuşurken bu sefer gülen bendim

"Yooo" tek kaşımı kaldırarak Haşir ağaya cevap verirken düştüğüm yerden kalkıp Haşir ağanın karşısına geçtim

"Bu sefer daha büyüğüne oynarım!"

Haşir ağa cümlemi duymasıyla öfkeyle silahı alnıma dayamıştı, tabi kendisi tehdit edilince hoşuna gitmiyordu ama başkalarına gelince herkesin içinde tehdit etmeden de geri durmuyordu, havaya açılan ateşle herkes sesin geldiği tarafa bakarken Kaner tüm kudretiyle ve elindeki silahla bize bakıyordu

"İndir o silahı baba!"

"Senin yapacağın bir şey yok Kaner ağa"

Kaner babasının her cümlesinde daha da yaklaşırken öfkeyle bağırdı

"Taplantı da gereken neyse ben söyleyeceğim, sen yada siz değil"

"Ne yaptığını sanıyorsun sen!"

Kaner babasının bağırdığını umursamazken yanımıza gelmiş ve hiç düşünmeden babasının bana doğrulttuğu silahın üstünden tutarken babasına bakarak zehirli sözlerini söyleyerek indirmişti.

"Herkese hak ettiği değeri veriyorum ben, ha bu arada kararım ne ise diğer ağalarla birlikte toplantıda öğrenirsin ve şimdi adamları da al git"

"Ben senin babanım ne demek diğer ağalarla öğrenirsin, hele ki bu kız için diyorsun"

"Karışmayacaksınız!" Kaner'in öfkesiyle karşı karşıya kalan Haşir ağa hiç bir şey demeden çekip giderken Kaner de bana öfkeyle bakıyordu

Kaner babasını gönderdiği için bendem minnet etmemi bekliyordu ama daha çok beklerdi

"Minnet etmemi mi bekliyorsun?"

Kaner dudaklarını yukarıya doğru büzüp bana bakarken hafifçe başını iki yana sallamıştı

"Bence de bekleme çünkü sana asla minnet etmem"

"Biliyor musun, sen sadece bencilin tekisin" Kaner cümlesini esirgemezken arkasını dönüp cenazedeki kişileri eliyle göstermişti

"Baban için gelenler senin iş bilmezliğinden nasıl muamele görüyor farkındasın değil mi bunun!"

"Senin babanın cenazeye saygı duymadığından olmasın o, sonuçta kendisi ne cenaze tanıyor nede -"

Kaner elini kaldırmasıyla cümlemi keserken işaret parmağını gözlerimin önünde sallayarak konuşmuştu

"Beni sakın sınama!"

İki elimi yana açarak Kaner'e bağırırken etrafı gözüne sokmak istercesine gösterdim.

"Sınarsam ne olacak bak şu etrafımıza Kaner, neredeyiz biz, ne için buradayız, son nokta Kaner burası!, son nokta!"

Kaner gözünün ucuyla etrafındaki mezarlara bakarken tekrar öfkeyle bana bakmıştı, sanki bu yaşadıklarımız onun yüzünden değildi.

Kaner bana bakarken başını iki yana sallamış ve beni arkasında bırakarak gitmişti, ben ise sadece baka kalmıştım arkasından.

KANER'DEN

Babam' ın hiçbir şey yapmadan gitmeyeceğini tahmin etmiştim ve tamda tahmin ettiğim oldu ben sessiz sedasız halletmeye çalışırken şimdi herkes duymuştu, ailesi bir şey duymasın diye uğraşan kız, ailesinin gözü önünde alnına silah dayanmıştı, bu yolda ilk kurşun silahtan çıkmıştı ve geri dönüşü olmayan yollara girilirken bir çıkış yolu yoktu.

Araca binip hızla mezarlıktan uzaklaşırken telefonumun çalmasıyla ceketin iç cebinden telefonu alıp cevapladım.

"Efendim"

"Ağam istediğiniz her şey hazır emrinizi bekliyoruz" Şevan' ın cümlesiyle derin bir nefes verirken "Zamanı geldiği an başlayın" deyip kapattım, daha sabah İzem yüzünden öfkeyle odayı altını üstüne getiren ben değilmişim gibi az önce babamdan onu kurtarmıştım, ama benim öfkemin hedefi İzem'den önce kendi ailem geliyordu ve ailemin de, ailem gibi gözükenlerinde defterini dürmeye başlayacaktım, aklımdaki sıkıntı dolu düşüncelerle derin bir nefes verirken telefonumdan Şevan'ı tekrar aradım.

"Buyurun ağam"

"Şevan saat tam Bir olduğu zaman harekete geçin, ne önce ne sonra, tam birde"

"Buyruk sizin ağam"

Şevan'la telefonu kapatırken telefonu tekrar ceketin iç cebine koydum, yaptığım ters hareketle göğsüme ağrı saplanmıştı

"Ahh!"

Cidden yoruldum şu birkaç gün içinde, bir yandan durulmak bilmeyen babam bir yandan da sonlarını bekleyen ağalar vardı sadece beni hedefimden alı koyan göğsümdeki ağrı olurken, onu da artık umursamadan başlıyordum, zaten bu ağrı hedefimden yeteri kadar alı koymuştu ve daha fazla buna müsaade etmeyecektim, her nefesim batarken istemsizce elimi yaramın üzerine koyup yüzümü kırıştırırken gözlerimi kapattım, derin bir nefes verip gözlerimi aralarken az ileride polislerin olduğunu görmemle yavaşlarken belimdeki silahı çıkartıp aracın torpidosunu açarak silahı koyup kapattım, polislerin işaretiyle yavaşça yaklaşarak sağa çektim, polis benden önceki araçları durdurmazken sadece beni durdurması dikkat çekse de camı açıp bekleyen polis memuruna baktım

"Hayrola memur bey?"

"Valla pek hayırlı değil, bir ehliyet ruhsat alayım" memurun cevabıyla kaşlarımı daha fazla çatarak ceketin iç cebinden cüzdanımdan ehliyetimi alıp camdan uzatım, memur ehliyeti soruşturma ya başlamasıyla torpidoyu açıp ruhsatı almıştım, memur beye ruhsatı da verip önüme döndüm.

Memur bir bana birde elindeki cihaza baksa da ben sadece bir kere bakmıştım, bir elimi direksiyona yaslayıp beklerken Memur beyin cümlesiyle camdan dışarıya, elinde ruhsatla bana bakan memura baktım

"Kaner bey sizi dışarıya alalım"

Memura sorgularcasına baksam da polis memuru telsizinden beni anons geçerken bende araçtan indim

"Sorun ne memur bey?"

"Araç da arama yapılacak sizi dışarı alalım"

Başımla onay verirken diğer polisler aracı kontrol ederken bende gözümle takip ediyordum

"Bulunmasını istemediğiniz bir şey mi var Kaner bey" gelen soruyla hızla yanıma dönerken uzun boylu ve yapılı bir polis tam karşımda durmuş bana bakıyordu

"Ne gibi?" Polis memuru sorumu cevapsız bırakırken aracı kontrol eden diğer polisin seslenmesiyle ikimizin bakışları da aynı yöne dönmüştü,

"Mert amirim!" Seslenerek gelen polisin elindeki silahı görmemizle karşımda bana bakan polis ellerini arkasında birleştirerek bana bakıyordu

"Bu ne Kaner ağa?"

"İsminin Mert olduğunu öğrendiğim polis amirin bana ağa demesiyle şaşırırken başımı yan çevirip konuştum "Ağa derken!" Mert sorgularcasına bana bakarken benden bir cevap bekliyordu ama benim sorumun cevabını vermemişti.

"Ruhsatlı o silah" Mert amir verdiğim cevapla biraz hüsrana uğrasa da kaşlarını kaldırarak "Bakalım o zaman gerçekten ruhsatlı mı?" diyerek az ilerideki polis aracına gitmişti, Mert'in gitmesiyle önüme dönerken geçip giden araçlara baktım, aklıma gelen düşünceyle gözlerim kısılmıştı.

"İnşallah bu işin içinde sen yoksundur İzem"

Aklıma gelen düşünceyle ceketin iç cebinden telefonumu alırken ileride polis aracın içindeki Mert'e bakmıştım, Mert hummalı bir soruşturma içerisindeyken bende önüme dönüp Arjen' i aradım, telefon hızla açılırken daha fazla zaman kaybetmeden konuştum

"Arjen, İzmit İnönü caddesinde rutin bir çevirme var mı bakabilir' misin?"

"Bakarım bakmasına da hayrola?"

"Hayır mı, şer mi bakacağız"

"Beklemede kal hemen haber edeyim"

"Acele et" Arjen den başka bir cevap gelmezken gökyüzüne bakıp ardından yere baktım

"Kaner tam ters istikamette gözüküyor çevirme" Arjen' in verdiği cevapla omzumun üstünden polislere bakıp geri önüme döndüm.

"Tamam" Arjen' in cevap vermesini beklemeden telefonu kapattım, bir işler dönüyordu ama ne olduğunu anlamazken "Alın Kaner beyi!" Mert'in bağırmasıyla arkamı dönüp Mert'e baktım ama Mert son derece ciddi bir şekilde gelirken eliyle' de polislere beni işaret etmişti, polisler aracın kapılarını hızla kapatıp bana gelmeleriyle Mert'inde yanıma gelmesiyle hızla kolumdan ve omuzundan tutarak araca yaslayınca diğer elimi de alıp arkaya çevirmişti, Mert ters kelepçe takarken omzumun üstünden bana doğru eğilerek sert bir sesle konuştu

"Maalesef Kaner bey ruhsatlı değil"

Mert'in verdiği cevapla şaşırıp kalırken Mert çoktan kelepçeleri takmıştı

"Bakın bir yanlışlık var, uzun zamandır kullandığım silah bu"

Mert dediğimi umursamazken kolumdan tutup çevirmesiyle ekip otosuna götürüyordu.

"Memur bey!" Mert aracın kapısını hızla açıp beni bindirirken hala ısrarla cevap vermiyordu.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes vermem ile sinirle Mert denen polise bakıyordum, önüme dökerken diğer polislerde hızla araca binmişlerdi ve Mert'te arkadaki araca binip yola çıktık, ne yani çevirme sadece bana kadar mıydı bu işte bir bit yeniği vardı ama ne?, İzem desem daha bugün onu kurtarmıştım bana teşekkür edeceğine bunu yapacağını sanmıyorum, babam desem oda oğlunu tutuklattırmazdı herhalde, bir iş olmasa bu adam benim ağa olduğumu nereden biliyordu, kim söylemişti, diğer ağalar desem onlarda kendi haltlarıyla uğraşıyorlardı, hızla karakola gelmemizle Mert büyük bir zevkle önden içeriye girerken arkadan biz girmiştik

Mert aniden arkasını dönüp ciddiyetle konuşmuştu

"Nezarethaneye alalım"

"Hata yapıyorsunuz"

"Bunu genellikle herkes söylüyor Kaner bey, ee dolayısıyla herkesin dediğini yapsaydık polis niye var" Mert'in alaylı sözlerinden ve bakışlarından sonra hızla giderken arkasına bakmadan bağırmıştı "Arkadaşı nezarethaneye alalım!"

Memur beyin üstüme kapattığı demir parmaklıkların arkasında kalırken kapı tüm kudretiyle kapanmış ve kilitler vurulmuştu, gözlerimi kapatıp kaşlarımı hızla kaldırıp indirirken derin bir nefes verip yerime geçip oturdum, başımda onca dert varken birde bununla uğraşıyordum.

Az sonra Mardin karışacaktı ama benim elim kolum burada bağlanıp kalmıştı, içimdeki öfke ateşiyle yüzüm gerilmişti.

Aklımda bin tane düşünceyle volta atarken duyulan ayak sesleriyle gelene baktım ama Mert duvara yaslanmış bana bakıyordu

"Oo! Kaner bey bakıyorum da çabuk alıştınız buraya"

Mert son cümlesini söylerken başıyla' da nezarethaneyi göstermişti

"Sen nereden biliyorsun benim ağa olduğumu?"

Mert sorduğum soruyla kala kalırken dudaklarını aşağıya doğru büzüp kaşlarını kaldırmıştı

"Bilmiyorum" Mert söylediği sözden zevk alırken bana bakıyordu, volta atmayı bırakıp Mert'e doğru gidip demir parmaklarına kolumu yaslayarak karşımda bana bakan Mert amire baktım

"Ağa olduğumu nereden çıkarttın peki?"

Mert hiçbir şey demeden arkasını dönüp gitmişti

"Aaaa!" içimdeki öfkeyle elimi demir parmaklarına vurup bağırırken başımı yere eğmiştim.

"Allah kahretsin, bunu yapanı bulacağım, hesabını misliyle soracağım" Mert'in arkasından bağırırken Mert çoktan gitmişti

MARDİN MİDYAT

EZİM EZİM - ROJDA

(SADRİ AĞA)

Her şeyin eskisi gibi olmayacağını çalan tokmağın tonundan belliydi, tokmak her kapıya bir öncekinden farklı vururken konakta oturanlar bir telaşla çıkmışlardı kapıya, çünkü onlarda kapının çalan tokmağın sesinden ne olduğunu yada neyin habercisi olduğunu biliyorlardı.

Her şeyi ayağına bekleyen Sadri ağa bu sefer ilk kapıya koşan ve kapıyı ilk açan olmuştu, karşısında takım elbiseli yabancı adamı görmesiyle herkes hayret ve tedirgine düşerlerken konakta sesler yükselmeye başlamıştı.

Takım elbiseli adam ve koskoca Sadri ağa bakışlarıyla çoktan konuşmaya başlamışlardı, ama bu konuşmanın sonucu ne olacaktı?, işte orasını bilen kimseler yoktu, korumalar elleri bellerindeki silahta beklerken gelen adamın arkası da farksız değildi koca konağı kurşuna dizecek kadar adam varken tereddüt etmeden silahları ellerinde bekliyorlardı.

Konaktan yükselen sesler yavaşça sessizliğe hapsolurken sadece avluda Sadri ağanın cümlesi yankılanmıştı

"Hayrola?, kimsin?"

Takım elbiseli ve kara haberin habercisi olan adam elindeki zarfı uzatmasıyla ve buzdan faksız sesiyle "Bu emanetler senin Sadri ağa" demişti.

Sadri ağa zarfa ardından kara haberin habercisi olan adama bakarken tereddütle zarfa uzanır, karşısında öfkeyle Sadri ağaya bakan adam kendisine uzatılan hediye kutusunu da alırken "Buda senin hediyen" der ve hiçbir şey denmesine müsaade etmeden emrindeki adamlara işaret edip kendisi gibi zifiri siyah araçlara binip tozu dumanı birbirine katarak giderler.

Aracın arkasından tozun dumanın içinde kaybolan araçlara baka kalan Sadri ağa elinde zarf ve hediye kutusuyla kalırken yutkunarak içeriye girer.

"Alın şunu!" Sadri ağa içinde büyüyen öfkesini ev ahalisine pay ederken hızla çalışan kız hediye kutusunu alıp Sadri ağanın yanında beklemeye başlar, Sadri ağa direk zarfı açıp avludaki masaya döker ve zarfın içinden çıkanlarla şaşkınlığa uğrarken masanın üzerinde sadece flaş disk ve bir adet resim çıkar, resim tüm acımasızlığıyla kendini gösterircesine yüz üstü duruyordu

Sadri ağa masada tüm açıklığıyla ve acımasızlığıyla duran fotoğrafı eline alırken herkes dehşete düşmüşçesine korkarlar ve konakta yükselen sesle birlikte Sadri ağa telaş içinde kızın elindeki kutuyu açıp bakar, gördüğü manzara sonrası dehşete düşerken kutudan korkarak kanlı gömleği çıkartıp bakar ve gömleğin içinden düşen notla birlikte asla eğilmeyen Sadri ağa eğilip notu almıştı ve gördüğü yazıyla gözleri yerinden fırlayarak nota bakar.

CEHENNEME HOŞGELDİN SADRİ AĞA, CELLADIN SENİ BEKLİYOR.

Yazısıyla boşluğa baka kalır.

(HALİL AĞA)

Dışarıdan yükselen silah sesleriyle Halil ağa yatağından fırlayıp kalkarken hızla odadan dışarıya fırlar ve konağın kapısı büyük bir gürültüyle açılırken içeriye eli silahlı siyah takım elbiseli adamlar akın etmesiyle evin ahalisi korkuyla dışarıya çıkarlar ama sadece avluyu dolduran takım elbiseli adamlar ve evin ahalisi olmazken adamların arkasından kapıdaki korumalar kanlar içinde içeriye yapa paça sokulur ve hepsini yere sererlerken adamların başı olan siyahlara bürünmüş adam söze girer.

"Bedel ödenmeden bedel ödeteceğinizi mi sandınız Halil ağa!"

Adam tüm kudretiyle balkondan bakan Halil ağaya ateş püskürmeye devam ederken arkadan uzatılan zarfı alıp Halil ağanın gözleri önünde avluya fırlatıp atar.

"Ne diyorsun lan sen?"

"Söylenmesi gerekenler çoktan söylendi Halil ağa!, siz sadece bedel ödeyecek ve sonunuzu bekleyeceksiniz!"

Celladın adamı olan siyah takım elbiseli adam belindeki silahı herkesin gözü önünde çıkartır ve az önce kanlar içinde yere serdikleri adamın kafasına sıkarken "Bedel ödeme zamanı!" der ve başka hiçbir şey demeden, denmesine bile müsaade etmeden çıkıp gider ve onunla birlikte gelen adamlarda celladın habercisinin arkasından çıkıp giderler.

Sadri ağa adamların arkasından telaşla merdivenleri inerken ilk önce kafasına sıkılan adamının yanına koşmasıyla nabzına kontrol etse' de uğraşlar boşaydı, Sadri ağanın gözleri büyürken yavaşça yerden kalkar ve yutkunarak kanlar içinde kalan adama bakar, herkes uğradığı şaşkınlıkla konağın bir köşesine sinerlerken Sadri ağa başını yavaşça çevirip az önce fırlatılan yerdeki zarfa bakar, Sadri ağa bir yerde yatan adama bir zarfa bakarken yutkunur ve Sadri ağanın titremeyen ayakları ilk defa titrerken zarfa doğru bakarak gider.

Bakışları her daim zarfta olan Sadri ağa bakışları ayağındaki kana kaymasıyla yavaşça arkasını dönüp bakar ve geldiği yerlerin kanla bulandığını görmesiyle bir adım dahil atamazken "Zarfı getirin!" Diye bağırır.

Çalışan kız korkuyla sindiği yerden ayağa kalkar ve titreyerek hızla yerdeki zarfı alıp Sadri ağaya verir ve Sadri ağa, zarfı eline almasıyla arkasına ve önüne bakarken Sadri ağa daha fazla öfkelenerek zarfı yırtarak açar.

Yırtılan zarfın içinden Flash disk yere düşerken Sadri ağa resmi alıp bakar ve gördüğü resim sonunda dehşetine dehşet eklenirken resmi hızla çevirip bakar ve arkasındaki notu görür.

SENİ BENDEN BAŞKASINA YEM ETMEM SADRİ, SEN BENİMSİN, ŞİMDİLİK O KAN AYAĞINA BULAŞTI AMA SANMA'Kİ SENİ O KANDA BOĞMAYACAM...

Sadri ağa okuduğu mesajla donup kalırken yerde, ayak ucunun yanındaki Flash diske ardından ayağındaki kana baka kalır.

(AHMET AĞA)

Ahmet ağa yanında oğullarının olmasından dolayı gerim gerim gerilerek tarlada işlerinin başında otururken uçsuz bucaksız sürülen tarlasına bakar.

Sonuçta tüm dünyaya ihraç edeceği malları bugün toplanıyordu ve sayısız traktör tarlada malları kaldırırlarken 5 araç hızla Ahmet ağanın yanından geçip ani frenle dururlar ve onca adam araçtan inmesiyle hızla tarlaya dağılırken bir kısmı' da Ahmet ağa ve oğulları Emirkan ve Tan'ı yaka paça tutarlar.

Ahmet ağa silahına yeltenmesiyle, korumalar Ahmet ağadan daha hızlı davranır ve silahı doğrultmadan elinden alır.

"Kimsiniz lan siz?"

"Neler oluyor?"

"Eşkıya mısınız lan?" Ahmet ağa, Emirkan ve Tan kendilerini enseleyen adamlara direnmeye çalışsalar' da başarılı olamazlar

Üst üste konuşmalar duyulurken gelen adamlar hiçbir açıklama yapmadan herkesi tarlanın ortasına getirirler, Ahmet ağa, oğulları ve tüm çalışanlar yere diz üstü çöktürülürken bütün traktörlerde getirilip etrafa gelişi güzel park edilir.

Ahmet ağa korkuyla etrafa bakar ve gelen siyah takım elbiseli adamlar ellerindeki bidonlarla bütün tarlaya dökerken Ahmet ağanın oğulları karşı gelirler. Ama uğraşları sonuçsuz kalırken sadece yedikleri yumruklarla kalırlar.

"Bunun bedelini ödeteceğim lan size" Emirkan yerden kalkarken tehdit vari sözlerini söylerken celladın adamı gözlerini kısarak yüzü kan içinde kalan Emirkan'a bakar.

"Siz beni bırakında kendinize bakın Emirkan"

"O ne demek?"

Celladın adamı Emirkan'a yavaşça ilerler ve karşısında durup ellerini pantolonun cebine sokar

"Sorunun cevabı babanda" Celladın adamı çömeldiği yerden hafif yan dönerek Ahmet ağaya bakar.

"Bu günün geleceğini hiç düşünmedin mi Ahmet ağa?" Ahmet ağa omzunun üstünden arkasında duran siyahlar içindeki adama sorgularcasına bakar.

"Sende kimsin?, ne istiyorsun?, hangi sorunun cevabı bende"

Ahmet'in sorusu cevapsız kalırken adam yavaşça başını çevirip adamlara ardından Ahmet ve oğullarına bakarken elini dur anlamında havaya kaldırır.

"Kaybetmeye başladın" adam son sözünü söylemesiyle hızla elini indirirken tarlaya dağılan adamlar ellerinde hazırladıkları çakmakları tarlaya atarlar.

Her yer ateşle tutuşmaya başlamasıyla yere diz çöktürülenler kaçmaya çabalar ama sadece çabalamayla kalırlar.

Ahmet ağanın karşısında ki ve söz sahibi olan takım elbiseli adam başıyla verdiği ikinci emirle adamlar getirdikleri traktörlere binip kendilerine doğru gelen ateşe tam gaz giderler.

Adamlar gerekli yakınlığa gelmeleriyle traktörleri bırakıp geri gelirler.

Ahmet ağanın onca emeği ateşlere teslim olurken söz sahibi olan adam elindeki zarfla birlikte Ahmet ağanın önüne geçer ve Ahmet ağanın üstüne fırlatıp atar.

Ahmet ağa cayır cayır yanan emeklerinden sonra öfkeyle önüne atılan zarfa bakıp hızla eline alırken öfke kusar.

"Bakalım kimin köpeğisiniz"

Ahmet ağanın cevabıyla diz çöktürten adam alayla güler ve karşısındaki acizce emeklerinin kül olmasına bakan Ahmet ağaya bakar.

"Bunu sen mi söylüyorsun Ahmet ağa?, daha emek verdiğin tarlanı koruyamıyorsun" Takım elbiseli adam hızla tarlaya dönerken eliyle yanan tarlayı gösterir.

"Sesi duyuyor musun?" Adam Ahmet ağanın karşısında yerini yenilerken ayaklarının üzerine oturarak bakar ve tüm ciddiyetiyle konuşur.

"Cayır cayır yanıyor" Takım elbiseli adam yavaşça ayağa kalkarken Ahmet ağada zarfı açar ve içinden çıkanlara bakar.

Ahmet ağa zarfın içinden çıkan resimle şok olurken fotoğrafın üstünde yazan notu görür.

SENİDE TIPKI O ATEŞ GİBİ YAKACAĞIM, SADECE SIRANI BEKLE VE ALLAHA DUA ET, ETKİ SANA ACISIN ÇÜNKÜ BEN ACIMAYACAĞIM.

Ahmet ağa okuduğu notla tepesindeki adama ardından korkarak ve titreyen gözlerle oğullarına bakar.

Her yeri ateşe veren adamlar gözünü kırpmadan eserlerine bakarken başlarındaki adamın "Gidiyoruz" cümlesiyle arkalarını dönüp gider ve Ahmet ağa yanan ve hızla kendilerine doğru gelen ateşe bakarken Tan hızla yerinden kalkıp babasına koşarak gider.

Emirkan yerden kalkarak yanan emeklerine bakarken etrafında sıfır çizer.

Tan babasının titreyen eliyle tuttuğu resmi alırken Tan babasına ardından resme bakar ve gördüğü resimle şok olurken Ahmet ağa yerinden hızla kalkarak gider.

Emirkan ve Tan cayır cayır yanan tarlasının ortasında emekleri için dünyayı yakacak ama şimdi umursamadan arkasını dönüp giden babalarına bakar.

(ERSAN AĞA)

Ersan ağa aracıyla yolda giderken telefonla konuşur.

"Her zaman' ki yerde ve her zaman' ki saatte"

"Sen hiç merak etme herkes bekliyor"

Ersan aldığı cevapla mutlu olurken arkadan ikinci çağrı düşer, Ersan gözlerini kısarak arayana bakar ve Sadri ağanın ismini görmesiyle şaşırarak "Haberleşiriz" der ve telefonu kapatır.

Ersan Sadri ağaya geri dönüş sağlamasıyla telefon hızlı ve öfkeyle açılır.

"Ersann!" Sadri ağanın sesi araca dolarken Ersan hiç bir şey demeden susup bekler

"Kansız köpek, sen kim oluyorsun da beni tehdit ediyorsun"

"Haddini aşma Sadri ağa!"

"Daha dünkü velet adam oldu' da benim üzerime mi geliyor?"

"Sonunun gelmesini istemiyorsan bu saçmalığa bir son ver Sadri ağa!"

"Karşılığını -" Ersan daha fazla Sadri ağanın konuşmasına müsaade etmezken bağırır.

"Neyden bahsettiğini bilmiyorum, bir şey falanda yaptırmadım ben"

"Neredesin sen?, bunu yüz yüze konuşacağız"

"Sana ne lan!"

"Ersan ağa, silahların konuşmamasını istemiyorsan yüz yüze biz konuşacağız!"

Ersan ağa dikiz aynasından kendisine verilen sinyale bakarken derin bir nefes vererek konuşur.

"Halılar için toptancıya gidiyorum"

Ersan cümlesini bitirmesiyle az önce sinyal veren ve şimdi kendisini sollayan iki araç hızla Ersan'ın önüne kırmasıyla Ersan ani fren yaparak durur, Firen sesleri duyulmasıyla birlikte öndeki iki araçtan dört adamın inmesiyle karşılarındaki aracı kurşun yağmuruna tutarlar.

Ersan kendini yan koltuğa atarken elleriyle de başına siper eder, üstüne düşen cam kırıkların haddi hesabı olmazken Ersan torpidodaki silahını almasıyla üstüne fırlatılan zarfı görür, silah seslerin kesilmesiyle giden aracın sesi duyulur.

Ersan bir iki dakika bekleyip dışarıyı dinlese de sessizlik hakimiyetini korurken Ersan elindeki zarfla dışarıya çıkar ve az önce kendisine ölüm yağdıranların yerlerinde yeller esiyordu.

Ersan hızla elinde tuttuğu zarfı açarken içine bakar, Ersan fotoğrafı görmesiyle şaşırırken hızla alıp bakar ve aynı anda tekrar araç sesi duyulmasıyla gelen araca şaşırarak bakar.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.