Skip to content

Firuze

Chapter 3 · 9 min read

Firuze

Chapter 3

• II •

" Gözlerin, nemli nemli. Başını hiç öne eğme... Benim için üzülme."

- Bergen

Günler geçiyor; Firuze, bir kez olsun babasının yüzüne bakmıyordu. Sayıklıyordu kendi kendine "Neden?" diye. Anlam veremiyordu canından çok sevdiği babasının böyle fevri davranışlarına. Yüz yüze gelmemek için efor sarfediyor, şekilden şekile giriyordu. Üzgünlüğünü, bahçeye ektiği tohumuyla atıyordu.

Bir gün Firuze, yine okula geç kalmamak için acele ediyordu. Kapıdan çıktığını gören Cihan, Firuze'yi durdurdu.

- Firuze, bu ne acele böyle? Daha okulun başlamasına çok vakit var.

- Üzgünüm Cihan, konuşmak isterdim lakin acelem var.

- Tamam, o zaman birlikte gidelim?

- Olmaz Cihan, olmaz. Acelem var gitmem gerek.

Firuze nasıl diyeceğini bilemiyordu. Babasının gözünde ne günah işlediğini bilemediği gibi. Bir kaç damla gözyaşı damlıyordu gözlerinden. Babasının bu yaptığı, Cihan ile konuşamama; onu epeyce üzmüştü. Babasının yüzüne nasıl bakacaktı ki? Ödü kopuyordu yine elini kaldırır diye. Kalbinde derin bir sızı vardı. Tam orta yeri ağrıyordu.

Okula vardığında yine de güldü. Gülmek zorundaydı. Artık karşımızda babasına aşkıyla bağlanan, sevgisiyle pervane olan bir Firuze yoktu. Aksine karşımızda; babasından korkan, onun yüzüne bakamayan, kalbinde ki koca yarayı kapatamayan bir Firuze vardı.

Haftalar, aylar, yıllar geçse dahi Firuze, babasının yüzüne gülse dahi yine de içtenlikle affedememişti.

Babası, yeni elbiseler, tür tür oyuncak bebekler, resim defterleri, çeşit çeşit boya kalemleri ve daha fazlasını alsa da bir türlü Firuze'ye yaranamamıştı. Yaranamazdı da. Firuze, o akşamı dün gibi hatırlıyor, unutmak için elinden geleni yapsa da unutamıyordu.

• Yıl 1987

Firuze, beş yılın sonunda ilkokul eğitimini tamamlamıştı. On bir yaşındaydı artık. Genç bir kız olma yolundaydı. Büyüyordu büyümesine de güzelliğinden hiç bir şey eksilmiyor, aksine daha da güzelleşiyordu. Daha da belirginleşen zeytin yeşili gözleri, kalemle çizilmiş gibi kaşları, ceylan gibi kirpikleri, uzun sırma saçları; herkesi kıskandırıyor, "maşallah." dedirtiyordu.

Bahriz Bey'in ısrarlarıyla okuduğu okulundan farklı bir okula geçti. Okulun ilk gününden epey bir korkuyor, yeni arkadaş edinmekten çekiniyordu. Malum, artık Cihan'da yoktu yanında. Hiçte korktuğu gibi geçmedi günü. Sınıfta ki herkes Firuze'nin bu nazik, saygılı, cana yakın hareketlerini çok sevmişti. O da sevmişti onları sevmesine de aklı hâlâ Cihan'da idi. Gözleri sınıfta onu arıyor, her an bir yerden çıkacakmış gibi hissediyordu.

Firuze okuldayken, Amine Hanım'da o sırada evin eksikleri için çarşıya indi. Bu aralar eve, az para geldiği için pek bir şey almayacaktı. Sadece temel ihtiyaçları ve akşama pilav yapmak için pirinç alacaktı. Çarşıya yürüyerek gidiyor, pek bir uzakta olduğu için arada nefes molası veriyordu. Gayret ede ede bir şekilde çarşıya geldi. Ara ara heves ettiği şeylere bakıyor, evde ki parayı , ailesini düşünüp aldığı yere geri bırakıyordu.

Çarşıya her inmesinde mutlaka uğradığı Ahmet Efendi'den bir kilo pirinç aldı. Evin diğer eksiklerini de alıp, tek tek pazar arabasına yükledikten sonra evin yolunu tuttu. Sakin sakin eve dönerken yolun karşı kenarında kendilerininkine benzeyen kırmızı bir araba gördü. "Allah Allah, bu bizim araba değil mi?" dedi kendi kendine. Arabanın arkasına usulca yaklaştı. Merak kediyi öldürür ya? Aynı o da öyleydi. Biraz daha yaklaştıktan sonra dikkat çekmeden arabada kimin olduğuna baktı. Şoför koltuğunda Bahriz Bey, yanında ise yirmili yaşlarda denebilecek genç bir kız vardı. Arabada ki genç kız, Bahriz Bey'i dudağından öpüyordu. Amine Hanım yıkılmıştı. Kendilerini öylesine kaptırmışlardı ki dışarıdan bakan Amine Hanım'ı fark etmemişlerdi bile. Amine Hanım, yediği bu ağır darbeyle eve döndü. Gözlerinde yaşlarla, umutsuzlukla, hıçkırıklarla girdi evine. Hatice, ne olduğunu sorsa da bir türlü ağzından bir laf alamadı. Amine Hanım, gözünde ki yaşları sildi ve Hatice'ye dönüp "Firuze eve geldiğinde onu al ve Handan'ın evine götür. Bu akşam orada yemeğinizi yersiniz. Zaten, Zemheri'nin eve uğradığı yok." dedi. Firuze eve geldi, Hatice hemen onu alıp Handan Hanım'ın evine götürdü. Bir kaç saat sonra da Bahriz Bey, akşam yemeği için eve geldi. Ev zifiri karanlık, oturma odasında bir yemek masası, yeni yapılmış sıcacık yemekler ve masanın üzerinde bir adet mum vardı. Her şeyi elinden geldikçe müthiş hazırlamıştı Amine Hanım. Eve gelen birisi evlilik yıldönümü olduğunu zannederdi. Bahriz Bey, ceketini çıkartıp dolapta ki askılığa astı. Ardından mum ışığının geldiği odaya gitti.

- Amine, bu ne hazırlık?

- Bir farklılık olsun istedim Bey. Bugün çok güzel bir şey öğrendim çünkü.

- Neymiş bu öğrendiğin güzel şey?

- Önce yemeğimizi yiyelim. Sonra öğrenirsin.

- İyi, peki madem oturalım masamıza. Bu mum nereden çıktı? Evlilik yıldönümümüz müydü?

- Evet yıldönümü. Lâkin evlilik yıldönümü değil.

Amine Hanım yemeğini yiyemiyor, yalnızca çatalıyla tabakta ki yemekle oynuyordu. Çünkü bu yaşananlardan dolayı midesi çok bulanıyordu. Yediremiyordu bu ihaneti kendine. Ara sıra gözleriyle Bahriz Bey'i süzüyor, suratına bir tane vurmak istiyordu. Ufak ufak gözyaşlarını güçlükle siliyordu. Dikkat çekmemek için başını yere eğiyordu. Zirâ ona yapılan bu hakaret affedilecek gibi değildi. Kendini toplamaya çalıştı. Hafifçe nefes alıp verdi, gözyaşlarını sildi. Çünkü onun karşısında küçük görünmek istemiyordu. Kendini toparladıktan sonra konuşmasına devam etti;

- Af buyur Bey. Başka zaman olsa çeşit çeşit yemek yapardım. Yoksa, bilirsin dolabımızdan; dana eti, pirzola eksik olmaz. Malum, eve kaç gündür para girmiyor.

- O ne demek Amine'm? Kira idi, okul masraflarıydı filan para bitti. Para hep oralara gidiyor sende biliyorsun.

- Biliyorum tabii, biliyorum o paraların nerelere gittiğini. Bilmez olur muyum?

- Neyse sen para konusunu bırakta, çocuklar nerede Amine? Onları göremedim evde.

- Bu akşam için Handan'a yolladım çocukları. Baş başa kalalım istedim. Zemheri'de sokaktadır herhalde. Uyumaya gelir elbet.

Amine Hanım, daha fazla dayanamıyordu. Masayı kafasına geçirmemek için zor tutuyordu kendini. Sabır çekiyor, elinden bir kaza çıkmasın diye direniyordu. Bahriz Bey konuştukça daha da sinirleniyor, çileden çıkacakmış gibi oluyordu.

- Bahriz. Merak ediyorum acaba bu bana dediklerini metresine de diyor musun?

-Ne? Ne metresi Amine'm? Benim gözüm senden başkasını görmez!

- Bende öyle sanıyordum Bahriz, bende öyle sanıyordum. Evin eksiklerini almak için çarşıya çıkmıştım. Eve dönüş yolunda bizim arabayı gördüm. Camdan baktığımda içeride kendinizi kaybetmiş bir şekilde öpüşüyordunuz. Öylesine kendinizden geçmişsiniz ki varlığımdan bile haberiniz olmamış.

- Bir yanlışın var Amine'm. Gözümün nuru yapma ne olursun. Yanlış görmüşsün gönlümün sultanı.

- Hep aynı yalanlar Bahriz, hep aynı. Hatırlıyor musun sana bir soru sormuştum? "Bir sakladığın var mı?" diye. Sen bana "Hayır gönül bahçem." demiştin. Ellerimi öpüp koklamıştın. İşte hepsi palavraymış. İşte ben bunu bugün öğrendim Bahriz. Senin nasıl edepsiz, ahlaksız, şerefsiz, namussuz bir adam olduğunu öğrendim.

- Yalvarırım Amine'm affet beni. Ne olursun bırakma beni, çocuklarını. Evlatlarımın üzerine yemin ederim ki bir daha yapmam. Yeter ki sen gitme Amine'm. Yeter ki sen gitme.

- Evlatlarımın adını o pis ağzına alma sakın. Senin pis işlerine alet etme yavrularımı.

- Tamam, tamam ama ne olursun gitme. Bir daha yapmam Amine'm. Yemin olsun yapmam.

- Bundan sonra senin sözüne göre hareket edecek bir kadın değilim. O günler çok eskide kaldı, çok eskide. Neden boşanmak istemediğini de biliyorum. Adın çıkar diye korkuyorsun değil mi? Bir kadın tarafından boşanıldı diye. Sırf şanın lekelenir diye değil mi? O şanına da sıçayım.

- Ayaklarına mı kapanayım Amine'm? Gitme yeter ki, yeter ki gitme.

- Merak etme gitmeyeceğim. Sakın hemen sevinme. Seni şu an boşamıyorsam bil ki evlatlarım için. Yoksa senin adın, şanın umurumda değil. Yoksa yüzüne tükürülmeyecek adamsın. Ne oldu şimdi? Ayaklarımın dibine kapandın, gözümde küçüldün, elaleme değil bana rezil oldun. Bu yaptıklarına değdi mi?

- Bu şansı değerlendireceğim Amine'm.

- Şans verdiğin filan yok. Hatice, Firuze ve Zemheri için gitmiyorum. Yoksa çoktan yüzüğü masaya vurup gitmiştim. Şimdi yıkıl karşımdan Bahriz, yıkıl karşımdan. Boyun posun devrilsin!

Bahriz Bey, hiç bir şey diyemeden yüz kızarığıyla Amine Hanım'ın gidişini izledi. Amine Hanım, hem hızlı adımlarla hem de gözyaşlarıyla Handan Hanım'ın kapısını çaldı. Kapıyı açan Handan Hanım, şaşırmış vaziyette Amine Hanım'ın haline bakakaldı. Gelen Amine Hanım'ı daha fazla kapıda tutmadan hemen içeri aldı. Gözyaşları ve hıçkırıklar içinde boğulan kadını izledi Handan Hanım, çaresizce. "Çocuklar uyudu mu? Yemeklerini yediler mi?" dedi Amine Hanım, bir yandan ağlayarak. "Yediler Amine, yediler. Şimdi misafir odasında uyuyorlar." dedi Handan Hanım. Çocukların uyuduğunu öğrenince az da olsun içi rahatladı Amine Hanım'ın. Handan Hanım, oturup dertleşmek için birer fincan Türk kahvesi yaptı kendilerine. Kahveler hazır olduğunda önce bir bardak su, sonra bir fincan kahve ikram etti. Oturdular baş başa kahvelerini içtiler, dertleştiler;

- Boşa Amine, boşa. Bunlar adam olmaz. Baksana ne yapmış sana, kendin anlattın. Zamanında beni de kocam süründürmüştü, bende hemen boşadım. Ne adı kaldı ne namı. Şimdi oğlumla mutlu huzurlu yaşıyorum.

- Evlatlarım için Handan, evlatlarım için. Ben ne dertler çekiyorsam hepsi evlatlarım için. Ben bittim bari onlar kurtulsun.

- Amine, kadınlığına, gururuna yazık değil mi? Kendine saygın da mı yok bacım?

- Neden benim kendime saygım yokmuş? Neden gurursuz olan benmişim? Namussuzluğu o yapsın, yediği pislikler ortaya çıksın ama Amine gurursuz olsun! Amine'nin kendine saygısı olmasın.

- Bağırma kız, Hatice ile Firuze uyanacak.

- Sabrım kalmadı Handan. Bu yaptığı affedilemez, biliyorum. Ben sustum kaldım. Çocuklarımın istikbali için, onların mutluluğu için...

Onlar konuşurlarken içeriden birisi geldi. Gelen gözyaşlarıyla Hatice idi. Su içmek için uyanmıştı halbuki. Babasının gerçek yüzüyle karşılaşmayı beklemiyordu. Hatice, on dokuz yaşındaydı ve artık her şeyi duyabilecek, anlayabilecek yaştaydı.

Gözyaşlarından konuşamıyordu Hatice. Arada öyle yutkunuyordu ki nefesi kesilecek gibi oluyordu. Yine de annesine hesap sormak istedi.

- Anne, duyduklarım doğru mu? Cevap ver! Doğru mu, doğru bu söylediklerin?

- Kızım bağırma yalvarırım. Firuze uyanmasın, gelmesin buraya.

- Uyansın anne! Uyansın. Uyansın da baba denen adamın yediği pislikleri duysun!

- Tamam kızım ama ne olursun otur. Sakin ol, her şeyi anlatacağım.

- Nasıl sakin olayım anne, söyle bana nasıl sakin olayım?

- Gel otur yanıma nur yüzlüm. Her şeyi başından sonuna kadar bilmen gerekir. Lakin sakın Firuze'ye bahsetme olanlardan. Onun öğrenmesini istemiyorum. Vakti geldiğinde öğrenir.

Amine Hanım, kızına uzun uzun her şeyi anlattı. Bir o gözyaşı döküyordu, bir de kızı. Omuz omuza ağlıyorlardı. Handan ise ara ara Hatice'yi teselli etmeye çalışıyor, bir etkisinin olmadığını o da biliyordu. Hatice evden çıkıp babasından hesap sormaya gitmek istiyordu ama bir kolundan Amine Hanım, diğer kolundan Handan Hanım tutuyordu. Zar zor bir şekilde Hatice'yi sakinleştirmeyi başardılar. Amine Hanım, kızının başını okşuyor, arada öpüyor, arada gözyaşları kızının saçlarının arasına karışıyordu. Geceyi böyle kapatmak istemiyordu Amine Hanım. Keşke hiç görmeseydi onları. Keşke hiç çarşıya gitmeseydi. Boşanmakta bir seçenekti tabii. Onu düşünmedi değil ama kimseside yoktu. Kim bakardı ki onlara ömür boyu? Handan bugün var yarın yok. Zemheri zaten her daim babasınlaydı. Annesinin suratına bile bakmazdı. Her an annesini silmeye hazırdı. Zaten Bahriz Bey, iyice kendine benzetmişti oğlunu. Evdeyken Hatice'yi dövüyor, Firuze'ye bağırıp çağırıyordu. Yokluğu daha hayırlıydı. Tabii bundan sonra "ev" veya "aile" diye bir şey kalmış mıydı, meçhul. Amine Hanım, kendinden çok kızlarını düşünüyordu. Özellikle Firuze'yi. Daha on bir yaşındaydı Firuze. Hayatın zalimliklerini öğrenmek için daha çok küçüktü. Ne olursa olsun öğrenmeyecekti, öğrenmemeliydi.

Sabah olduğunda herkes perişan halde oturma odasında oturuyordu. Kimsenin gözüne bir damla uyku girmemişti. Uykusundan uyanan Firuze, oturma odasına geldi. Herkesin bu asık suratına anlam veremedi. Annesine yavaşça yaklaştı. "Anne, neden böylesine üzgünsünüz? Babam nerede abla, neden hala buradayız?" dedi usulca. Hatice, Firuze'yi yavaşça kendine çekti. "Babam bugün işe erken gitti birtanem. Bizde Handan Teyzelere yatılıya geldik ya. Hatırlamadın mı?" dedi. Handan Hanım araya girerek ortamı biraz yumuşatmak istedi. "Teyze mi? Ayol, ben daha genceciğim. Sensin teyze." dedi Handan Hanım, gülerek. Diğerleri de istemsizce Handan Hanım'a katıldı. Bir anda tatlı bir ortam oluştu bu kasvetli odada. Sanki hiç dertleri yokmuş gibisine güldüler. O an sanki hayat toz pembeydi. Sanki felek yüzlerine gülüyordu.

End of chapter

1 comments

  • Allah cidden Bahrizin belasını versin umarım Amine hanim onu boşar