Taş blok büyük bir gürültüyle aşağı doğru çöktüğünde, yeraltı odasında adeta zaman durdu. Kuyunun içinden yükselen o simsiyah, katran benzeri sıvı, sanki görünmez bir el tarafından geri çekiliyormuş gibi büyük bir hızla girdap oluşturarak aşağı doğru akmaya başladı. Duvarlardaki parıldayan semboller birer birer sönüp eski, cansız taşa dönüştü. Odayı kaplayan o dondurucu soğuk yerini, derin ve yankılı bir sessizliğe bıraktı.
Can, bastığı taşın üzerinden nefes nefese kalkarken elleri titriyordu. "İşe yaradı mı?" diye sordu, karanlığa doğru bakarak.
"Şimdilik evet," dedi Arda, fenerini kuyunun içine doğrultarak. Sıvı tamamen çekilmişti ama kuyunun dibinden gelen o ritmik kalp atışı sesi tamamen kesilmemiş, sadece çok derinden gelen boğuk bir fısıltıya dönüşmüştü. "Mührü tamamen kapatmadık, sadece bu odadaki saldırıyı durdurduk. Günlüğe göre tünelin daha da derinine inen bir yol olmalı."
Melis, Zeynep’in yanına giderek ona destek oldu. Zeynep’in yüzü acıdan ve yorgunluktan bembeyaz kesilmişti. "Daha ne kadar derine gidebiliriz? Fenerlerin pilleri bitmek üzere ve buradaki hava giderek azalıyor," dedi Melis, endişeyle yukarıya bakarak. Geldikleri yol tamamen kapalıydı.
Burak, odanın arka duvarında beliren yeni bir çatlağı fark etti. Taş bloğun aşağı inmesiyle birlikte, sağ taraftaki duvarın bir kısmı yana kaymış ve arkasında dar, dik basamakları olan yeni bir geçit açmıştı. Bu geçitten aşağıya doğru hafif, ılık bir hava akımı geliyordu. Bu, tünellerin dış dünyaya açılan bir nefesliği olabilirdi.
"Buradan devam ediyoruz," dedi Burak, öne geçerek. "Durursak bu karanlık bizi tekrar saracak. Hareket etmek zorundayız."
Beş arkadaş, birbirlerine kenetlenerek o dar ve karanlık basamaklardan aşağıya, tünellerin en derin ve son katmanına doğru ilk adımlarını attılar. İçlerindeki korku hala tazeydi ama birbirlerine olan güvenleri, onları bu labirentin içinde ayakta tutan tek şeydi.