Radyonun pilsiz çalışmaya devam eden cızırtısı bağ evinin duvarlarında yankılanırken, beş arkadaş daha fazla beklemeden kendilerini dışarıya attılar. Günün parlak ışığı bile üzerlerindeki o buz gibi tekinsiz hissi dağıtmaya yetmiyordu. Arda, günlüğün arkasındaki çizimleri incelerken kasaba meydanının altından geçen eski, terk edilmiş su sarnıcının haritasını çıkardı. Kasabanın kuruluşuyla yaşıt olan bu tüneller, 1950'lerdeki o gizemli ailenin de uğrak yeri olmuştu.
"Buraya gitmeliyiz," dedi Arda, kasaba kilisesinin hemen arkasındaki eski demir kapağı işaret ederek. "Eğer mühür bizim üzerimizdeyse ve ev bizi bırakmıyorsa, bu bağı koparmanın tek yolu kökenine inmek."
Can, itiraz edecek gücü kendisinde bulamadı. Zeynep, Burak'ın desteğiyle topallayarak yürüyordu. Kasabanın sessiz sokaklarından geçip kilisenin arkasındaki metruk, yabani otların bürüdüğü avluya ulaştılar. Yerde, üzeri zincirlerle kilitlenmiş paslı bir rögar kapağı duruyordu. Burak, çevrede bulduğu ağır bir demir çubukla kilitlerin üzerine vurarak onları kırmayı başardı. Kapağı kaldırdıklarında, aşağıdan yüzlerine doğru küf ve asırlık bir rutubet kokusu vurdu.
Fenerlerini tekrar yakan gençler, paslı merdivenlerden tek tek aşağıya indiler. Ayakları yere bastığında, tünellerin tuğla duvarlarının üzerinde tıpkı yanan köşkteki gibi oyma sembollerin olduğunu fark ettiler. Burası bir su kanalından çok, gizli bir yeraltı tapınağına benziyor du.
"Sesleri duyuyor musunuz?" diye fısıldadı Melis.
Tünelin derinliklerinden, su damlalarının sesine karışan hafif bir tempo geliyordu. Bu, bir kalp atışı sesiydi. Duvarlar sanki yaşayan bir canlının damarları gibi hafifçe titriyordu. Arda rehberliğinde ilerlerken, tünelin ikiye ayrıldığı bir yol ayrımına geldiler. Tam o sırada, arkalarından gelen sert bir rüzgar fenerlerinin ışığını titretti ve geldikleri yöndeki tünel yolu, yukarıdan çöken devasa taş bloklarla tamamen kapandı. Artık geri dönüş yoktu; sadece ileriye, o karanlık kalp atışının geldiği yöne doğru yürümek zorundaydılar.