Skip to content

ELÇİ

Chapter 4 · 8 min read

ELÇİ

Chapter 4

"IV"

Bölüm 4: Alparslan Alptekin

"Oğul! Haklı olduğun kavgadan korkma! Bilesin ki; atın iyisine “doru”, yiğidin iyisine “deli” derler. "

-Şeyh Edebalî .

Elimde ki poğaça borcamıyla karşımda duran eve baktım. Yeşil ve açık mavi evin ortasında kalan turuncu renkli, zemin katla birlikte üç katlı olan, küçük terası olan eve baktım. Bakışlarım yanımda duran anneme çevirdim. "Kadının adı neydi?" Gözlerini devirdi. "Ah, Gökçen ah!" Omuzlarımı silktim. "Ne dedim anne ya?"

"Hacer kızım, Hacer teyzenin evi"

Aydınlanma yaşamış şeklinde konuştum. "Ha, senin kankin olan Hacer teyze mi? Kızı şehir dışında mühendislik okuyan?"

Bakışlarını yukarı kaldırdı. "Hey güzelim Allah'ım, azıcıkta benim çocuğum böyle şeyleri sevse ya." Bakışlarım şaşkınlıkla anneme döndü. "Anne!"

"Ne annesi Gökçen! Milletin kızı annesiyle gündür, oturmadır, gezer. Benimki daha kime gittiğinin farkında değil" dediğinde umursamazca omuzlarımı silktim. "Bana ne günden, oturmadan anne. Sen bana gündemden bahset. Devlet işleri ver. Hiç olmadı, müze gezelim seninle veya anne-kız şehir turları yapalım. Sana hangi şehir de hangi bölge de ne savaşlar yaptığımızı, o şehir de hangi mimari özellikleri olduğunu, dünümüzden bugüne neler değiştiğini-"

"Sus Gökçen, sus!"

"Sana bunları anlatarak gezdirebileceğimi söyleyecektim" dedim küskün çocuklar gibi. "Babana diyeyim Gökçen, seni yanına alsın evladım. Git karagâhta veya Milli Savunma Bakanlığında sana bir iş versinler. Hiç olmadı abin sana Valilikte devlet işleri versin. Sen de git çalış!"

Sırıttım. "Ne güzel olur ama," anneme sırnaştım. "Konuşacaksın babamla demi kız?" Sinirle "Hasbinallah" çekti ve zile bastı.

Ne demiştim ki şimdi ben?

Kapıyı aşağı yukarı benim yaşlarım da olan belki benden de bir kaç yaş küçük duran kıza baktım. Açık kahve ve sarının karışımı olan uzun saçları, açık kahve tonlarına hakim olan kaşları, minyonluğu, zayıflığıyla çıtı pıtı birisiydi. Gülen yüzüyle kapıyı araladı. "Buyurun, hoş geldiniz"

Annem tebessüm etti. "Hoş bulduk güzel kızım. Sen de hoş geldin"

"Nasılsın Gülşen teyzem?" Dediğinde annemin ne demek istediğini anladım. Bu kız bile şehir dışında okumuş biri olarak mahalleye ve anneme hakimse ben harbiden ot gibi durmuşum. Ne mahalleyle ne de insanlarıyla uzaktan yakından alakam yoktu. Ben kendini derslerine, başarılarına adamış ve hep iyi yerlere gelmeye çalışan biriydim. Etrafı ile bağını kesen biri. Aslında bakıyordum da bazı şeyler kaçmış gibi. Bu kadar da duyarsız olmasaymışım.

Annem, kapıda bizi karşılayan kız ile görüşüp içeri geçtiğinde ben de kız ile karşı karşıya geldim. "Hoş geldin" dedi yüzünde ki gülümsemesi bir an eksik olmadan. Gülümsedim. "Merhaba, hoşbulduk." Elimde ki borcama uzandı. "Niye zahmet ettiniz ki," benim konuşmama fırsat tanımadan devam etti. "Ah, Gülşen teyzem. Duramaz ki yerinde."

"Annemi tanıdığına göre beni anlaman güzel" dediğimde kahkaha attı.

"Annemi tanımana gerek bile yok. Gülşen teyzenin ikizi"

"Desene yandık"

"Kesinlikle. Seni de çok iyi anlıyorum inan ki"

"O zaman duygularımız karşılıklı"

O mutfağa geçerken ben de içeri geçtim. Adını bile bilmediğim bu kızı sevmiştim.

İçeri geçince bir yerden başlayarak ellerini öptüm, hâl hatır sordum. O kadar da görgüsüz değiliz canım. Hem mahallenin marketine falan giderken görüştüğüm teyzeler, amcalar oluyordu. Sadece çok fazla tanımışlığımız olmazdı.

Annemin yanına geçip hanım kız gibi oturdum. "Nasılsın evladım?" Bu soruyu soran teyze, Münevver teyzeydi. Kendisini pek sever pek de sayardım. Pek iyi bir kadındı. Annemin evde olmadığı zamanlar birlikte yapardık pazar alışverişlerini.

"İyiyim, Münevver teyzeciğim, sen nasılsın?"

"Oy, kuzum bende iyiyim. Yaşlılık belirtileriyle uğraşıyoruz işte"

"Sağlığın yerinde olsun da Münevver teyzem"

"Öyle öyle," yanında ki teyzeye döndü. "Ben pek severim Gökçen kızımı. Torunuma alacağım ben bu kızı "

Annem göğsünü gerdi. Ben büyüttüm bu kızı dercesine. İçten içe güldüm.

"Ah, ah açma yaramı Münevver abla. Ben de pek severim Gökçen kızımı, az uz görüşmüşlüğümüz vardır ama ben tanırım kuzumu. Hem anası da benim biricik dosttum. Ama bu kızı benim oğlana alsak kuzuma yazık olur" dediğinde gülmeme ramak kala kendimi durdurdum. Beni övmüş, oğlunu gömmüştü yahu.

"Aman Hacer'im, benim de pek hoşuma gider Alçiçek ama benim oğlan yok düşünmüyor evlenmeyi falan"

Hacer teyzemi bize geldikçe görmüşlüğüm vardı. Tanırdım kendisini ama evini falan bilmezdim.

Annemin abime düşündüğü Alçiçek daha yeni kapıyı açan kız mıydı bilmiyorum ama eğer öyleyse bende seve seve bu duruma yardım ve yataklık yapardım. Kız iyi birine benziyordu.

"Bizim bu oğlanlardan çektiğimiz ne bilmem" diyen Hacer teyzeyle annem konuşamadan diğer benim çaprazımda kalan teyze konuştu. "Sen doğur, büyüt, elin kızı gelsin alsın gitsin. Bir de seni tanımaz olsun. Bu oğlanlar az uz çektirmiyor analarına" Münevver teyze konuya dahil oldu. "Aman Şevval, senin gelinde ne yapsa yaranamadı sana kızcağız. Az rahat bırak çocukları"

Başka bir teyze de dahil oldu. "Kız Şevval, senin yüzünden çocuklar iki yıldır çocuk yapamıyor" deyince annemin yanından ayaklanıp mutfak olduğunu tahmin ettiğim yere kaçtım. Konu başka yerlere gidiyordu. Gerek yoktu dinlememe.

Mutfak yerini doğru tahmin etmiştim. Bizi kapıda karşılayan kız tabakları hazır ediyordu. "Yapılacak bir şey varsa yardımcı olabilirim" arkasını dönüp beni görünce gülümsedi. "Ay yok teşekkür ederim, her şey hazır sayılır. Sen içeri geç lütfen"

Yanına yanaşıp belimi tezgaha dayadım. "İçeri geçmesem daha iyi sanki. Beni aşan konuşmalara geçiş yapıldı da" dediğimde daha çok güldü. "O zaman çay bardaklarını tepsiye dizmekle işe başlayabilirsin,"

"Olur," dedim. Hemen yukarımda kalan dolabı gösterdi. "Bardaklar orada, tepsi de masanın üzerinde zaten" deyince tepsiyi önüme alarak bardakları koymaya başladım. "Adın, Gökçendi değil mi?" Kafamı salladım. "Evet, Gökçen Almila. Sen de Alçiçek misin yoksa?" Kafasını salladı. "Aynen öyle. Bende Alçiçek. Seninle tanışmak bugüne nasipmiş"

"Ben geç tanıştığımıza üzüldüm şimdiden" tabakları masaya taşırken beni onayladı. "İnan ben de üzüldüm. Bu kadar geç tanışmamız hiç olmadı." Eline telefonunu aldı. "Numaranı alabilir miyim, Almila?"

"Tabi" diyerek ezberimde olan numaramı söyledim. Beni kaydedip çaldırdı.

Mavi bir elbise giydiğim için telefonu masaya koymuştum. İşimi bitirdikten sonra telefonumu elime alıp Alçiçek diye kaydettim rehbere.

"Tabakları taşıyalım mı?" Diye sordum. "Taşıyalım, gelecek olanlar geldi zaten" deyince elime al

dığım bir kaç tabakla içeri geçtim. Gelelim, bu teyzemlerin dedikodularına.

✨

Kısırlar, poğaçalar, pastalar, kurabiyeler yenmiş; çayın gözüne vurulmuş hatta vurulmaya devam ediyordu. Bu sırada bir an sohbetleri hız kesmeden devam etti. Bizde Alçiçekle bol bol sohbet etmiş, hakkımızda bir çok şey öğrenmiştik.

Alçiçek, Ankara da Gazi üniversitesinde Uçak Mühendisliği okumuş. Burada İstanbul da bulunan fazlasıyla adını duyuran, devlet için, bu ülke için yapılan uçaklar, sihaların olduğu bu şirkete girmek istiyormuş. Geçenler de konuşmaya gitmiş ve olumlu bakmışlar.

Yirmi üç yaşındaydı, Alçiçek. Üç kardeş olup kendisi ortanca oluyormuş. Bir abisi, bir de erkek kardeşleri Sarp varmış. Sarp da bu yıl üniversite sınavlarına hazırlanıyor, hedefi Hukuk okuyarak, Savcı olmakmış.

Annem hep Hacer teyzenin emekli Diş doktoru olduğunu söylerdi. Hacer teyzenin mesleğini annemden duymuşluğum vardı. İkisi de doktor olup farklı dallardaydılar sadece. Evin küçük oğlu, Savcılık isterken, Alçiçek Uçak mühendisiydi. Babası, gaziymiş. Albay rütbesindeyken bir operasyonda yaralanıp gazilik unvanı verilerek mesleğinden erkenden emekli olmuş. Babasından kalan yani Alçiçek'in dedesinin mesleği olan marangozculuk mesleğini icra ediyormuş.

Ama ne o abisinden bahsetmiş ne de ben sormuştum. Bizzat es geçmiş gibi olunca bende sormamıştım.

Bu teyzelerin sohbetine doyum olmuyorken oturduğum yerden ayaklandım. "Alçiçek, lavabo ne tarafta?"

"Bu katta da var ama çeşmesi bozulmuş. Akşam usta getirecek babam. Sen üst kattakini kullan istersen"

"Olur tabi" benimle birlikte ayaklandı. Merdivenlerden yukarı çıktık. Hemen sol tarafta kalan ikinci kapıyı gösterdi. "Teşekkür ederim" kapıya ilerleyip lavaboya girdim. İşlerimi görüp ellerimi yıkadım. Saçımı, başımı düzelttim. Aşağıdan toplamıştım saçımı. Bir kaç çıkan saç tutamını geriye iteledim.

Elimi yüzümü yıkayıp kuruladım. Afaganlar basmıştı yine bana.

Yüzümü kurulayıp lavabodan çıktım. Merdivenlere yönelmişken kapısı yarım açık duran odanın içinden bir ses geldi. Tanıdık bir ses. Almanca konuşan bir ses.

Odaya yaklaştım. Arkası dönük biri vardı. Genç ve yapılı olan birisi. Cinsiyeti erkek olan birisi.

Almancam da iyiydi. Konuşmasına istemsiz misafir oldum.

"OK, habe es" Tamam, anladım; demişti.

"Ja, ich werde vorbeikommen"

(evet, geleceğim)

"Bis später"

(sonra görüşüz)

Telefonu kapattı. Odanın önünden ayrılırken "Buraya gel" diyen sesini işttim ama duymamış gibi yaparak yoluma devam edecektim ki yarı açık olan kapıyı tamamen açarak kendisi göründü.

Bu o'ydu.

Koşu yaparken çarpıştığım çocuk.

Arkasında koruma olan, ne olduğunu anlamadığım o kişi.

Tek kaşını yukarı kaldırdı. "Sen yine mi çıktın karşıma. Bir de sizin mahalledeyim de tam olsun"

Kollarımı göğsümün üzerinde bağlayıp dik durdum ve kafamı biraz daha diktim. "Bu mahalle de oturuyorum"

"Hah," nidası çıktı. "Peki, burada kapımın önünde işin ne? Ayrıca kapı dinlemenin kötü bir davranış olduğunu öğrenemedin mi?" Bir adım atıp ona yaklaştım. "Almanca konuşunca ilgimi çekti diyelim"

"Almanca" derken kafasını ağır ağır salladı. Devam etti. "Können Sie deutsch?"

Almanca konuşabiliyor musun, diye sormuştu. Sırıttım.

"Nehmen wir an, ich weiß es."

(Bildiğimi varsayalım)

"was wird passieren?" Diye sordum.

(Ne olacak?)

Güldü. "Ich hatte nicht erwartet"

(Beklemiyordum)

Merdivenlerden inerken, "bis später" dedim. (Sonra görüşüz)

Arkamdan gülme sesi geliyordu.

Annemlerin olduğu odaya geçtim. Ama oturmamla kalkmam bir oldu. Alçiçek kahve yapmak için mutfağa geçince bende ardından ilerledim.

O kahve yaparken bende kahve fincanlarını tepsiye dizdim. "Alçiçek,"

"Efendim"

"Abin," devam et, der gibi kafasını salladı. "Abin, ne iş yapıyor?"

"Abim," duraksadı. "Abim devlet memuru" güldü. Tebessüm ettim. "Anladım"

Olan kahveleri döküp tepsiyi eline alarak içeri geçti.

Bende içeri geçerken geldiğimden beri fark edemediğim şimdi dikkatimi çeken şeyle duvara yaklaştım ve duvara asılı belgelere, takdirnamelere baktım. Alçiçek'in babasının başarı belgeleriydi bunlar.

Bu aralar iyice dikkatsiz olmuştum. Ben böyle değildim ya, B12 mi düştü yine ne?

Tekrardan annemlerin yanına geçtim ve vazgeçilmez olan kahvemi içmeye koyuldum, teyzelerin sohbeti eşliğinde.

✨

Ofladım. Pufladım. Nerde, neyi kaçırdığımı düşünüp durdum.

O günün üstesinden beş gün geçmişti. Bakan değildi bu. Neydi o zaman?

Çok merak iyi değil derler ama Rabbim sonumuzu hayretsin.

Kütüphane de dönüp dururken kapı açıldı ve benim abim gözüktü. "Ne yapıyorsun abisini Mila'sı?"

"İyiyim abim. Öyle düşünüyorum." Yanıma geldi. "Ne düşünüyor benim kardeşim?"

"Hacer teyze var ya,"

"Ee?"

"İşte onun büyük oğlu, ne iş yapıyor biliyor musun?" Tek kaşı yukarı kalktı. Sorgular bakışları beni göz hapsine aldı. "Bu merak ne abiciğim? "

"Abi, düşündüğün anlamda değil. Bakma öyle"

Kollarını arkasından bağladı. "Neymiş benim düşündüğüm anlam?"

Çığlık atacaktım şimdi. "Abi, merak. Sadece merak." devam ettim. "O gün kız kardeşi, devlet memuru dedi ama basit bir devlet memuru değil, farkındayım."

"Babamdan ismini duymuşluğun var aslında."

"Tanıdığım biri yani?"

"İsmini duyduğun zaman ne iş yaptığını anlayabileceğin biri"

"Nasıl ya?"

Masaya ilerleyip oturdu. Kitaplarım da bakışlarını gezdirdi.

"Abi?" Dedim. Devam etsin diye.

"Abiciğim, kendinin adını duydun ve ne iş yaptığını biliyorsun. Sen resmini görmedin hiç. Ondan bu bilmemizliğin. Aslında biliyorsun" kafam allak bullak olmuştu.

"Tamam, söyle de bende bileyim, aslında bildiğim ama tanımadığım kişiyi"

Kafasını olumlu anlamda salladı.

Ve devam etti.

"Alparslan Alptekin."

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.