Arkadaki karanlık koridordan yükselen uğultu, yeraltı galerisinin duvarlarında yankılanarak şiddetini artırıyordu. Çatlaklardan sızan siyah dumanlar, havayı solunması imkansız, geniz yakan bir huse dönüştürürken, yukarıdan sızan o tek dikey ışık hüzmesi beş arkadaşın gözündeki tek umut ışığıydı.
"Koşun!" diye bağırdı Arda. Telefonunun titreyen ışığını yukarıya, dikey bacanın dik yamaçlarına doğru tuttu. "Yukarı tırmanmamız gerekiyor, başka yol yok!"
Can ve Burak, Zeynep’in kollarından tutarak onu kayalıkların ilk basamaklarına doğru kaldırdılar. Zeynep, acıdan dişlerini sıksa da yukarıdan gelen temiz orman havasının kokusunu duyabiliyordu. Bu koku, altlarındaki çürüme kokusuna karşı en büyük dayanaklarıydı. Melis, bulduğu sağlam kaya çıkıntılarına tutunarak hızla yukarıya doğru tırmanmaya başladı. Ellerinin sürtünmeden dolayı kanamasına aldırmıyordu bile; tek düşündüğü arkalarından gelen o devasa gölgenin onlara ulaşmasını engemekti.
Aşağıda, galerinin zemininde biriken karanlık kütle, kaçışlarını engellemek için tırmandıkları kayaların yüzeyine doğru tırmanmaya başladı. Siyah dumanlar, ayak bileklerine doğru uzanan görünmez ellere dönüşüyordu. Arda, en arkada kalarak arkadaşlarını yukarıya doğru itti. Elindeki o eski günlüğü, karanlığın dikkatini dağıtmak ve zaman kazanmak için galerinin derinliklerine doğru fırlattı.
"Mühür burada kalıyor!" diye haykırdı Arda.
Günlüğün karanlığın içine düşmesiyle birlikte, gölgeler bir anlığına duraksadı ve defterin etrafını sardı. Bu birkaç saniyelik duraksama, gençlerin bacanın en dar yerine, yeryüzüne açılan o küçük çıkış deliğine ulaşmalarını sağladı. Burak, tüm gücüyle yukarıdaki çürümüş ahşap ve toprak tabakasını ittirdi. Büyük bir gürültüyle çöken zemin, üzerlerine gün ışığının ve gerçek yağmur sularının dökülmesini sağladı.
Can, Zeynep’i yukarıya, yeşil otların üzerine doğru çekti. Ardından Melis, Burak ve en son Arda, kendilerini yeraltının o boğucu karanlığından dışarıya fırlattılar. Hepsi ıslak toprağın üzerine uzandığında, gökyüzünde parıldayan sabah güneşini gördüler. Arkalarındaki o delikten yükselen boğuk uğultu, güneş ışınlarının içeriye dolmasıyla birlikte tamamen kesildi. Toprak zemin hafifçe sarsıldı ve yeraltı geçidinin ağzı kendi kendine çökerek sonsuza dek kapandı.
Kabus bitmişti. Kasabanın dışındaki o eski ormanlık alanda, birbirlerinin ellerini sımsıkı tutarak nefes aldılar. Yaşadıkları dehşet, ruhlarında ömür boyu taşıyacakları bir iz bırakmıştı belki ama onlar hayatta kalmayı başarmışlardı.