Mağaranın tavanından sızan ilk gün ışıklarının yüzüme vurmasıyla uyandım. Gözlerimi aralayıp etrafıma bakındım, başımda bekleyen kimseler yoktu. Taş zeminde uyumaktan her yerim tutulmuştu, yavaşça ayağa kalktım; sırtım feci ağrıyordu. Tam o sırada mağaranın iç kısımlarından nefis, iştah kabartan kokular gelmeye başladı. Kokuyu takip ederek o tarafa doğru yöneldim.
Tüm çocuklar orada toplanmış, neşeyle kahvaltı yapıyorlardı. Ben içeri girene kadar keyifleri gayet yerinde görünüyordu.
Adımımı attığım an bir anda ölüm sessizliği oldu ve hepsi bana döndü. Bakışları gizem ve adını koyamadığım bir soğuklukla doluydu ama o an için pek rahatsız olmadım. İşin garibi, ben masaya yaklaşırken hepsi birer birer kalkıp gittiler.
Yine kendi başıma kalmıştım. Aslında onları anlıyordum; bana güvenmiyorlardı. Nasıl bir geçmişten geldiklerini, neler yaşadıklarını bilmiyordum ama benim de kolay bir hayatım olmamıştı...
Masaya oturdum ve onlardan arta kalanları atıştırdım. Tam o sırada arkamda Maye’yi gördüm. Gayet sakin adımlarla gelip yanıma oturdu ve sesini alçaltarak konuştu:
"Sana bir sır vermem lazım ama... Söz ver, tamamen aramızda kalacak."
"Peki, söz," dedim merakla.
Derin bir nefes aldı. Gözlerini mağaranın çıkışına dikerek, "Çipleri bıraktığımız yere gitmen lazım," dedi.
"Neden...?"
"Buraya yakın bir yere attık. Eğer onları oradan geri alıp tamamen yok etmezsek, sinyal takibiyle bizi bulurlar."
"Ama bu... Bu çok tehlikeli!" diye itiraz ettim.
"Biliyorum, seni asla zorlamıyorum," dedi Maye ve yüzüne masum bir hüzün yerleştirdi. "Ama hayatta kalmak için... Lütfen."
Çok kararsız kalmıştım. İçimde bir şeyler gitmememi söylüyordu ama... Boyunlarındaki o acı veren çiplerden benim sayemde kurtulmuşlardı, onlara karşı bir çeşit sorumluluk hissediyordum. Kendimi borçlu hissettim.
"Peki... Yapacağım."
Maye’nin dudaklarında tuhaf, tekinsiz bir tebessüm belirdi. "Teşekkürler."
Mağaradan gizlice çıktım ve ormanın derinliklerinde çipleri aramaya koyuldum. Ağaçların arasında ilerledikçe içimdeki o kötü, uğursuz his katlanarak artıyordu. Bunun gerçekten iğrenç bir fikir olduğunu ancak şimdi idrak edebiliyordum...
Birden ayağıma sert bir şey battı. Küçük bir acı çığlığı atarak hemen ayağımın altına baktım. Aman Tanrım... Bunlar o çiplerdi!
Sonunda onları bulmuştum. Yavaşça eğilip yerdeki beş çipi de topladım. Şimdi bunları yok etmem lazımdı ama nasıl? Yerden ağır, iri bir kaya parçası aldım ve çiplerin üzerine vurarak onları ezmeye başladım. Ta ki... Çalılıklardan o tüyler ürperten, tıslama sesleri gelene kadar.
Bu sesi çok iyi biliyordum. Hafızama kazınmıştı... Bu O’ydu! Siyah Yılan!
Korkuyla kayayı elimden düşürüp arkama bakmadan mağaraya doğru koşmaya başladım. Deliler gibi, nefes nefese içeri daldım. Diğer çocuklardan yardım isteyebilirdim, beraber dövüşebilirdik! Mağaranın ortasına geldim ama... Kimseler yoktu.
Ateş söndürülmüş, tüm eşyalar apar topar toplanmıştı. Tek bir not, küçücük bir açıklama bile bırakmadan çekip gitmişlerdi.
O an hıçkırarak ağlamak istedim. Yine terk edilmiştim... Yine tek başımaydım. Beni asıl üzen şey hayal kırıklığı değil, bu terk edilme hissine artık alışmış olmamdı. Sanki ruhum, en başından beri onların bunu yapacağını biliyordu. Beni Siyah Yılan’a yem olarak bırakmışlardı.
Yılan sesleri iyice yaklaştı. Mağaranın tabanı bir anda irili ufaklı yılanlarla doldu, ayaklarımın etrafında dolanmaya başladılar. Bu hiç iyiye işaret değildi. Hareket etsem yılanlar beni zehirleyecekti, hareket etmesem Siyah Yılan beni kıstıracaktı.
Ne yapmalıydım?!
Güçlerimi kullanmayı denemek istedim ama laboratuvardaki o son patlama ve az önceki ağır büyü beni feci şekilde zayıflatmıştı. Şu an güç kullanmak intihar etmekle eşdeğerdi. Tam o sırada mağaranın girişinden tanıdık bir koku yayıldı... Yılanlar bir anda itaatkar bir şekilde geri çekildi.
Ardından o meşum baston sesi duyuldu. Tak... Tak... Tak... Adamın öfkesi daha kendisi görünmeden mağaranın havasını kurutmuştu.
"Merhaba, küçük farem."
Lanet olsun! Dur, hatta koca bir LANET OLSUN!
Siyah Yılan gölgelerin arasından sıyrıldı. "Demek o beş sıçanla burada saklanıyordun... Peki, yoldaşların nerede?" diye sordu, gözlerini kısarak. Elindeki yılan başlı bastonunu sertçe sıktı. Yanlış bir şey söylemek, saniyeler içinde canımdan olmama neden olabilirdi.
Bakışlarımı yere indirip sessizce fısıldadım: "Beni... Beni bırakıp gittiler."
Mağaranın duvarlarında yankılanan berbat, nefret dolu bir kahkaha attı. "Aman aman... Ne kadar duygusal! Bak, ağlayacağım şimdi."
Sıçtığımın yılanı!!!
Dişlerimi sıkarak gözlerinin içine baktım. "Ne istiyorsun benden?"
"Bence bunu çok iyi biliyorsun, On Üç Numara."
Gözlerimi kaçırdım. "Ben... Yapamam."
"NE DEMEK YAPAMAM?!" diye kükredi bir anda.
"Ben... Üzgünüm..."
Lafımı bitiremeden, bastonunun o sert yılan başıyla omzuma haince vurdu. Acı içinde bir çığlık atarak yere kapaklandım.
"Seni küçük, hadsiz sıçan..."
Bastonun sivri ucunu bu sefer sertçe elimin üzerine bastırdı. Acıdan ne kadar kıvranıp yalvarsam da boştu, bastonun ağırlığı kemiklerimi kıracak gibi eziyordu.
"Şimdi beni iyi dinle. Eğer yaşamak istiyorsan, o beş sıçanı bulup bana getireceksin. Ölü ya da diri, inan hiç fark etmez!"
Korkuyla tir tir titrerken çaresizce başımı onaylar anlamda salladım. Bastonunu elimden çekti. Ceketinin içinden kapkara, simsiyah, uğursuz bir yılan çıkardı. Yılanı boynuma doğru yaklaştırdı ve yılan keskin dişlerini tenime geçirdi.
"Bu... Bu neydi şimdi?!" diye bağırdım acıyla boynumu tutarak.
Siyah Yılan sinsice güldü. "Bu çok özel ve ölümcül bir yılan. Zehri tam üç gün içinde kalbini durduracak. Ve ne tesadüf ki, panzehiri sadece bende var. Eğer ölmek istemiyorsan, bana onları getirmek zorundasın."
"Benim peşimde olduğunu sanıyordum! Neden onları bu kadar çok istiyorsun?!" diye haykırdım arkasından.
"Ah... Demek bilmek istiyorsun?"
Bastonuna dayanarak tam benim boyuma kadar çömeldi, yüzü yüzüme çok yakındı:
"Çünkü o cüretkar sıçanlar, benden çok değerli bir taş çaldılar. Ve o taş... Benim intikamım için hayati önem taşıyor." Sertçe yutkundum. Doğrulup tepemden bana bakarak ekledi: "Eğer o taş olmasa... Sen de benim için bir hiçsin. Şimdi git, onları ve taşımı bana getir."
"Neden sana inanayım ki?!" diye bağırdım son bir cesaretle. "Sonuçta ben de bir şekilde işine yarıyorum. Beni neden gerçekten öldüresin ki?"
Karanlık, ruhsuz bir kahkaha daha patlattı:
"Evet, haklısın, işime yarıyorsun. Ama unuttuğun bir şey var; ben Siyah Yılan’ım. İşime yarasın ya da yaramasın, birini öldürmek istediğim an gözümü kırpmadan öldürürüm... Tıpkı zamanında senin o zavallı ailene yaptığım gibi."
Ailem kelimesini duyduğum an mideme sert bir yumruk yemiş gibi oldum. Beynim uyuştu, kusma hissiyle doldum. Bu acı itiraf, içimdeki korkuyu bir anda saf bir hayatta kalma güdüsüne dönüştürdü. Hemen harekete geçmem gerekiyordu.
Siyah Yılan bana beş adet ağır, büyü baskılayıcı kelepçe fırlattı. Kelepçeleri aldım ve arkama bile bakmadan mağaradan çıkıp yola koyuldum...
Kendi hayatım ve intikamım için, o beş çocuğu ne pahasına olursa olsun bulmak zorundayım.
(DEVAM EDECEK...)


