Malikanenin arkalarında devasa bir alev topuna dönüşmesini izleyen beş arkadaş, ciğerlerine çektikleri temiz havanın her zerresine şükrederek arabaya doğru koştu. Arda’nın tavan arasında çıkardığı yangın, sadece eski ahşap binayı değil, orada barınan tüm o karanlık ve soyut varlıkları da yutuyor gibiydi. Gökyüzü fırtınanın ardından yavaş yavaş açılırken, sabahın ilk ışıkları çamurlu orman yolunu hafifçe aydınlatıyordu. Can, titreyen elleriyle cebinden arabanın anahtarını çıkardı ve kapıları açtı. Hepsi kendilerini koltuklara attığında, aracın içine derin ve kasvetli bir sessizlik hakim oldu. Kimse konuşmuyor, az önce yaşadıkları kabusun gerçekliğini zihinlerinde sindirmeye çalışıyordu.
Burak, omzundaki yanık acısıyla arkaya yaslanıp dişlerini sıktı. Zeynep ise burkulan ve tamamen şişen bileğini tutarak sessizce gözyaşı döküyordu. Melis, dikiz aynasından arkada giderek küçülen ve dumanları göğe yükselen köşke baktı. İçinde tarif edemediği tuhaf bir huzursuzluk vardı; ev arkalarında kalmıştı ama sanki o soğuk ve kasvetli atmosfer, bir sis gibi zihinlerinin içine sızmıştı.
"Her şey bitti mi yani? Gerçekten kurtulduk mu?" diye sordu Melis, sesi fısıltı gibi çıktı.
Arda, elinde hala sımsıkı tuttuğu, köşkten kurtarabildiği tek şey olan o eski günlüğe baktı. Günlüğün bazı sayfaları tavan arasındaki alevlerden dolayı kararmıştı ama büyük kısmı hala okunabilir durumdaydı. "Ev yok oldu," dedi Arda, gözlerini yoldan ayırmayan Can’a bakarak. "Ama günlükte yazanları hatırlayın. 'Ev sizi asla bırakmaz' diyordu. Bu lanetin sadece o binayla sınırlı olduğundan emin değilim. Sanki bizi buraya çeken şey henüz bitmedi."
Can, arabayı kasabanın girişine doğru sürerken güneş tamamen doğmuştu. Kasaba sakinleri yeni yeni uyanıyor, sokaklarda günlük telaşlar başlıyordu. Bu sıradanlık, gençlerin gece boyunca yaşadığı sıra dışı dehşetle tam bir tezat oluşturuyordu. Kimse onların gece boyunca ölümle burun buruna geldiğini, gölgelerle savaştığını bilmiyordu. Arabayı doğrudan kasabanın küçük devlet hastanesinin acil servisinin önüne çektiler. Fiziksel yaraları pansumanla iyileşebilirdi ama ruhlarında açılan yaraların kapanması çok uzun sürecekti.
Hastane koridorunun beyaz ve steril ışıkları altında beklerken, Arda günlüğün kalan sayfalarını gizlice incelemeye devam etti. Sayfaları çevirdikçe, 1950'lerde kaybolan ailenin sadece evde değil, kasabanın altındaki eski tünellerde de garip ayinler yaptığını gösteren çizimler gördü. En korkuncu ise, günlüğün son sayfasında taze bir mürekkeple yazılmış gibi duran bir not buldu. Notta tam olarak şu yazıyordu: İçeri giren beş kişi, mührün yeni sahipleridir. Arda, başını kaldırıp arkadaşlarına baktı. Kabus bitmemişti; sadece form değiştirmişti ve şimdi kasabanın sokaklarında onları bekliyordu.