Skip to content

FERİMAH

Chapter 3 · 34 min read

FERİMAH

Chapter 3

3. Tanıyışın Vaveylası

Hayal kurmuyorum, kurarsam hayal kırıklığına uğrarım.

Gözlerime karşımdaki kişi dikkatle bakarak "Sen." Dedi devamını getiremedi. Yüzünü görmesem de gözlerindeki şaşkınlığı okuyabiliyordum "Sen Ferimah'sın."

Bu adam kimdi? Beni nereden tanıyordu?

Kısacası benim kim olduğumu biliyordu, benim bir seri katil olduğumu da biliyordu. Kendi yüreğim kabul etmese de gerçek bu; ben seri katilim. Haksız yere insan öldürmezdim, öldürdüğüm kişilerin hepsinin altında yediği haltlar vardır.

Ben acaba karşımda olan benim cellâdıma yardım mı etmiştim?

Yardım etsem bile beni tanımasının mümkünatı yoktu; gözlerime siyah lens takar, göz şeklim belli olmasın diye eyeliner çekerdim, yüzüme siyah kar maskesi takar, vücudum belli olmasın diye üstüme bol kıyafetler giyerdim. Uzun lafın kısası beni tanıyamazdı. Beni tanıdığı için içime eseflenerek bir nefes çektiğim de burnumun direğine buranın kanalizasyon kokusu ve hafif sigara karışımı gelince yüzümü buruşturdum.

Kimliğimi belli etmemem gerekiyordu ama karşımdaki kiralık katil, benim kim olduğunu biliyordu.

Peki, bu adam kimdi?

Onu bunu bilmem ama Afşin'in kimliği ortaya çıktıysa, Ferimah olarak bu adamı öldürmek bana farz olurdu. "F-Ferimah kim?" dedim sesimi olabildiğince korkmuş ve o kişiyi tanımaz gibi şaşkınlıkla çıkarttım. Salaklığıma vurup bilmemezlikten gelmek benim ana mesleğimdi sonuçta. Adam bana doğrulttuğu silahın namlusunu aşağıya indirip bir adım benden uzaklaşarak ince sızılan öğlen güneşinin son demlerinin altında gözlerimin içine tekrar baktı. Dudaklarımı aşağıya sarkıtıp gözlerimi boş boş kırpıştırarak masum kız ayağına yatarak onun ela gözlerine bende baktım. Galiba şüphe oklarını üstümden atmıştım.

"Bana yalan söyleme, hiç hoşlanmam." Dedi tiz ve tok bir tınıya. Genellikle bu kelimeyi ben söylediğimde onun bunu bana söylemesine afallamıştım. Hiç bozuntuya vermeden bu kişinin kim olduğuna dair anılarımı gözden geçirdim, sadece bir kişinin yanında demiştim.

O da Karaltı'nın yanında.

1 Mayıs 2023/ Mason Ren'in ölüm günü

İçeride sadece bir tane eyalet valisinin ölmesi üzerine evin korumaları öldüren kişiyi yani Karaltı'yı sıkıştırmışlardı. Yüz kişilik koruma ordusu oluşturdukları geniş çemberin ortasında duran Karaltı, oldukça sakin ve tehlikeli bakışlarla bakıyordu etrafını saran kene sürüsüne. Şuan da onu kurtarabilecek hiçbir alet edevat veya kimse yoktu. Kesinlikle bu yüz kişi onu çiğ çiğ yiyecekti. Sakin ve soğukkanlı adamın hareketleri karşısında duran korumaları çıldırtıyordu.

Benim burada ne işim var değil mi?

Güzel soru, babamın bu adamla konuşması üzerine ben de merakıma yenik düşerek Mason Ren'in evine sızmış, şuanda da evinin çatısının üzerinde kuş gibi duruyordum. Adam da benim onun çatısına çıkmamla beraber ölmüştü, Karaltı öldürmüştü.

Benim belayı çeken bir tarafımın olduğu düşünürdüm ki yanılmıyormuşum da...

Görüş açım tam herkesin ne hareket yaptığını görecek yerdeydim. Şöyle bir evin kapısını ve bahçesini incelediğim de, avluya girmeden önce bizi büyük yüksek korunaklı bir kapı karşılıyor, avlu da ise büyük bir süs havuzu ve çeşitli ağaçların olduğu küçük bir ağaçlık bölüm vardı, bu ağaçlık kısım hem bana, hem de Karaltı'ya çok yakındı. Çok ses çıkarmayarak çantamdan Uzi silahımı çıkarttım ve içine yerleştireceğim şarjörü, mermileri çıkarttım. Silahın ip kısmını boynuma takarak ellerimle de mermileri şarjörün içine doldurdum. İkinci şarjörü doldurarak pantolonuma yerleştirip fermuarını çektim. Yüz üstü çatının kiremitlerinin üstüne uzanıp kolumun dirseğini kiremitlerin boşluk kısmına yerleştirerek boynumda silahı aldım ve hedefime Karaltı'yı hedef alanları aldım.

"Yakalandın Karaltı." Dedi korumaların başı olduğu tahmin ettiğim adam İngilizce konuşarak iletişim kuruyordu. "Öleceksin, hem de bugün... Tercih yaparak öleceksin."

Karaltı yüzünün siyah deri maskeyle kaplıydı ama gözleri ve dudakları açıktı, soğuk bakan ela gözlerini onunla konuşan adam yöneltip hemen ağzından canhıraş biçimde kahkaha fırlattı "Yaşamak veya ölmek benim tercihim değil, o sizin tercihiniz." Dedi delişmen cesaretle. Birden o ela irisli gözler benim gözlerime dokundu, yüzünde maske olmasına rağmen sıcak tebessümünü yüreğimde hissettim ve adam gözlerini benden hiç çekmeyerek tek gözünü bana doğru kırpıştırıp ardından adama keskin gözlerini yöneltti "Siz söyleyin yaşamak mı, ölmek mi?"

Korumalar hepsi bir ağızdan kahkaha artarken baş koruma "Seni kurtarabilecek kimse yok etrafında." Deyip bir eliyle dur işaretti yaptı ve korumalar kahkaha atmayı kestiler. "Şuanda kapana kısılan sensin biz değiliz."

Adamlar Karaltı'ya silahlarını doğrulttuğun da Karaltı tekrar ela gözlerini bana yöneltti, sanki benden başka çaresi yoktu. "Kim demiş kapana kısılan o diye?" dedim anında Karaltı'nın arkasında duran adamın kafasına hedef alarak tetiğe bastım ve adam öldü. Yanındakini hedef alarak sırayla sekiz kişiyi öldürdüm. Diğerleri bu kadar kişinin ölmesinin üzerine arayışçı gözlerle etrafına bakarak koşuşturuyorlardı. Bir kişiyi daha hedef aldım ama adam arabanın arkasına saklandı.

"Siktir... bu kim?" dedi korumaların başı.

"Bu da benimki... Sevgili kurtarıcım." Dedi Karaltı, dediği söz yüzümde alaycı gülüş oturdu, sesimi çıkartmayarak dağılan çemberden on kişi daha öldürdüm. Adamların çoğu saklanıyorlardı. Bir kişi kenara geçip silahıyla Karaltı'yı hedef alıp parmağı tetiğe gittiği an onun anlına sıktım. Ölen adamın parmağı tetiğe ufak dokununca namludan mermi çıktı ve başka bir korumanın omzuna isabet etti.

"Biri silah, diğeri mermi." Dedi korumaların başı "Kendinizi koruyun adama bir şey yapmayın." Diye talimat verip başka yöne giderken "o çatıdaki şahsı istiyorum." Ben onun konuşmasıyla otuz kişinin daha kafasına mermi sıkmıştım. Orta da sadece simsiyah giyinişli, geniş omuzlu, elinde siyah ve beyazın aynı anda bulunduğu eldivenli adam duruyordu, birden belindeki silahı çıkartarak hedefine onu öldürmek isteyenleri alıp sıkmaya başladı.

Sadece silahların ve ölüm korkusuyla çarpan kalplerin sesleri vardı.

Beni buradan gören bazı korumalar çatıya demir merdiven dayayıp çıkıyorlardı. Son on kişiye daha sıkarak onların yanında sinsice varıp şarjörde kalan son iki mermiyi de iki kişiye sıkıp adamlar yere doğru yıkılırken merdiveni de onların üstüne doğru attım. Güvenli alanda şarjörü değiştirip çantamdan kalın halat ve ucunda takılı olan demir kancayı çıkartıp eski yerime geri giderek orada bulunan çınar ağacına kancayı ağacın kalın dalına sabitledim. Halatı elimle sıkıca dolayıp bacaklarımın arasına halatı alarak geri geri gidip kendimi aşağıya bıraktım. Kuş gibi havada süzülürken ağaca yaklaşınca diğer elimi serbest bırakarak kalın daldan tutundum.

"Çok havalı iniş ama orada adamları öldürerek merdivenden de inebilirdin." Dedi bay ukala. Bir yandan insanların anlına sıkarken bir yandan bana laf yetiştiriyordu.

"Bu şov değildi, benim tarzım bu." Dedim ağacın dalın üstünde bağırarak.

Hedef yere inmek.

İpten tutunarak aynı şekilde aşağıya süzülerek indim ve Karaltı'nın arkasına üç adım uzaklığına geçerek sırt sırta verdik.

"Beni tanımazsın ama ölecektin." Dedim önüme baktığımda arabanın arkasına saklanan biri daha vardı, boynumdan silahı çıkartıp onun da anlına doğru sıktım.

Tam isabet, öldü.

"Ben ölmem gizemli hanımefendi." Dedi bay ukala, onun da silahının sesi geldi, galiba o da birini öldürdü.

"Kabul et seni kurtardım katil adam."

"Teşekkür mü etmem gerekiyor" dedi inkârcı ve soğuk sesle. Kafamı sağa doğru çevirdiğimde kapıdan içeriye adam giriyordu. Silahla hedef aldım, tetiğe bastım ama adamın kafasına iki tane kurşun girdi. Çünkü eş zamanla Karaltı ve ben aynı anda sıkmıştık.

"Yalancısınız." Dedim yüzüm ona döndüm, o da bana yüzünü döndü ve silahların namlularını yere doğrulttuk.

"Yalan bir şey demedim." Dedi gözleri ela tonun soğuk hareleriyle.

"İnkârcılıkta bir yalandır." Dedim onun gözlerinin içine daha derinden baktım. Maskeden dolayı mimiklerim belli olmuyordu ama yinede kaşlarımı havaya kaldırıp "Bana yalan söylemeyiniz, hiç hoşlanmam."

"İnkâr da etmedim ama az önce söylediğiniz kelimeyi sevdim gizemli bayan" Arkamda kalan birinin ayak sesleri kulaklarıma gelince hızla döndüm, benden neredeyse elli metre uzaklıktaydı. Hızla adamın karnından vurdum, Karaltı da başından vurdu. Tekrar ona döndüm."O zaman beni kurtardığınız için teşekkür ederim gizemli bayan."

"Kibarlık size çok yakıştı Sayın Katil Bey." Dedim.

"Size de ukalalık çok yakıştı Sayın Katil Hanım." Dedi sesinde birazcık soğukluk kırılmıştı.

"Ben katil değilim." Dedim tok bir sesle.

"Bu kadar insanı ben tek başıma öldürmedim Katil Hanım." Dedi alaycı ve katil kelimesini bastırarak.

"Katil sensin."

"Sen de katilsin." Dedi Karaltı.

"Anlaşalım o zaman, ikimiz katiliz." Başını olumlu anlamda salladı Karaltı benim dediğim söze.

"Doğru." Dedi Karaltı ciddi tavırla. "Şaka bir yana size can borcum oldu, isminizi söylerseniz, size can borcumu ödeyeyim."

Aslında öyle olmadığını herkes biliyordu.

"Ferimah, ismim sadece Ferimah." Dedim Türkçe konuşarak. "Sizin isminiz ne?" Belki gerçek ismini söyler diye sordum ama bunu düşünmek büyük bir aptallık olurdu.

"Karaltı sadece ama sadece Karaltı." O da Türkçe konuşmuştu.

O çemberin içinde tekken, şimdi ise ben onunla beraber o çemberin içindeyim.

Karşımdaki kişi gerçekten bana can borcu olan Karaltı mıydı?

Kısa zaman önce sırt sırta verip savaşmamış mıydık? Ben onun hayatını kurtarmamış mıydım? Neden beni öldürmek istesin ki? Hem bana can borcu yok muydu?

Kendi kendime serzeniş yapmanın hiçbir faydası yoktu. Sonuçta Karaltı da bir âdemoğlu değil miydi? Evet, o da herkes gibi âdemoğluydu ve yardım etsen bile kötülük ederdi, aldırış etmemek lazımdı.

Ferimah anonimdir, öyle de kalmalıdır nokta.

"Ne yalanı be?" dedim tüm çirkefliğimi ortaya saçarak, ona yalan söylemediğimi belli etmemek için de ellerimi yumruk yapıp belimin boşluklarına yerleştirdim. Sol elimin oradan canımı yakacak bir cisim batıyordu, ne olabilirdi ki bu? Ah benim ahmak kafam, belime küçük bir bıçak yerleştirmiştim o bana batıyor olabilirdi. Neyse ki ufak bir unutkanlılığım belki de yaşamak istemediğim hayatımı kurtaracaktı.

Tebrik ederim ama unutkan olduğunu doktora söylemeyi unutmayacaktın.

Stresten aklıma gelen garip anılarım film şeridi gibi gözlerimin önünden kayarken bunun tam sırası olmadığını düşünerek gözlerimi varlığı veya yokluğu belli olmayan Karaltı'ya diktim. Karaltı'ya çok ciddi olduğumu göstermek amaçlı kaşlarımı çatarak "Ferimah ne demek onu bile bilmiyorum, sen de tutturmuşsun 'Sen Ferimah'sın' diyorsun." Hezeyan konuşarak onun ela gözlerini baktım. Bu kartalın avına bakan soğuk bakışlarını nerede olsa tanırım, bu kesinlikle Karaltı'ydı. Küçük pencereden inceden sızan öğlen sonunun son demlerinin yere düşünce Karaltı'nın yerde oluşan gölgesine bana arkasını döndüğünü gösteriyordu. Tuvalette bulunan büyük yuvarlak aynadan onun karanlığının altında izlerken bir yandan da sol elimi pantolonumun bel kısmına elimi sokarak minik bıçağı avucumun içine sakladım. Ara ara kontrol ettiğimde Karaltı'nın başı aynalara dönüktü. O bana dönmemişken kolumda her şeye rağmen düşmeyen çantamı alıp karnıma yapıştırdım, çantayı fermuarını sessiz sedasız açmaya başladım.

O sırada Karaltı konuşmaya başladı "O Ferimah işte," sesi oldukça efsunlu çıkıyordu. Önceki kelimesini tamamlamayıp "Ferimah'ın anlamı ay ışığı demek." Dedi, bunu büyük ciddiyetle araştırmış mıydı? Bu adam diğer herkesten çok farklıydı, herkes bana Afşin olarak hayranken, bu adam Ferimah'a yani benim özüme hayrandı. O konuşurken ben de bir yandan çantayı açmış içini karıştırıyordum ki elime on saniyenin sonunda biber gazı geldi. Dediklerini bitirince Karaltı gölgesi bana döndüğünü gösterdiği an elimdeki biber gazını rastgele yukarılara doğru sıktım. Çünkü Karaltı neredeyse benden yirmi santim uzundu, ben 1,78 boyundaydım, o ise tahmini 1,98 boyunda. "Iskaladın Ferimah."

"Sen de ıskaladın, sana Ferimah filan değilim diyorum." Onun sondaki dediği kelime ile öğlen sonu operasyonumun başarısız olduğunu söyleyince biber gazını hızla çantamın içine atıp avucumun içindeki bıçağı açarak görmediğim kişiye doğrulttum. Loş yayılan ışıktan nereye gittiğini tam kestiremiyordum ama bir anda o yayılan loş ışıkta söndü, etraf zifiri karanlıklaştı. Bıçağı birkaç kez daha karanlıkta gezdirdiğimde sonunda bıçağın yumuşak yere temas ettiğini hissettim. Kalbim sanki o bana çok yakınmış gibi ritmi bozuyordu, belki de gerçekleri kalbim hissediyordu. Nefes alıp verme düzenim bozulurken kalbime de bir yandan cehennemden bir kor gelip düştü. Bana dokunmadığı sürece sıkıntı olmazdı. Karşımdaki adam bana bir adım daha yaklaştı, kendimi küçük düşürmemek adına geri filan gitmedim aksine daha hırslanarak burnumu havaya diktim. Adam da bana inat bir adım daha atınca elimdeki bıçak kesinlikle onun uzuvlarına girmiştir. Bir adım daha atınca ayaklarımın yanında onun simsiyah ayakkabısını gördüm. Nefesler birbirine karışacak kadar çok yakındık, kalbim bu silsileye dayanamayarak güm güm diyerekten kuvvetli atışlar yapıyordu.

Elimdeki bıçağı almak için çaba sarf etmeyerek "Ben varlığı belli belirsiz olan, bazense karanlığın üstünde görülen gölge olan Karaltı." Dedi buzdan farksız bir tınıyla, bir adım daha atarak iyice onunla iç içe geçmiştik. Elimdeki bıçağı keskin demir kısmından tutu ama kendine çekmedi ve benim ayakkabılarımın üstünde damla damla siyah sıvı dökülüyordu. Bu kandı, hem de Karaltı'nın kanıydı. Ayakkabımın üstüne düşen kanlara sanki hiç görmemişim gibi dehşetle bakarak elimi bıçaktan çekip bir adım geriye doğru adım attım ve ellerimi duvarın iki yanına yerleştirdim. Sağ elimi duvarın mermerine yerleştirmemle elime yangın alarmı butonu gibi bir buton vardı, bu ne için buraya koyulduğunu bilmiyorum ama ona ihtiyacım vardı. İçimde yiten umutlara ufak bir papatya açtıran butona avucumun içiyle sıkıca bastırdım.

Sen haklıydın, o Karaltı'ydı.

Hayatını kurtardığım Karaltı.

Peki, kim bir kiralık katille iş birliği yapardı ki?

İstediği kişiyi öldürmek isteyen ama gücü yetmeyen kişi iş birliği yapardı. Demek ki benim nefeslerim tek benim ciğerime değil, bir Allah'ın kulunun da ciğerlerine batıyormuş.

Bu kesinlikle babam olmalıydı.

"Şimdi söyle." Dedi Karaltı, daldığım kanlardan beni uyandırarak. "Sen Ferimah mısın?" dediğinde bir adım atıp yüzünü yüzüme fazlasıyla yakınlaştırdı. Dokunmuyordu vücudunun hiçbir uzvu ama nefesleri yüzüme sertçe çarpıyordu. Sertçe yutkunup kafamı baya yukarıya kaldırarak onun ölüm bakan ela gözlerine gözlerimi diktim. Elimden bir çırpıda aldığı bıçağın kanını beyaz tişörtümün sol kol kısmına sürdü. Hiç tepki vermeyerek başımı yere doğru bir suçlu edası ile indirdiğimde ışıkların vurduğu gölge de Çin Seddi gibi geniş omuzları benim gölgemi kapatmıştı. Tüm çareler tükenmişti, ses de vermedim, hatta nefes almayı da kısa süreli bıraktım.

Yaşamak istiyor muydum bu iğrenç

hayatı?

Hayır.

İntikam almak istiyor muydum babam ve Toygar'dan?

Şüphesiz evet.

Sesimi çıkartmadığım için beline ne ara sıkıştırdığını bilmediğim silahı çıkartıp anlıma doğru uzattı. İşte bu güzeldi, ona ne ile saldıracağım belli oldu. "Nereden anladın Ferimah olduğumu?" diye sorarak silahı nasıl kavradığını incelemeye başladım. Karaltı adım adım benden uzaklaşarak düz açıyla uzattı silahı. Yüzüme sinsice gülüş yerleştirirken silahla aramızda olan mesafeyi Karaltı geriye gittiğinden hesaplayamadım. Durduğunda anlıma silah arasında on beş santim, elimle silah arasında altmış santim ve Karaltı ile benim ayaklarımın arasında yetmiş santim vardı. Kalbimin atışları bana engel olup kalp krizi geçirmeden bunu etkisiz hale getirmeliyim.

"Bu." Dedi hiddetle alnıma sıfır noktadan silahın namlusunu dayadı. "Ay huzmesini taşıyan gözler sadece Ferimah'ta var." Mırıldandı hiç tetiğe parmağını götürmeyince elimle silahın namlusunu kavrayarak silahın namlusunu aşağıya indirdim. Karaltı diğer eliyle bana müdahale etmeye çalışırken diğer elimle onun kolundan tutup silahı bir tur etrafında dönerek Karaltı'nın iki kolunun arasına girdim. Tek ayağımı kaldırarak Karaltı'nın diz kapağına hizalayıp geri götürdüm ve ayağımı tüm gücümle onun diz kapağına vurdum. Diğer elimi onun kolundan çekip kol dirseğinin ortasına gücümün tamamıyla vurunca elini silahtan çekti ve diğer koluyla boynuma sarıldı. Silahı iki bacağımın arasına alarak boşta kalan elini tutum ve ağzımla da onun koluna dişlerimi geçirdim. O kolunu boğazımdan çekmeyince bende dişlerimi daha fazla geçirdim, kolunu gevşetti ve onun kolunun arasında sıyrılarak bacağımın arasındaki silahı alıp onun arkasına geçtim.

"Biliyor musun?" Karaltı yüzünü bana dönünce ayağımla onun karnına bir tekme vurdum. "Ölüme şuanda sen daha çok yakınsın." Dediğimde bu sefer o duvara daha çok yaklaştı ve ölüme yakın olan o oldu. Karaltı karnından tutarak soğuk ve canhıraş bir kahkaha savurdu. Adamın gülmesi bile benim tüylerimi diken diken yapıyordu. Onun kahkahasına ciddi bir adım atıp tek kaşımı kaldırarak diğer kaşımı aşağıya indirdim.

"Ölümden değil, yaşamdan korkarım Ferimah." Dedi kahkahasını durdurduğunda dudaklarımı ıslatarak silahın namlusunu ona doğrultum. "Ya da Afşin Erdağ mı demeliyim?" kendi dudaklarıma tehlikeli bir biçimde yukarıya kıvırırken silahın namlusunu çektim, o da ela gözlerini kısarak silah baktı "Ölüm benim içindir, acı çekmek senin içindir."

Onun bu dediğine göz devirerek tek kaşımı kaldırdım. "Ben Ferimah'ım yani Afşin'im de peki sen kimsin Karaltı?" bir adım ona doğru giderek bir gözümü kapatıp silahtan gez göz arpacıklarına bakarak Karaltı'nın alnı sandığım bir yerini hedef aldım. "Şimdi söyle!" diyerek ona sesin tınısını yükselttim, artık devran dönmüştü.

Birdenbire tuvalettin kilitli kapısı yumruklanmaya başladı. "Afşin Hanım merak etmeyin sizi oradan çıkartacağız." Diye danışmadaki kadının ince sesi kulaklarımıza geliyordu. Tahminimce o buton tuvalette kalma olaylarına karşın yapılmış butondu. Gözlerimi silahın namlusundan bakarak hedefimdeki Karaltı'dan gözlerimi hiç ayırmadım.

"Söyle Karaltı!" diye tekrar yükseldi ve ayriyeten ölümün en soğuk tınısını ekledim sesime "Kim beni öldürtmek istiyor?" boğazıma dikenli teller batıyordu, içimdeki ruh her gün yanıyordu ama daha farklı yanmaya başladı. Ben ölsem arkamdan ağlayacak bir tane doğru düzgün insan evladı yokmuş.

Eğer bunu babam tutuysa, zaten beni sevmeyerek de bir enkazın içinde bırakıp öldürüyordu.

Hiç gerek yoktu.

İçeri de dolaşan ufak bir rüzgâr boynumda dolanarak geçip gitti, ellerime yapışmış olan silah bir kum tanesi gibi kayıp gitti. Silah yoktu elimde. Ne silah vardı, ne Karaltı. Etrafıma göz gezdirdiğim de kimsecikler yoktu, daha yeni ben rüya mı gördüm, halüsinasyon mu gördüm, kabus mu gördüm? "Unutma Ferimah!" dedi Karaltı buz gibi sesle. "Kötü insanlar olmasaydı, iyi kötü kavramı olmazdı." Dedi ve lavabonun kapısı açıldı, lambalar geri geldi. Lambaların altında Karaltı'ya bakmak istedim ama yoktu.

Kâbus muydu?

Kâbus değildi, çünkü onun koluma sildiği kan izi hala duruyordu.

Onun kendine neden Karaltı dediğini şimdi daha iyi anlıyorum. O kurbanına gelince lambalar söner ve üstünde soğuk bir ölüm rüzgârı kol gezerdi. Karaltı benim gözlerimden tanımıştı, o benim gözlerimden tanıyınca aklıma önceden babamın kâhyası olan Doğan amcanın sözü geldi "İnsanların gördüğü güzelliği sevme, senin içindeki güzelliği göreni sev." Derdi.

Kendi cellâdımı sevmeli miyim?

Arkamdan kalan kişilerin yüzüne bakacağım için korkmuş gibi gözlerimi doldurdum ve dehşetle bakışlar yükledim gözlerime, arkamı döndüm. Danışmadaki kadın ve yanında iki tane güvenlik görevlisi vardı, kadının ağzı açık kolumdaki Karaltı'nın kanına doğru bakıyordu, hepsi kanı görünce şaşkınlıktan ağzını açıp tek kelime edemediler.

Kadın gözlerini beyaz spor ayakkabımın üstündeki kurumuş kana gözlerini dikerek "A-Afşin hanım bir şeyiniz yok değil mi?"

Hiçbir şeyim yok, sadece ölüyordum o kadar.

"Hayır sadece." Dedim kendi ayakkabımın ve tişörtümdeki kana bakarak. "Sadece üstüm kan olmuş."

Arkadan telaşlıca "Afşin, Afşin." Diyerekten Gizay'ın sesi gelirken, koşuşturarak Gizay içeriye girdi ve beni görünce duraksayıp üstümdeki kıyafetleri süzdü "Sana ne oldu?" dedi nefes nefese.

"Hiçbir şeyim yok, sadece kolum peçeteliğe takıldı." Dedim gözlerimle lavabonun yanında duran demir peçeteliği işaret ettim "Çizildi ve kanadı, şimdi bir sıkıntı yok."

Gizay kaşlarını yalan söylediğimi anlar biçimde kaldırarak göz ucuyla peçeteliğe baktı "Geçmiş olsun." Dedi soğukkanlıkla ardından kadına ve güvenlik görevlisine dönerek "Çok teşekkür ederim. Afşin Hanım gayet iyi duruyor rica etsem dışarıya çıkar mısınız?" Kadın gözleriyle son kez beni inceleyip sonrasında hepsi çıktılar. "Afşin bana yalan söyleme tek dostum."

"Hayır, yalan söylemiyorum." Deyip gözlerimi onun amber gözlerine hiç bakmayarak inkâr ettim, baksam anlardı yalan söylediğimi.

"Öyle olsun bunu sonra konuşuruz ama," dedi üzerinde olan siyah ceketi çıkartıp bana uzattı "Bunu giy, dışarıya böyle çıkarsan rezil rüsva olursun." Haklıydı böyle çıkarsam tüm gözler üzerimde olurdu. Bana uzattığı ceketi alıp hızla üstüme geçirdim, ceketten yayılan odunsu koku burnuma gelince eskiden Gizay'la sarıldığımız anılar geldi gözlerimin önüne. Ve ben de Gizay'a sarılarak ağlamayı çok özlemiştim. Gizay peçeteliği yanına gidip çokça peçete alıp musluğun altında ıslatarak bana uzattı. "Bununla kanlı ayakkabını sil, kan kurumuş anca çıkar."

"Teşekkür ederim." Dedim elindeki peçeteyi alarak dizlerimin üstüne oturup ayakkabımın üstünde olan Karaltı'nın kanı silmeye başladım.

"Şimdi anlat brocuk, neden üstün kan oldu?" dediğinde ayakkabımın üstündeki kanı kolaylıkla sildim ve kendimi doğrultarak elimdeki Karaltı'nın kanı olan peçeteyi çöpe atıp ellerimi musluğun altında yıkadım.

Tekrar temiz peçete alıp ellerimi kurulurken "Benim randevum var, geç kalıyorum sonra konuşuruz." Dedim elimi kuruladığım peçeteyi çöpe atarak koşar adımlarla dışarıya çıktım.

Danışmanın o masanın oraya varmıştım, danışman da duran kadın ben varınca ayağa kalktı ve kapının yanındaki küçük tabelada Profesör Gülsüm Açıkyol yazan tabelanın önünde durdu. Bana koyu kahverengi gözlerini sabırsızlıkla yöneltilmiş "Sıra siz de buyurun." Dediğinde ona doğru adımları atarak onun yanında durdum. Kadın gümüş renkte olan kapı kolunu sıkıca kavrayıp kapıyı açtı. Yaka kartında Selin Yasri yazan kadın kolunu buyurun dercesine içeriye uzattı. Daha yeni öldürülmek istenmemiş gibi rahat tavırlarım vardı. İçeriye adımlarımı atıp ardımdan kalan bembeyaz kapıyı örttüm. Karşımda masanın ardındaki sandalye de oturan kadın vardı. Yani Doktor Gülsüm Hanım, kafasını narince bir şeyler yazdığı kâğıttan kaldırdı ve gözlerini bana yöneltti, beni görünce ayağa kalkıp arkasında kalan kahverengi renkte sandalyeyi itti ve masanın ardından çıktı. Kadın bana doğru kısa adımlar atıp varmaya çalışırken onu incelemeye başladım. Ortalama bir boya sahipti, yüzünde orta yaşlılığın verdiği minik kırışıklıklar, kahverengi gözleri ve gözlerini altları yorgunluktan morlukları oluşmuş, solgun pembe dudakları ve siyah ile gri karışımı olan uzun atkuyruğu saçları olan kadındı.

"Hoş geldiniz Afşin Hanım." Dedi o ince solgun renkteki dudaklarını oynatarak. Orta yaşlılıktan biraz lekelenen elini bana uzattığında onun elini tutmaktan çekindim. Onu küçük gördüğümden değil bir travma yüzünden; insanların bana dokunmasından çok rahatsız oluyorum. Şuanda inadımı kırıp bir kadının elini tutabileceğimi sanıyorum.

"Hoş buldum." Deyip kadını daha fazla deli olduğumu düşündürmeden elini tutum ve içten bir şekilde gülümsemeye çalıştım. Kadın elini geç tutmanın verdiği şaşkınlıkla ellerimize bakıyordu, doktor benim ona baktığımı fark edince hemen yüzünde oluşan küçük mikro ifadeyi silip tekrar gülümseme yerleştirdi. Sıkılan ellerimizi doktor çekip eliyle hafif turuncuya kaçan sarı renkteki koltuğu gösterdi.

"Buyurun oturun." Dedi ve arkasını bana dönüp yürümeye başladı. Masanın arkasında duran sandalyeyi oturdu, ben ise oturmayıp etrafı dikkatlice izlemeye koyuldum. Oda da üç tane perdeler takılı pencere vardı, ikisi kadının arkasında biri ise koltuklarla aynı renkte olan üçlü koltuğun karşısındaydı. Odanın bir kısmın da üçlü koltuk ve ortasında orta sehpa, yerde desenli bir halı olan oda aynı oturma odası hissiyatı veriyordu, doktorun oturduğu yerin solunda kalan duvarda ise ful ayna ile kaplıydı ve kendimi net biçimde görebiliyordum. Doktorun bana gösterdiği koltuğa oturdum ve elimdeki çantayı iki koltuğun arasına koyulan kahverengi sehpanın üstüne koydum. İçime bir nefes çektiğim de şakayık çiçeğinin kokusu geliyordu ciğerlerime, bu koku oldukça gül gibi kokuyor ama gülden daha hafif ve ferah bir koku tarzına sahipti. Doktor Gülsüm Hanım benim önünde bulunan bir deste kâğıtları eliyle düzeltip eline aldı ve masanın çekmecesine yerleştirdi, sonrasında o kahverengi gözlerini bana çevirip dudaklarını araladı "Nasılsın?" Onun sorusuyla iyice gülümsedim.

"İyim." Dedim ama gözlerimin böyle demediğine eminim, yalan söylüyordum her zamanki gibi. Yalanlar bazı insanların hayatı olurlardı, benim hayatımda da tam olarak yalanlar, riyakârlıklar ile doluydu. Zaten doktor da bana gerçekten ruh halimi sormuyordu, herkes gibi sohbet ve konuşmak için soruyorlardı. Belki de insanlık bu yüzden öldü, herkes sorardı nasıl olduğunu ama gözetip halimi öğrenmezlerdi. Kötü bir olay gördüğünde beni ilgilendirmez derler çekilirlerdi. Yani ruh halimi söylesem bile bana ne deyip kenara çekilecekti. Doktor iki kolunu masaya yaslayıp göz bebeklerime öyle bir ilgili baktı ki dışındaki beni değil, içimdeki Ferimah'ı görmeye niyetli gibiydi. Benim bile içimdeki yıkık benliği görmeye cesaretim yokken, doktorun bakıp görmesini istemezdim. Hemen göz temasını kesip karşımdaki aynaya baktım.

İçimdeki benliği görürse güçlü duruşumu yıkardı, mahvolurdum.

"Hayır, onu sormuyorum." Dedi çok hoş ve sakinleştirici bir ses tonuyla. Doktor kollarını masadan çekip ellerini iç içe geçirdi ve masaya yerleştirdi. Sandalyeye yaslanırken bile bana bakıyordu. Sanki sorgu odası da sorguya çekilmiş gibi hissetmeme neden oldu bu soru. Gerçekten neyi soruyordu ki? Hastaneye yatmam için illa kötüyüm ölmek istiyorum mu demem lazım? Ölmek kolaydı, zor olan yaşamdı. Ölmek için kendime zarar vermem gerekmiyordu, Karaltı elbette beni ne halde bulursa bulsun öldürecekti. Tahminime göre bu gece beni öldürürdü. "Ben sahteden veya sohbet amaçlı sormuyorum. Gerçekten nasılsın?"

Dediği sözcüklerin ardından vücuduma bir şok etkisi yüklendi. İlk defa biri bana soruyordu. Doktordan gözlerimi alıp sehpaya gözlerime diktim. Nasılsın? Gerçekten nasılsın? Bunu telaffuzu zor değilmiş aslında. Bu sözcüğü söylemek kolaymış, diller kolay söylüyordu ama ruhum nasıl olduğumu söylemeye el vermezdi. Hayatta babam ve hayatımda olan diğer insanlar beni kullanırlar, işleri bittiğinde bir çöp gibi yere atarlardı. Gözlerim dolduğundan gözünden akıp yanağımda süzülen gözyaşı halimin içler acısı olduğunu gösteriyordu. Bir gözyaşının akmasına izin vermiştim, ikinci gözyaşım da durmazdı hemen diğer gözümden aktı, hızlıca artık gözyaşlarım akmaya başladı. Elimi yüzümle kapattım çünkü duygu saklamakta güçlüydüm ama duygularıma engel olamıyorum şuanda. Belki de kalbimden akan gözyaşları, bugün de gözümden akmaya karar vermişti. Yüzümü hiç açmadan kollarımı dizlerimin üstüne yerleştirdim. Nefesim sıcaklığı yüzüme vururken gözyaşlarım ile buharlaşıyordu.

Duygularını sakla çünkü en güçlü insan duygularını kontrol edebilendir.

İç sesimin böyle demesiyle parmaklarımı göz kapağımın üstünde gezdirip gözümden akan yaşları sildim. Ellerimi yüzümden çekip acıklı bir gülüş sergiledim. "Ölmeyecek kadar iyi, yaşamayacak kadar kötüyüm doktor." Bundan başka bir cümle söyleyemedim. Zaten benim ruh halimi anlatan cümleydi.

Doktor yanında bulunan kâğıtlardan bir tane alıp bir şeyler yazmaya başladı. Elindeki kalemi usulca yere bırakıp gözlerini eş zamanla bana çevirdi "Hayata bir amacın var mı?" Dedi kaşlarını merakla havaya kaldırıp kalem tutan elini çenesinin altına yerleştirdi.

"Evet." Dedim yüz ifadem umutlu bir biçimde kaşlarım havaya kalktı. Devam etmedim çünkü onun bu kadarını bilmesi yeterlidir. En büyük amacım babamdan kendimi kurtarıp intikam almaktı. İkinci en büyük amacım da Toygar'dan kurtulmaktı. Babama bu yüzden de kızgındım hem beni Toygar'a alet etti ve bana uyguladığı işkenceler yüzden nefrettim büyüktü. Gözlerimi kapatıp şakayık çiçeğinin güzel kokusunu içime çektim.

"Hayata amacı olan insanın, umudu da olur." Dedi doktor gözlerimi hızla açtım. Benim umudum var mıydı? Bilmiyorum ama umudum olsa neye yaradı ki? Rasim Erdağ'ın pisliklerinden kurtulamadıktan sonra. "Amaçlar bir yandan insanın umududur." diye de ekledi.

Amacımız umudumuz muydu?

Kollarımı doktorun masanın üstüne yasladım ve ellerimi çenemin altına yerleştirip devam ettim "Sence doktor ben senin gözünde nasıl görünüyorum?" dediğimde meraktan içim kıpır kıpır etmişti. Doktor ayağa kalkıp karşımda bulunan koltuğun yanına geçip koltuğa oturdu. O benim karşımda olunca ellerimi onun masasından çektim.

"Ben karşımda duyguları tarumar olmuş bir kadın görüyorum." Dedi ellerini dizlerinin üstüne koydu ve parmaklarını iç içe geçirip devam etti. "Ama o tarumar olan duygulardan yeniden yeşermiş bir Afşin Erdağ görüyorum." Elini dizlerinden çekip dizime yakın elimi tutu. Doktorun elimi tutması beni çok şaşırtmıştı. Beni anlayacak bir biçimde gözleri bakıyordu. Elimi hiç çekmedim sanki içimde değişik bir duygu oluştu, bu ismini bilmediğim duygunun ismi sevgiydi. Sevgisiz büyüdüğümden kimsenin beni seveceğine inanmıyorum. "Afşin gözlerin çok ses çıkarıyor."

"Nasıl yani?" Dedim kaşlarımı havaya kaldırdım.

"Yani." Dedi. "Sen ne kadar saklarsan sakla gözler yalan söylemez ve gerçekleri saklamaz." Boşta kalan elimle onun elini tutum, içimde bir sıcaklık hissettim. Buzlardan çiçek açmayan kalbimde ilk defa bir sıcaklık hissettim. Doktorun iri kahverengi gözleri tutuğum eline kaydı "Şimdi bana doğruları anlat."

"Dizlerim." Dedim doktordan ellerimi çekip diz kapağımın üstüne yerleştirdim. "Çok kanıyor doktor."

"Neden Afşin?" Dedi doktor. Onunla göz temasımı kestim ve hissizlikle bakan gözlerimi doktorun buz mavisi ayakkabılarına sabitledim.

Derin bir nefes çekip "Yere düşmekten." Dedim ve ekledim. "Düştüm çok düştüm ama acıya rağmen düşüşler beni yükseltti." Tekrar bir iç çektim ve bacağımı diğer bacağımın üstüne attım. "Dizlerimin yarası kabuk bağlamıyor, kanadıkça kanıyor. Nasıl geçer dizlerimin yarası?"

"Ayağa kalkıp yaşam da güçlü durmakla geçer." Dedi ve ayağa kalktı önceden oturduğu koltuğa oturdu. "Dizlerimize teşekkür etmemiz gerekiyor bizi dik tutuğu için."

"Doğru." Dedim. "Ama ben ayağa kalkıp yürüyorum. Sürekli düştüğümden kabuk bağlaması uzun sürer doktor." İçime bir öküz oturdu. İçimde sıkıntı oluştuğunda dudaklarımın ölü derilerini yemeye başladım. Benim hayatım tam olarak böyleydi. Ben babamın çelmesiyle düşerdim, kendi kendime ayağa kalktığımdan babamın başka çelmesiyle tekrar düşerdim. Babamın bana kattığı en iyi şey mankenlikti. Mankenlik yaparak namım yükselmişti. Zaten mankenliği de fazla paralar kazandığından kabul etmişti.

"Hayal kurar mısın?" diye sordu doktor. Bir şeyler düşündüğümde ilk anlayamadım ama sonrasında hemen algıladım. Duyar duymaz içimden bir kahkaha atmak geldi ve attım da. Gerçekten baya komikti. Hem de baya. En son hayal kurduğum sene onuncu sınıfta hayal kurmuştum. Ondan sonrada başka bir hayal kurmadım. Doktorun ince dudakları yay gibi kıvrılırken kaşları eş zamanla anlamamış biçimde havaya kalktı.

Gülmemi zar zor durdurup "Hayal kurmuyorum, kurarsam hayal kırıklığına uğrarım." dediğimde dudaklarımın kıvrımını sildim. Yüzüme hayal kırıklığının ağırlığı oturdu. Benim hayallerimi ailem çalmıştı. Benim ilk hayalim savcı olmaktı ve bunu babamdan gizli başarmıştım. İkinci hayalim ise onuncu sınıfta sevdiğim çocukla evlenmekti. Tabii o zamanlar kurduğum bir hayaldi. Babam o zamanlar o çocuğu sevdiğimi duyunca beni okuldan aldı, başka okula kaydımı aldırdı. Hiçbir suçu olmayan oğlana ve bana güzel bir dayak çekip hayalimi parçaladı. Kâbus gibi olan anılarım gözümde canlanınca yüzüm asılarak aynaya döndüm.

Yüzümde birçok kırgınlık, birçok umutsuzluk, bir hayat kırıklığı ve birçok maske vardı.

"Birine dokunmaktan ve dokunulmaktan çekiniyor musun?" lafı değiştirmek için sorduğunda alt dudağımı ısırdım. Ona çehremi hiç dönmeden kafamı olumlu anlamda salladım. Sanki bu travmayı ben yapmışım gibi bir halim vardı ama benim hiçbir suçum yoktu.

"Evet," dedim "arada bir erkek bana dokununca krize bile girdiğim oluyor." Dudaklarımı birbirine bastırdım, öyle bir bastırdım ki dudaklarıma zincir vurup açılmayacak kadar. Doktorun kaşlarının çatıldığını aynaya yansıyan görüntüsünden görüyordum.

"Biz bu travmaya haptofobi diyoruz." Dedi ayağa kalkıp benim oturduğum koltuğun arkasına geçip ellerini omuzlarıma yerleştirdi. Nefes artışım hızlandı, kalbim bana acı verecek atışlar yapmaya başladı. "Genellikle tacize uğrandığında ortaya çıkar." deyince hızla ayağa kalkıp doktora döndüm. Bu halimi görünce afallamıştı.

"Hayır, hayır." Dedim ellerim titremeye başladı hemen gizlemek için ellerimi arkama sakladım. Gözlerimde o ateşin bir parçası yanıp vücuduma yayılmaya başladı.

"Sakin ol." dedi "ben sana yardımcı olacağım bunu birlikte atlatacağız." Artık dizlerim ayakta durmakta güçlük çekmeye başladı. "Seni bu illetten kurtaracağız."

"Beni bu illete atan babam kurtarmadı sen mi kurtaracaksın?" ağlamak bir duygu ve bir ihtiyaçtı ama bana yasaklı bir duyguydu. Bugün fazla ağlamıştım, yeterdi artık. "Lütfen doktor! Gelme üstüme. Bir an önce şu testleri yap ve beni hastaneye yatır."

"Mental sağlığın da bazı duyguların yıkılmış ama hastaneye yatacak kadar kötü değilsin." Deyip koltuğa oturup yüzünü bana döndü. "Baban bize özel olarak not göndermiş, senin halüsinasyonlar gördüğünü, olmayan şeyleri söylediğini ve kafanda senaryolar kurarak ona söylediğini yazmış bu notta." Derin bir nefes çekerek doktorun kahverengi gözlerine baktım. "Ama ben bunları senden gözlemlemedim. Sen yatmak istiyorsan sana manik depresyon yazabilirim."

Babama anlattığım çoğu şeyi gördüğü halde millete bunları yalan olarak söylüyordu. Ben uyduruyorsam, neden vücudumun çeşitli kısımlarında morluklar vardı? Ben yalan söylüyorsam, neden kimseye dokunamıyorum?

Kimsenin size inanmaması ışıl ışıl olan dünyayı, tek tek lambası sönüp karanlıkta kalmak gibi bir şeydi. Bana kimse inanmasın ama benim çektiğim gamların hepsi benim yüreğime ağırlık vererek oturdu, kimsenin yüreğine oturmadı, sadece benim yüreğime oturdu.

"Yazın ben en erken hastaneye yatmak istiyorum." Dediğimde yüzüm istemsizce asılarak ayakkabımla kısa süreli bakıştık.

Ben hastaneye yatsam, şiddet görmeyeceğim ki... Ne mutlu bana.

"Tamam." Dedi doktor bu halime anlam veremeyerek çekmecenin içinden bir kâğıt çıkartıp elindeki kalemle doldurmaya başladı. "Adını soyadını yazıp, imzanı atar mısın?" diyerekten önündeki kâğıdı parmaklarının ucuyla bana doğru iteklediğinde gözlerim istemsizce kâğıtlara kaydı, bu kendi rızam ile yattığıma dair belgeydi.

"Yalnız doktor," dedim gözlerimi kâğıttan alarak doktora yönelttim. "Ben bu kâğıdı imzalarsam sicilime işler ve mesleğime zarar verir." Parmaklarımın ucuyla doktora doğru itekleyerek "Sizden ricam kayıtlara geçmesini istemiyorum."

"Afşin!" dedi kollarını masaya yerleştirip gözlerimin derinliklerine bakarak. "Ben de akıl sağlığı yerinde olan birini hastaneye kayıtlarına geçirmeyeceğim ve senin tedavinle de ben ilgileneceğim." Büyük bir içtenlikle tebessüm ederek kâğıtları ve kalemi bana doğru uzattığında elime alıp adımı, soyadımı ve ıslak imzamı atarak doktora uzattım. Doktor eline alıp çekmecesinin içine yerleştirerek ayağa kalktı.

"Gitmeden önce sizin telefon numaranızı alabilir miyim?" dedim ayağa kalkarak elime çantamı aldım, doktor olumlu anlamda kafasını sallayarak masanın başında duran toplu kartvizitin birini alarak bana uzattı.

"Beni istediğin zaman arayabilirsin, ben senin için buradayım." Dediğinde bana uzattığı kartviziti alıp hızla çantamın içine attım.

"Teşekkür ederim ve görüşürüz Gülsüm Hanım." Diyerek odanın kapısından çıktığımda kapının yanındaki duvara beli ve başı yaslı olan Gizay'la karşılaştım. Gizay başını duvardan kaldırıp benim gözlerime soğuk ayın en ayazlı bakışlarını çevirdi.

"Nasıldı görüşme." Dedi sesinde oldukça kırgınlığın soğuk esintisi vardı. Göğsünün altında birleşen ellerini siyah pantolonun cebine sokarak kaşlarını çattı.

"Güzeldi." Dedim düz ifademle, Gizay'ın amber gözlerini bakarak yüzüme tebessüm kondurdum ama o mukabil vermeyerek belini duvardan kaldırıp yürümeye başladı. Gizay'ın hallerinde acayip bir değişiklik vardı; istemsizce onun kalbini kırmış olabilir miyim? Ben Gizay'ı kırsam bile o bana kırılmaz, daha şebeklik yapardı. Belki de üstümün kan olmasını açıklamadığımdan böyle davranıyordu.

Yalnız Gizay'a hiçte kış mevsiminin matemin vaveylası yakışmıyordu, o hep yaz ayı gibi delişmen ve sıcacık olsun.

Gizay yürürken bende onun arkasına takılarak yürümeye başladım, o altın sarısı renkteki kapıyı aşınca Gizay merdivenlerin başında duraksayarak arkasını bana döndü "Tuvalette neden üstün kan oldu?" dedi fazla merak içeren tınıyla, onun hızına yetiştiğimde fısıldayarak "Kendini öldürecektin değil mi?" sesinde oldukça beni kaybetmekten ürperir tonu vardı. Onun sorusunu duymamazlıktan gelerek içimdeki elemi gömüp merdivenlerden inmeye başladım. "Afşin benle sen dosttan öte kardeş gibi değil miyiz? Senin canın yansa, benim ki yanmaz mı?"

Öyleydi, o benim kardeşimdi. Onunla aynı kanı taşımasak da onun canı bir yansa, benim canıma milyarca iğne batardı. Kardeşlik aynı kanı taşımakla olunmaz, aynı acıya beraber üzülebiliyorsanız kardeşsiniz demektir.

Bunları kulağım işitince gözlerimi dolarak ona döndüm "Sen benim can paremsin, senin canın benim canım değil mi? Senin canın benim canım, benim canım, senin canın." Diyerek duraksadığım basamaklardan inmeye başladım. Gizay ona her şeyi anlatmamı istiyordu ama beni yakan acılar onu yakmasını istemiyorum. Bazı şeyleri Gizay demediğim gibi Karaltı'nın da beni öldürmek istediğini ona demeyecektim, eğer ben ölürsem Gizay intihar diye ortalığı yakıp kavurur ve hayatımı derinliklerini araştırırlardı. "Araba nerede?" dedim lafı değiştirmek amaçlı.

"Dur önce sorularıma cevap ver." Dedi o da merdivenlerin başında fazla durmayıp basamakları iniyordu. Onun bana dediğini umursayarak sağımı solumu dikkatli incelemeye başladım, Karaltı beni uluorta yerde de öldürmek isteyebilirdi. Sağımı tekrar baktığımda sadece ağaçlık kısma konulan banklarda insanlar oturuyordu, soluma baktığımda uzaktan simsiyah takım elbise giyinişli adam bana doğru geliyordu, gözlerime vuran güneşin huzmesinden gözlerimi kısarak gelene baktığımda Toygar'ın adamı Haldun'du.

Onu görmemle yüzümü buruşturarak sola doğru adımlarımı attığımda "Yenge." Dedi ve siyah ceketini düğmelerini ilikleyip koşar adımlarla bana doğru geliyordu.

Benim ismim yenge değildi, o zaman bana seslenmiyordu.

Ben yürürken önümde durduğunda üç sınırlık adımı koruma amaçlı durup sabır çekerek "Sen geri zekâlı mısın? Yürümeyi bilmiyor musun?" diye bezginlikle mırıldandım. Sola hızla bir adım attığımda karşımda o da sola doğru attı, sağa doğru adım attığımda o da sağa doğru attı. "Şimdi çekil önümden," dişlerimin arasında öfkeyle tısladım. Onun sağ solu karıştırarak manipüle edip sağa doğru adım atarak hızla yürümeye başladım.

"Yenge." Dedi hızla arkamdan gelip kolumdan tutarak kendine çevirdi. Onun bana dokunmasını beklemediğimden afallayarak kolumu tutuğu eline baktığımda gözlerimi büyüttüm. Bana birinin dokunmasından en çok onun sahibi Toygar rahatsız olup, birinin bana dokunan elleri kırıp, bana bu travmayı o yüklediğini en çokta Haldun biliyordu. Kalbimdeki kor ateşlere atılırken Haldun'un kolumdan tutması kor ateşin külüne bir odun atıp külün ateşini harlandırıyordu. "Bizim araba ile gideceğiz." Bana emri vaki konuştuğunda kolumu hızla kendime çekerek uzaklaştım ondan.

Nereden alıyordu bu cesaretti?

Gizay süratle merdivenlerden inerek Haldun'un kolundan tutup suratına bir tane yumru indirdi "Sen nerenin köpeğisin de Afşin'in koluna tutabiliyorsun?" diyerek onu benden on adımlık yere yakalarından sürükleyerek uzaklaştırdı. "Afşin'e kimse dokunamaz." diye dişlerini arasından kükrediğinde etraftaki kişiler bizleri izliyordu.

Haldun yakasını Gizay'dan kurtarıp biraz uzaklaşarak kuzguni renkte olan gözlerini bana dikerek "Afşin." Dedi siyah kirli sakalını karıştırıp belirgin kemerli kaşını havaya kaldırarak gözlerini Gizay'a dikti. "Afşin diyorsun ha?"

"Evet." Dedi Gizay hafifçe bana dönerek amber gözünün tekini kırptı ardından Haldun'a döndü. "Sana ne? İstediğim şekilde hitap ederim." Dediğinde Haldun beni görmesin diye önüne geçti.

Ben bir adım yana kayarak Haldun'un yüz ifadesini baktım, Haldun kaşlarını çatıp kuzguni renkte olan gözlerini kısarak burnunun kemerini sıktı. "Afşin Hanım herkese 'Afşin Hanım' dedirtiyor sen ona 'Afşin' diyorsun, asıl sen nerenin köpeğisin de bunu diyebiliyorsun." Dedi.

Haldun'a bakarak alaylıca güldüm "İnsanlar kendi aklını kullanabiliyorlar, bu yüzden Gizay birinin köpeği değil, olamaz da. Bir de ben herkese 'Afşin Hanım' dedirtmiyorum, sadece insanlıktan nasibini almamış insan görünümlü hayvanlara dedirtiyorum. Gizay bana istediği gibi hitap edebilir ama sen bana yenge değil, Afşin Hanım diyeceksin." Sözümü bitirdiğim de Gizay'ın gözleri tehlikeyle Haldun'a bakarken dudakları alaylıca kıvrıldı, Haldun'un ise benim konuşmamla morali bozulup sabır diler hali varken onlara sırtımı dönerek giriş kısmına doğru yürüdüm. Kapının giriş kapısının önünde beklerken önümde araba yoktu, Gizay'a dönerek."Giz giz araba nerede?"

Gizay nefret bakışlarını Haldun'dan alarak bana döndüğünde Haldun önce davranarak hızla yürüyordu, Gizay bunu görünce beni yalnız bırakmamak adına yarışa girmişti. Haldun hemen atılarak "Afşin Hanım siz bizimle geliyorsunuz." Dedi benim biraz ötemde durarak dudaklarının arasına iki parmağını sıkıştırarak ıslık çaldı, bize yakın olan Mercedes Vito siyah renkte araba gelerek önümüzde durdu. Bu Toygar'ın özel yerlere gittiği arabasıydı. "Seni böyle alalım yenge." Diyerek kolunu arabanın usulca açılan kapısına uzattı.

"Senin kafan basmıyor mu?" dedim kafamı Haldun'a ifadesiz yüzümü çevirerek "Bana yenge deme diye kaç kere diyeceğim." Yanaklarımı havayla doldurarak Haldun'un yüzüne doğru bıraktım. "Ben senin sahibin olan ama bana asla sahip olamayacak Toygar Bey'in evine gitmiyorum, şu anda deliler gibi uykum var evime gidip uyumak istiyorum. Anlıyor musun beni?"

"Anlıyorum, sonuçta bende insanım. Sizi evinize bırakalım." Dedi kolunu uzatmayıp cebine yerleştirdi "Bakın etrafınıza sizin arabanız yok!"

"Sen duymadın galiba gelmiyoruz." Dedi Gizay hırsla çıkan sesiyle, bana dönerek "Ben arabayı iki dakikaya getiririm, sen bekler misin?"

Haldun demesiyle aklıma çok güzel fikir gelmişti, kaşlarımı olumsuz anlamda kaldırarak "Hayır." Dedim, Haldun bu dediğimden memnun olmuş gibi dudakları yukarıya kıvrıldı. "Bekleyemem ama bu arabayla gideceğiz itiraz yok!"

"Afşin." Dedi Gizay.

Bense Haldun'a dönerek "Şimdi sizinle gelebilmem için iki şartım var. Birincisi; Gizay da benimle bu arabaya patronunuz gibi binecek ve benimle istediğim yere gelecek. Kabul edersen ne âlâ ama etmezsen gelmem, bu kadar basit." Dedim Haldun olumlu anlamda kafasını salladı. "İkincisi; arabam nerede ise adamlarının biri gitsinler ve alıp evimin kapısının önüne koysunlar."

Haldun kaşlarını çatarak gözlerimin içine baktı "Kabul ediyorum." Dedi gözlerini benden alarak arkasını dönüp dış dikiz aynasına bakıp iki parmağını gel diye işaret ettiğinde arabadan özel şoför inerek yanımıza geldi ve başını yere eğerek siyah ceketini düğmesini ilikledi "Sana şu şahsiyet araba yeri tarif edecek, git arabayı al Rasim Erdağ'ın malikânesinin önüne bırak."

"Tamam, Haldun ağabey." Dedi adam arabanın anahtarını Haldun'a verdi ve Gizay'a döndü, Gizay ona arabanın nerede olduğunu dair bilgiler veriyordu.

"Gidelim Afşin Hanım." Dedi Haldun kolunu arabaya doğru uzatarak, bunun emri vakilerinin üstüne biraz daha yaklaştım.

"Bana kimse emir veremez!" dedim beş parmağımı açarak karnımın hizasında tutum. "Beni kandırıp Toygar Bey'in evine götürürsen ölümlerden ölüm beğen." Başparmağımı diğer elimle tutarak "Bak senin derini soyarak da öldürebiliriz." Başparmağımı indirdim ve işaret parmağımı tutum "Bak senin yakıp da öldürebiliriz." İşaret parmağımı indirip orta parmağımı tutum "Ya da yakıp külünü topraklara serpiştirebilirim." Orta parmağı indirip yüzük parmağımı tutarak "Yok ben beğenmedim, senin anlına pompalı silah dayayıp öldüreceğim." Parmaklarımın hepsini kapatarak yumruk yaptım "Sen seç ya da seçme direkt beni evime götür, nasıl fikir?"

"Milletin yengesi gül gibi, çiçek gibi aşko kuşko, bizimki cadı gibi." Diye ağzının içinde mırıldandı "Böyle yenge mi olur? Doğrusu ağabeyim de bundan farklı olduğu söylenemez." Hala mırıldanırken bense arabanın merdiven basamaklarına yönelerek arabanın koltuğuna oturdum.

Bu arabanın içi de bej deri koltuklara, altın sarısı renginde olan LED ışıkları ve orta da küçük bir bej sehpası olan arabaydı. Sehpaya çantamı yerleştirerek "Hadi giz giz." Dedim Gizay bana dönerek kafasını geleceğim anlamında sallayarak karşısındaki adama birkaç şey daha diyerek arabaya bindi ve tam karşımda oturdu. Siyah cam filmli camdan kontrol ettiğimde Haldun bir şeyler mırıldanarak şoför koltuğuna oturdu ve kısa zaman içinde araba hareketlenmeye başladı.

Neredeyse arabayla on beş dakikadır yoldaydık. Gizay dudaklarını aralayarak memnuiyetli ifadeyle "Vay anasını satayım, zenginlerin hayatına bak lan." Dedi gözlerini arabanın içinde süzerek gıpta etti "Burada oturmak insana ayrı bir hava veriyor harbi."

"Rahat oturmak insana hava veriyor, diken üstünde oturmak değil." Dedim onu zenginlere gıpta etmesine mukabil güldüm. Onunla konuşmak yerine başımı dışarıda özgürce yaşayan insanların hayatını incelemeye koyuluyordum ki araba kırmızı ışıkta durdu. Ani fren yaptığından dolayı biraz öne doğru sendelendim, hızla belimi dikleştirerek pencereye alnımı yasladım.

Tam olarak Mai çiçekçi ve Mai pastanesi yazan dükkânın önünde durmuştu araba, çiçekçiye girenleri ve çıkanları incelediğimde aklıma bir tane bile adamın bana çiçek almadığı geldi. Aklı başında bir erkek hayatıma girmemiş olması da ayrı bir kederdi. Çiçekçinin içinde bir tane adam çıktı ve arkası dönük kıza elindeki bir tane kırmızı gülü kıza uzattı, kız arkasını dönüp sevgilisini gördü ve sevinçle elindeki çiçeği alarak oğlanın boynuna sarıldı.

Nedense elimde tüm maddi imkânların olmasına rağmen kızı çok kıskanmıştım, ben zengindim ama gönlü nahif bir erkekten hiç çiçek almamıştım, zaten hayatımda ince düşünceli erkek dahi yoktu. Çiçek almayıp sokakta çimlerin üstüne yeşeren bir papatya bile verse benim gönlüm hoşnut olurdu.

Alnımı camdan kaldırarak Gizay'a kısa bakış attım "Bana pembe renkte şakayık çiçeği alır mısın?" dedim içimde bir çocuğun sevinciyle.

"Tamam." Dedi Gizay, hızla sehpanın üstünde olan çantamın içinden cüzdanımı çıkartarak kredi kartını alıp Gizay'a uzattım "Paraya gerek yok, ben arkadaşımın istediği çiçeği alırım."

Alaylıca tebessüm ederken "Tamam, sen al o zaman." Dedim cüzdanımın içine kredi kartını koydum. "Ama kısa bir hatırlatma yapayım o çiçeğin demeti altı bin lira." Gizay gözlerini şaşkınlıkla büyüterek ağzı açıldı.

"Iıı Afşin sen bana az önce kredi kartını mı uzattın?" dediğinde gülümseyerek ince ruhlu arkadaşıma kredi kartını çıkarttım. "Ben onu alabilir miyim?" elimdeki kartı işaret ederken uzattım ve o da hızla aldı.

Gizay'a karttın şifresini söyledim ve o da telefondan Haldun'a mesaj yazarak hareketlenen arabanın durmasını sağladı. Gizay duran arabadan inip çiçekçiye vardı, on dakika sonra çiçekçiden ayrılıp arabaya bindi. Bir elinde lila renkte kâğıda sarılı şakayık çiçekleri vardı, diğer eli arkasındaydı. Önümde diz çökerek çiçeklerini bana uzattı. "Şak şak şak, yık, yık, yık, şakayık, şakayık, şakayık. Şaktım bülbül gibi, yıktı bu beni şaka gibi." Diye iğrenç bir espri ile bana çiçeği uzattı.

"Teşekkür ederim." Diyerek elindeki çiçeği alıp dizlerimin üstüne yerleştirdim ve diğer elimi uzattığımda Gizay bana kredi kartını verdi. Arkada kalan elini çıkardığında benimki ile aynı renkte olan şakayık çiçeği vardı.

"Teşekkür etmene gerek yok asıl ben sana teşekkür ederim." Dedi sırıtarak "Hakkını helal et bir tane de Feyza'ya aldım."

"İşte bu şaka-yık'tı beni" dedim sırıtarak "Gönlünden koparak sevdiğine aldıysan helali hoş olsun."

30 Dakika Sonra

Haldun sözünü tutmuş bizim evin önüne bırakmıştı. Bu herif açıkça sözünün eri değildi ama acayip bir şekilde sözünü tutmuştu. Kucağımdaki çiçekleri daha sıkı tutunarak Erdağ malikânesine baktığımda, açık gri dış boyası, kahverengi pencereleri, lüks bir beyaz dış kapısı olan, lüks bir hapishaneden başka bir şey değildi.

Esaret nedir derseniz?

Hiç ışıkların yanmadığı, beni karanlıkta bırakan, kaçıp kurtulamadığım, zincirlere bağlanıp sessizce ahu zar ettiğin bu ev derdim.

Gizay merdivenin bir basamağını çıktığımda "Seninle konuşmak istiyorum Afşin." Dediğinde arkamı hafifçe ona dönerek kafamı olumsuz anlamda salladım.

"Olmaz Gizay çok uykum yatacağım." Dedim ve birkaç merdiven bulunan engelleri aşarak kapının önüne vardım ve zille bastım. Evde iki tane kadın çalışan vardı; biri Sevinç, biri Narin ablaydı. Normalde saat dokuz olduğunda evden çıkarlardı ama saat sekiz olmasına rağmen evde değiller. Evin ziline inatla tekrar bastım ama kapıyı açan olmadı, oflayarak çantamın içinden anahtarı çıkartıp kapının deliğine soktum ve çevirerek kapı açıldı.

Dillere destan güzel bir ev ama evde doğru düzgün yaşam izleri yok!

Karanlık koridora giriş yaparak koyu gri vestiyerin siyah oturmalık kısmına çantamı ve Gizay'ın ceketini koydum. Elimdeki çiçeklerle sola doğru oturma odasına girdim, kimsecikler yoktu, hemen karşısında bulunan kocaman salonun kapısından içeriye baktığımda büyük yemek masasının üstün de beş tane şamdanın mumları yanıyordu ve yanlarında çeşitli yemekleri görünce içeriye girerek masanın karşısına geçtim.

"Babam mı sevgilisine böyle bir şey yaptı?" Diye mırıldandım "Sonuçta bekâr adam böyle fanteziler üretebilir." Dediğimde omuzlarıma sımsıkı biri sarıldı.

End of chapter

3 comments