Skip to content

ELÇİ

Chapter 6 · 9 min read

ELÇİ

Chapter 6

"VI"

Bölüm 6: Asker Kınası

"İstersen Dünya da her şeyden el çek; bayrağı, ırkını, dünü unutma!"

-Nihal Atsız

✨

"Ança kazganmış itmiş ilimiz törümüz erti. Türk Oguz begleri budun eşiding. Üze Tengri basmasar, asra yir telinmeser, Türk budun, ilingin törüngin kim artatı [udaçı erti]?"

"Öyle kazanılmış, düzene sokulmuş ilimiz, töremiz vardı. Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini töreni kim boza bilecekti?"

"Türk budun ertin, ökün! Küregüngün üçün igidmiş bilge kaganıngın ertmiş barmış edgü ilinge kentü yangıldıg, yablak kigürtüg. Yaraklıg kandın kelip yana iltdi. Süngüglüg kandın kelipen süre iltdi?"

"Türk milleti, vaz geç, pişman ol! Disiplinsizliğinden dolayı, beslemiş olan bilgili kağanınla, hür ve müstakil iyi iline karşı kendin hata ettin, kötü hâle soktun. Silahlı nereden gelip dağıtarak gönderdi?"

"Iduk Ötüken y[ış budun bardıg. İlgertü barıgma] bardıg, kurıgaru barıgma bardıg. Barduk yirde edgüg ol erinç: Kanıng subça yügürti, süngüküng tagça yatdı. Beglik urı oglung kul boldı, işilik kız oglung küng boldı. Bilmedük üçün [yablakıngın üçün eçim kagan uça bardı.]"

"Mukakdes Ötüken ormanının milleti, gittin. Doğuya giden, gittin. Batıya giden, gittin. Gittiğin yerde hayrın şu olmalı: Kanın şu gibi koştu, kemiğin dağ gibi yattı. Beylik erkek evlâdın kul oldu, hanımlık kız evlâdın cariye oldu. Bilmediğin için, kötülüğün yüzünden amcam, kağan uçup gitti."

"İnim Kül Tigin birle sözleşdimiz. Kangımız eçimiz kaz[ganmış budun atı küsi yok bolmazun] yiyin Türk budun üçün tün udımadım, küntüz olurmadım. İnim Kül Tigin birle iki şad birle ölü yitü kazgandım. Ança kazganıp biriki budunug ot sub kılmadım."

"Küçük kardeşim Kül Tigin ile konuştuk. Babamızın, amcamızın kazanmış olduğu milletin adı sanı yok olmasın diye, Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tigin ile, iki şad ile öle yite kazandım. Öyle kazanıp bütün milleti ateş, şu kılmadım."

Yeni paragraf çevirime geçecekken annemin sesi kütüphane odasına doldu. "Gökçen! Gökçen!"

Bugün günlerden cuma'ydı. Bir haftamı odamdan ve kütüphanemden çıkarmadan bol bol son tekrarlarımı yapmıştım. Bugün de sabahtan beri tekrar edince kafam iyice allak bullak olmuştu ve kafamı dağıtmak amacıyla Orhun Yazıtlarını okuyordum. Tabi kısa süreliğine okuma yapabilmiştim.

"Efendim anne?" Odanın kapısını açarak aşağı kata seslendim. Annem ne kadar bu evin aşağı katında vakit geçirmeyi sevse de ben yukarı katlarda vakit geçirmeyi daha çok seviyordum. Çünkü odam, balkonum ve kütüphane odası benim için vazgeçilmezler arasındaydı.

"Münevver teyzenlere geçiyorum ben, sende çok oyalanmadan gel"

Bir de bu mesele vardı. Murat'ın asker çetneviri bugün akşamdı. Annemler öğle saatlerinden itibaren oraya gidip yardımlarda bulunacaklardı. Ben de akşama doğru gidecektim. Yardımlıkta çok bir şey yoktu ki zaten. Masalar ve sandalyeler taşınacak, ışınlanmalar yapılacaktı. Bunlar da benlik işler değildi sonuçta.

"Tamam anne" tekrardan kütüphane odasına kapatacaktım ki kendimi, annemin tekrardan sesi duyuldu. "Ocakta yemek var, bakarak ol. Kitaplarına dalma!"

Yapmış olduğum şeylerdi. Kitaplara dalınca dış dünyayı unutuyordum ve bundan sebep kaç kez yemekleri yakmışlığım vardı. "Tamam anne, geliyorum aşağıya"

Annem benden onayı alınca evden dışarı çıktı ve ardından kapının kapanma sesi geldi. Bende kitaplarımı toparladım. Dağıttığım kütüphane odasını da bir kat düzelterek aşağıya indim.

Evde vakit öldürdüm, yemeğe baktım derken saat 16.35 olmuştu bile. Hızla yukarı çıkıp bir duş aldım. Gardırobuma bakarak ne giyebileceğimi düşündüm.

Rahat giyecekler favorimdi. Rahat ama şık olacak kıyafetler arasında göz gezdirirken elbise giymekte karar verdim.

Beyaz renkli, diz kapağımın bir karış altında biten, V yakalı, önünde süs niyetine ahşap görünümlü düğmeler vardı. Belime de kalın, kahve kemeri taktım. Altıma krem renginde olup topukluyu bağlama kısmın da kahve tonlarının bulunduğu, dolgu topuklu bir ayakkabı tercih etmiştim. Saçlarımı tarayıp elimle şekil verdim. Salık bırakacaktım. Kahve, omuz çantama da gerekli eşyaları koyup aşağıya indim.

Hazırdım.

Etrafa bir göz gezdirdim. Bir şey unutmamıştım. Kapıdan çıkarak anahtarla bir kat kapıyı kilitledim. Münevver teyzelerin evine ilerleyecekken Alçiçek geldi karşımdan.

Gözlerini, giydiklerimin üzerinde gezdirdi. "Bu şıklık ne güzel bayan?" Dediğinde gülümsedim. "Ne güzelliği yahu benim önceliğim rahatlık" dediğim de kahkaha attı. Bende onun üzerine göz gezdirdim. Beyaz olup üzerinde bolca mavi renkte bulunan çiçekli etek giymiş, üzerine de beyaz, sade, kısa kollu bir badi tercih etmişti. Saçlarını aşağıdan toparlamış, ayağına beyaz spor ayakkabısı giymişti. Elinde de küçük mavi bir çanta vardı.

"Asıl siz kendinize bakın hanımefendi. Yakıyorsunuz ortalığı" kendi etrafında bir tur döndü. "Öyle mi diyorsun?" Dediğinde kafamı olumlu anlamda salladım. "Desene belki kısmetimizi buluruz" elimi kaldırdım. "Aman ben istemiyorum, biz sana bulalım bir kısmet" yüzünü düşürdü. "Benim biricik abiciğim evlenmeden benim evlenmem hayal," düşünür gibi yaptı. "Abim de evlenmek istemediğine göre ben hayaller de yaşamaya devam edebilirim" deyince bu sefer kahkaha atan bendim.

Yolun kenarında biz birbirimizi överken yanımıza bir araba durdu. Camını indirdi ve yüzümüze dahi bakmadan, "binin arabaya" dedi. Kaşlarım şaşkınlıkla yukarı kalktı. Böylesi de daniskaydı ama!

Neydi bu havalar? Dış operasyonlar amiriysen bundan bana ne sonuçta! Bu havalar bana sökmezdi!

Alçiçek de şaşırmış olacak ki, "abi, şurası zaten. Geldik sayılır." Dedi. Alçiçek'e yandan bir bakış attı. "Şurası dediğin yere vaktinde var o zaman Çiçek! Yol ortasında gülüşüp durma!"

Abiler ve isimlerimizi kısaltma takıntıları.

Alçiçek, küskünce "Abi, ne yaptım ki sanki?" Deyince Amir olacak şahısın yüzünde ki ciddi ifade silindi. Elleriyle yüzünü sıvazladı. "Arkadan gel Çiçek, hemen abiciğim" demeyi de eklemeyi unutmadı. Sonrada son sürat yanımızdan geçip gitti. Alçiçek'in koluna girdim. İlerlemeye devam ettik. "Hep mi böyle?" Diye sordum. Alçiçek, güldü. "Abim mi?"

Evet, anlamında kafamı salladım. "Hayır tabi ki, abim böyle biri değil. Tamam sinirlenince fevri döner fakat bana bir kere, bile isteye çıkışmışlığı da yoktur. Ne zaman işleri yoğun olsa, sıkıntılı geçse agresif oluyor tabi." Yaklaştığımız eve baktı. "Mesela birazdan beni yanına çağıracak ve daha yeni böyle davrandığı için özür dileyecek"

"Peki kırıldığın oldu mu hiç?" Dedim.

"Hayır, abime hiç kırılmadım ben. Çünkü ne kadar zor bir mesleği olduğunun farkındayım. Ayrıca o beni bile isteye üzmez" onların kardeşliğini bir an için abim ile benim aramızda ki kardeş ilişkisine benzettim. Tabi abim onun kadar zor bir işin içinde değildi. Belki de bundan sebep işin vermiş olduğu stresten dolayı bir kere bile sesini yükseltmemiş, çıkışmamıştı.

Erkekler caddeye dağılmışlardı bile. Hepsi oturaklara oturmuşlar, köşe de hazır edilmiş semaverden çay alıp içiyorlardı. Alçiçekle bahçe kapısından içeri geçecekken Bay Alptekin, yanımıza gelip Alçiçek'e seslendi. Ben yanlarında durmayarak bahçeye girdim. Annemler bahçe de oturuyorlardı. Yanlarına gidip selam verdim.

"Oy, benim biricik kızım gelmiş" diyen tabi ki Münevver teyzeydi.

"Anne, çocukları bir rahat bırak" diyen de Murat'ın annesi Mürvet ablaydı.

Onları duymamış gibi yaparak Münevver teyzenin yanına oturdum. O vazgeçmeyecekti belki ama ben de onu bu konuda duymayacaktım. "Nasılsın Münevver Sultan?" Elini dizime koydu. "Seni görünce daha iyi oldum, Gökçen kızım" dizimin üzerinde duran elini tuttum. "Aman da aman, yerim seni ben"

Utandı. Güldüm onun bu haline. Bu yaşlılar arada sevimli olmayı da biliyorlardı.

Alçiçekte yanımıza gelmişti. Tam da dediği gibi abisi onunla gelir gelmez konuşmuştu. O da bir oturak alarak yanımıza oturdu. Münevver teyze bu sefer de Alçiçek'e baktı, baktı. "Bu kız da pek güzel, enerjisine de bayılıyorum. Bir torun daha yok ki onu da alıversem, hepsi evlendi gitti. Bir Murat'ım kaldı" yanında oturan kızına döndü. "Kız Mürvet,"

"Efendim anne?"

"Bir oğlan daha doğuramadın mı?" Yandan bakış attı Alçiçek'e. "Bu yavrucağı da alsaydık gelin olarak" Mürvet abla, önce Hacer teyzeye ardından Alçiçek'e masum bakışlar attı. Özür niyetine. Sonra da annesine döndü. "Annem, güzel annem, yapma etme. Çocukları bir rahat bırak. Hem sevdicekleri vardır. Böyle yapman uygun mudur sence?" Münevver teyze yüzünü buruşturdu. "Aman benim torunlarımdan daha iyi bir sevdicek mi vardır?" Dediği an bahçe kapısından içeri sevgili abiciğim ve bay Alptekin girdi. Bunu gören mahalleli gülüşmeye başladı.

Şimdi bu cümlenin üzerine buraya gelmeleri sanki pek iyi olmamıştı. Hacer teyzenin ve annemin yüzü güldüğü gibi bir de göğüsleri kabardı. Münevver teyzenin yaşı olduğu için ona bir şey diyemiyorlardı, büyüktür diye. Şimdi de bu sözün üzerine oğullarının içeri girmesi onları mutlu etmişti.

Abim beni görmesiyle göz kırptı. Gülümsedim ona.

Fakat abime gülümserken birinin radarlarına takılmıştım.

Alparslan Alptekin.

Gözlerimi hızla çektim gözlerinden.

Abim ile birlikte yanımıza geldiler.

Abim, büyüklere saygısından selam verirken mahallenin kızlarına göz ucuyla dahi bakmamıştı. Annemin kulağına yaklaştı ve bir şeyler fısıldadı. Annem de kafasıyla abimi onayladı.

Valilikten geldiği gibi buraya geldiği belliydi. Sabah giyip gittiği takımıyla duruyordu. Yorgun olduğu her halinden belliydi. Ama Murat abiyi de böyle bir günde yalnız bırakmamak için burada olduğunu da biliyordum.

Tekrardan bahçeden çıktılar.

Mürvet ablanın ayaklanıp mutfağa geçmesiyle biz de kızlar olarak ayaklanmış ardından gitmiştik.

Mürvet abla, tabakları çoktan hazır etmişti. Bir kaç atıştırmalıklar vardı. Büyük bir siniye tabakları koyduk. "Gökçen, siniyi erkeklere veriver kuzucum" dedi. "Tamam abla" diyerek siniyi aldım. Mutfaktan çıkarken diğer kızlara başka işler verdiğini işittim.

Önce evin kapısından çıktım, ardından bahçe kapısından. Erkeklerde gözümü gezdirerek abimi aradım. Gözükmüyordu ortalıkta. O sıra yanımdan gelen sese döndüm. "Abin eve kadar gitti. Ver sen bana" hiç bir şey demeden siniyi ellerine bıraktım. Arkamı döndüm ve bahçeden içeri girdim. Hissetmiştim. Arkamda ki bakışlarını hissetmiştim. Terleyen ellerimi elbiseme sürttüm ve tekrar mutfağa geçtim.

✨

Atıştırmalıklar yenmiş, erkeklerin eğlenme sesleri arasında kadınlar sohbet etmişlerdi. Arkadan kadınlara çay servisi yapmıştık. Erkekler zaten yaktıkları semaverden çaylarını karşıladıkları için biz de mutfakta koyduğumuz çaydanlıklardan çay hizmetimizi yapmıştık.

Mürvet teyze ve onun kardeşleri, yiğenlerinin yönlendirmesiyle kuruyemişler dağıtılmıştı. Münevver teyzenin çıkışma anına kadar kadınlar oynamazken, "Torunumun çetnevirinde oynamak benim de, bizim de hakkımız" diyerek erkekleri yönlendirmiş, istediği şarkıyı açtırmış, başta kendisi ortada olmak üzere herkesi de ayaklandırmıştı. Oynamayı severdim. Fakat bir o kadar da utanırdım.

Gökçen Almila Akşir de böyleydi işte.

Tabi Münevver teyzenin kolumdan çekiştirmesiyle ayaklanmıştım. Alçiçek'in karşıma geçmesiyle de tam olarak kurtlarımızı dökmüştük.

Murat'ın asker kınasını yakma zamanı gelince kadınlarda caddeye çıkmışlardı. Murat'ı oturttu, Mürvet teyze. Açtıkları türküyle de kardeşinin getirdiği kınayı yakmaya başladı oğluna.

Göz yaşları içerisinde.

İsmail Altunsaraydan açtıkları Asker Kınası türküsü de gerçekten içine oturuyordu.

Yanası yanası ciğer yanası

Yansa da ağlamaz şehid anası

Ananın yaktığı asker gınasını

Gıyamete gadar silinmez imiş

Aman ananın yaktığı asker gınasını

Gıyamete gadar silinmez imiş.

Annem, abime baktı. Sonra bakışları Mürvet teyzeyle Murat'ı bulunca göz yaşlarına hakim olamadı.

Hacer teyze, yanında bir dağ gibi dikilen oğlunun kolları altına girdi. Bir an kendimi Hacer teyze'nin yerine koymak istedim, yapamadım. Oğlunun mesleği hiç de kolay bir meslek değildi. Her an onun da şehit haberini alabilirlerdi.

Babaannem her zaman derdi ki, "baban asker olduğu andan itibaren ben ne yediğimden ne içtiğimden ne de uyuduğumdan bir şey anladım kızım. Bak kaç yıl oldu, ben hâlâ ilk günkü gibi her an bir haberi gelecek diye bekler dururum. Hiç kolay değil, hiç!" Diye söylenirdi.

Soğukmuş oralar her taraf garmış

Dağlar amansızmış yollar darmış

Bastığı yerde de bir mayın varmış

Toprağa basarken bilinmez imiş

Aman bastığı yerde de bir mayın varmış

Toprağa basarken bilinmez imiş

Gözlerim köşe de sessiz sedasız ağlayan Banu'yu buldu. Murat'ı sevdiği her hâlinden belliydi. Gözlerinde ki bakış canından can gidiyormuş gibi bir acı ifadeyle bakıyordu. Yanına ilerledim. Karanlık kısma kalan bir yerdeydi. Ağlaması görünsün istemiyor olsaydı ki orayı tercih etmişti. Dikkat etmeyen birileri de zor fark ederdi zaten.

Benim geldiğimi görünce hızlı davranarak göz yaşlarını sildi. "Banu?"dedim naif bir sesle. "Efendim" dedi taraklı çıkan sesiyle. Burukça tebessüm ettim. "Bir omuza ihtiyacın vardır belki diye geldim" burukça gülümsedi. "Gerçekten mi?" Kafamı salladım. "Gerçekten" aramızda ki bir kaç adımı da tamamlayıp bana sıkıca sarıldı ve bir süreden sonra da göz yaşları omuzuma aktı.

Türkünün son sözleri doldu kulağ

ıma.

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.