تخطٍ إلى المحتوى

EBYAZ

الفصل 8 · قراءة 13 دقيقة

EBYAZ

الفصل 8

Araf

Dünya sustu. Evren sustu. Kelebekler bile gelecek herhangi bir sesi gizlercesine kanat çarpışlarını durdurdu. Sanki her şey dudaklarından dökülen sözlere pür dikkat kesilmişti. Keza ben de öyle. Ama yalandı. Kalbim, vücudumdaki tüm kanları kendinde toplamış ve tazelemişti. Fakat beynimden gelen uyarı sinyaliyle temizlenen her kan yeniden kirlenip bedenime dağıldı.

"Bu yeni oyunun mu?" derken alayla sırıttım. "Her şeyi bıraktın, şimdi de öldürdüğün kişi üzerinden mi ilerliyorsun? Hâlâ daha onu kullanıyor musun?" çenemi sıkarken, son sözlerimi dişlerim arkasından söylendim. Duygusuz ifadem giderek alevleniyordu. Ona baktıkça çoğalan bu alev, bedenimi bir yanardağı olarak kullanmak istiyordu.

"Bu kez, sana tüm gerçeklikle geldim ve gerçek olanlar üzerine yemin edebilirim. Doğru söylüyorum Açe-"

"Kapat çeneni!" bağırdım. "Resmen beni ve hislerimi bir piyon gibi kullanıp, kendini o tahtanın şahı yaptın Sekhmet! Al işte. Sen kazandın. Gitsene artık, emeline ulaştın." Bayık bakışlarım canlanırken, yanardağı ilk patlamasını yapıp, tuzlu ve alevli yaşlarını yuvalarından fırlattı. Fark etmiş olmalı ki, ıslak yanaklarıma eğdi gözlerini. "Sen. Ve ben. Onu öldürdük! Biz, bizim için her şeyi yapan birisini öldürdük." Hiçbir şey söyleyemeden eğdi bakışlarını. Vücudunda oluşan kırgınlık var hızıyla koşarken, bir perde çektim aramıza. Artık tesir etmiyordu hiçbir şey. "Söylesene iblis... Eline ne geçti?"

"Açelya," diyerek başladı sözlerine. "Biliyorum. Bana artık hiçbir şekilde inanmazsın ama yemin ederim ki söylediğim doğru." Aralık bıraktığı dudaklarını kapatırken yutkundu. Kuruyan dudaklarını diliyle ıslamasından insan formunda olduğunu anlamıştım. Düşünelerimi desteklercesine derin bir nefes alıp pembemsi dudaklarını yeniden araladı. Gözlerinde ona yabancı olan bir ifade vardı, farketebiliyordum ama sorun şuydu ki, artık umrumda dahi değildi. "O yaşıyor. Hissediyorum. Ölmedi..."

"Çok mutlusun değil mi? Yaşıyor, evet ve ölümünden zevk alabilmek için, bir şansın daha var." Kollarımı önümde bağlayıp hafifçe salladım başımı. "Bu kez beni kullanamazsın. Yaşıyor dediğin meleğin peşine bu kez nasıl düşeceksin?"

"Açelya. Neden onu öldürmek isteyim?"

Sorusu karşısında hafif şekilde gevşettim kollarımı. Kaşlarım havalanırken, yoğun bir sinir ense kökümden bedenime doldu. "Neden öldürmek isteyesin, heh?" Güldüm. Tavana götürdüğüm gözlerim gittikçe acırken birkaç yaş daha terk etti yuvalarını. Hızla sildim onları. Onun karşısında ağladığımı görmesini bile istemiyordum. "Kahkahanı unutmadım Sekhmet! O günden sonra, nadir de olsa gördüğüm tüm güzel rüyaların sonu, senin kahkahanla cehennemine döndü!" Birkaç adım yaklaşıp doğruca gözlerine baktım. Hiç kımıldamadan izledi hareketlerimi. "Sen sadece onu yaktırmadın. Sen her şeyini o aleve attın. Beni... Kendini... Korumanı... Sahip olduğun tek kişiyi... Şimdi uzun olan ömründe, ölene kadar yalnızlığa mahkumsun."

Titredi gözleri. Sessiz kalacağını düşündüğüm an, "O ölmedi!"diye seviyeli bir şekilde yükseltti sesini. "O ölmedi Açelya, ispatlayabilirim. Onu kurtarabilirim."

"Hah!" İki yana açtım kollarımı. Ani çıkışım onu bir kez daha şaşırtmış olmalı ki istikrarlı duruşu bir an için titreyerek gevşedi. "Nasıl yapacaksın, söylesene."

"Melek ölmedi. Onu kurtaracağım Açelya. Erelim ve be-"

"Erelim... Erelim..." Hafif geri çekilirken birkaç kez daha tekrar ettim ismi. "Çok daha üst seviyeye taşımışsın kendini. Erelim, seni görse olduğun yer mezarın olur. Bize, son çıkışını çabuk unutmuşsun."

"Hayır. O geldi, konuştuk. Uriel'i kurtaracağız! Bana inanmak zorundasın."

"İnanmak mı zorundayım? Neden zorundayım? Daha neyi zorluyorsun? Her şeyi yok ettin, benden daha bir şey olmaz sana. İşine de yaramam."

İfadesi eğildi. Bakışları alelacele tarzda etrafta dolaşırken aniden yükselip gözlerime baktı yeniden. "Kolye!" Biraz daha yükseltti sesini. "Tüy yok oldu ama zincir neden gitmedi? O da Umut'undan bir parça değil mi? Madem öldü, gitti. Zincir neden yok olmadı?"

Hızlanan nefesim, başımı gittikçe daha çok döndürürken bakışlarımı eğip durumu tartıya koydum. Söylediği sözler her ne kadar mantık çerçevesinde gözükse de ona bir kez daha inanmam, bu kez kendi mezarıma kürek olurdu. "Def ol," sessizce söylendim. "Def ol!" ikinci kez dudaklarımdan çıkan kelimeler oldukça gür dökülürken, titreyip doğruldu. "Bir kelimeni daha duymak istemiyorum iblis. Def ol! Bir daha bana yaklaşma!" Sözlerin, bedenime doldurduğu yüksek enerjiyi elimle dokunduğum kapıya aktarırken, sert bir şekilde kapadım. Kapının arkasında kalmıştı. Onunla beraber tüm güçsüzlüğüm de sokaklara sürgün edilmişti. Bu son yüzleşmeydi. Diğer tüm seferlerden daha uzun ve kızgın geçmişti. Ve şimdi, Esme'nin de söylediği gibi artık bir şeyler yapmalıydım. İlk işim ise, ilk gün evden çıkamdan önce yanıma aldığım resim dosyasını incelemek olacaktı.

——-

Aras, yüzüne kapanan kapıyı bir müddet izledikten sonra arkasını dönüp yavaşça çöktü. Yerdeki en ince çizgilere bile odaklanırken, görüş açısı aksine beyninde dönüp duran tek şey biraz önce işittiği sözlerdi. Kalbini paramparça eden her kelime için "Hak ettin," diyordu kendine. "Hak ettin geri zekalı. Her şeyi hak ediyorsun!" Düşünceleri sürekli tekrar ederken, bir küfür savurdu kendisine. Yumruk yaptığı ellerini bacak arasından uzatırken küçük ama sert darbelerle yeri yumrukladı.

Derin bir nefes alırken hızla kaldırdığı başını gökyüzüne yöneltti. Nefesi git gide hızlandı. Hava durgundu ama yağışı da kesikti. "Neredesin kanatlı?" Dudaklarını birbirine bastırırken olduğunu yerde ileri-geri yapmaya başladı. "Neredesin Melek?" Yeniden eğdi kafasını. Alışık olmadığı sıvıları, çehresinde yeniden hissederken gülümsedi. Bu gülüş, tuzlu sıvı çenesine kadar inerken giderek büyümüş ama onun terk edip yerde bir nokta oluşturduğunda ise, acıyla karışmıştı. Kendisini sıktıkça, bulanıklaşan gözleri, çizgi halini almış ve görüş açısı iyice kapanmıştı. Zihni ona düşman olurcasına, Uriel ile geçirdiği güzel anıları oynattı her bir hücrede. Anı kasedi döndükçe daha da yandı benliği. "Özledim... Bu şeytan, meleğini özledi." Yeniden derince nefeslenirken sildiği gülüşünü yeniden ekledi çehresine. Kısık bir kahkaha atarken, avuç içleriyle gözlerini silmeye koyuldu. "Şuna bak. Süslü cümlelerle yalan söylerken inandırması daha kolaydı. Şimdi doğruları dökülürken inandıramıyorum. Demek ki böyle bir duyguymuş..." İki yana salladı başını. Yorgun düşen mimikleri, yıllık izinlerini kullanıp zerre kalmayacak şekilde yüz tuvalini terk etti. Tamamen durgundu artık. "Sana ne yaşattığımı daha iyi anladım. Nasıl hissettiğini daha iyi anladım. Ağladığını da biliyordum. Hah! Bir melek, kimsenin yanında ağlayamazdı bile ama... Sen ağladın. Sebebi yine benden kaynaklıydı." Dişlerini sıkıp doğruca ileriyle baktığında yerden kaldırdı kendini. Elinde olsa, bedeninden çıkıp kendini dövecekti. "Her şeyi telafi edebilirim. Etmek zorundayım. İlk önce de seni bulmalıyım Gökyüzü Meleği..."

Adımları onu evden daha uzağa taşırken aynı sözleri beyninin her zerresine çivi yazısıyla işledi ve hiç silinmeyecek bir iz bıraktı. Onu durduran tek şey, nerede olduğunu bilmediğiydi. Bunun için Erelim'den gelecek bir habere delicesine muhtaçtı. Onunla bir takım olmak, hâlâ daha hem sevindiriyor hem de şaşkınlığını her saniye yeniletiyordu. Erelim, eski tanıdığı o korkutucu melek değildi. Hatta ondan korkmak bile aptallıktı. Aslında korkulan tek şey kişilerin kendilerinden sakladığı yüzleriydi. Çünkü bu melek; o yüzleri, görülmek istenmeyen yönleri, gizlenilen gerçekleri... Kısacası her şeyin birebir ortaya serilmesiydi. Yüksek Konsey'in en saygı değer meleği Erelim. Aslında hayatın bizzat kendisiydi. Olunması gereken taraftı. İşte bu sebeple, herkesten ve her şeyden daha heybetli, daha güçlü ve daha güzeldi.

Sokağın sapağına vardığında yavaşlattı adımlarını. İstese her an istediği yerde olabilirdi ama fâni formda kalmayı tercih ediyordu. Daha çok hissediyordu. Ve daha iyi anlıyordu. Yürüyüşü durduğunda karşıdan yaklaşan bedene yöneltti dikkatini. Bu kişiyi tanıyordu. Melis Hanım, çatık kaşlarıyla dikkatli bir şekilde çantasını karıştıradururken doğruca olduğu tarafa doğru geliyordu. Oldukça ciddi hali, Aras'ı yumuşatırken, bir zaman sonra gülümsetti. Uzakta dahi olsa sesini çok rahat duyabiliyordu. Aradığı şeyin cep telefonu olduğunu biliyordu.

"Melis Hanım?" Yanına hızlı adımlarla yaklaşıp genişçe gülümsedi. Onu seviyordu ve gerçekten değer veriyordu. Ondan yüzyıllarca önce doğmuş bile olsa, garip bir şekilde büyüklük şefkati hissediyordu ve bu fazlasıyla özlediği bir duyguydu.

Kadın, kırmızı çantasının ağzını kapatırken ona döndü. Yüzündeki ciddiyetini hızla silip gülümsedi. "A-aa! Aras," şaşkınlığını dışa vurduğu sırada samimi bir şekilde sarılıp selamlaştılar. "Nerelerdesin sen? Çok uzun zaman oldu, görüşemedik."

"Öyle olması gerekti diyelim." Yeniden gülümserken yanağındaki gamze bir poz verdi. "Siz, neler yapıyorsunuz, nasılsınız?"

"Ne yapayım? Ben, her zaman aynı benim. İş peşinde..." dudaklarını düz çizgi yaparken aniden canlanan sesiyle, heyecanla baktı gözlerine. "Açelya'ya geçiyordum ben de. Uzun zamandır görüşmedik. Sen de gelsen ya? Hatta Umut'u da ara. Yine bir arada olalım?"

Aras, dudakları altından boy gösteren dişlerini yavaşça kapatırken tebessüme zorladı kendisini. Yine bir anı yerleşti zihnine. Herhangi bir olumsuzluğu belli ettirmek istemeyerek sönen tebessümünü daha da büyülttü . "Çok isterdim ama biraz işim var. Umut da şehir dışında." Tam bu sırada ince bir sızı girdi bedenine. Söylediği sözlerin gerçek oluşunu o kadar çok istedi ki o an...

"Yaa..." Burukça duyurdu tınısını. "Olsun. Başka bir zamana artık, ne yapalım?" Omuz silkip gülümsedi. İblisin koluna götürdüğü elini sıkıp, samimi bir temas gerçekleştirirken hafifçe sola yatırdı kafasını. "Umut'a selamlarımı ilet lütfen. Sizi gerçekten çok özlemişim," sözleri arasında genç bedene yeniden sarılırken bu kez sırtını da sıvazlamayı ihmal etmedi. "Şimdi ayıp olacak, telefon numaranı isteyecektim ama telefonum da yanımda yok. Sanırım iş yerinde unutmuşum."

"Ulaşabileceğiniz kimse yok mu? Bir şey olmasın?"

"Yok, hayır hayır. Hiçbir şey olmaz. Geçince zaten Açelya'dan arayacağım yardımcıyı. O alır, güvende olur," vücut haraketleriyle destekleyerek bitirdi sözlerini.

"İyi o zaman. Sevindim," diyerek karşılık verdi.

"O zaman se-"

"Siz bana numaranızı verin," şeklinde atıldı aniden. Onun isteyeceği şeyi daha önce isteyerek küçük de olsa karşılaşacağı sorundan kurtardı yakasını. Ceplerini kontrol eder gibi bedenine dokunurken bir an buruşturdu yüzünü. "Diyeceğim ama, sanırım ben de unutmuşum... Başka zamana kaldı artık."

"Hadi ya..." Melis Hanım, düz hizaya çekti dudaklarıyla karşılık verdikten sonra boşlukta salladı elini. "Aynen, başka zamana artık." İnce bileğindeki gümüş renk saate baktıktan sonra yoğunca hissedilen yorgun enerjisiyle Aras'a döndü yeniden. "Ben, Açelya'ya geçeyim. Aracımı da geçen gün çarptım. Tamirde. O sebeple toplu taşıma araçlarıyla gidip geliyorum."

"Taksi?"

"Olsun... Toplu taşıma ne kadar yoğun gözükse de onları daha çok tercih ediyorum. Halkla iç içe olmak hoşuma gidiyor."

Aras, gülüşünü devreye koyup anlayışla gülümsedi. "Çok güzel... Nasıl isterseniz." Geri dönüş cevabının ardından birkaç kırık, tatlı sözlerle harmanlanmış vedalaşmadan sonra yollar ayrıldı. Melis Hanım, acele hareketlerle ilerleyip sapaktan sapana kadar onu izledi. İçinde hissettiği bir kıpırtı hem nefesini darlıyor hem de iyi hissettiriyordu. Buruşturduğu yüzünü düzeltmeden önce elini göğüs kafesine yerleştirip derin nefes almaya çalıştı. Aniden titreyen bedeni yarıda bıraktığı yutkunuşundan sonra ciğerlerine küçük bir sancı vermişti. "Böyle hissetmem doğal değil," diye konuştu. Hemen ardından, "Fâni formu bu kez çok daha yordu..." şeklinde düşünürken elini göğsünden çekmeden ağır nefesler aldı. Durdurduğu adımlarını devreye koyacakken yeniden duyulan farklı ama tanıdık sesle bir kez daha durdu.

Ona yaklaşan bedene doğru döndüğü sırada ciddi olup olmama arasında kararsız kalmış, daha sonra sessizliği tercih etmişti. Oğuzhan aralarındaki mesafeyi giderek kapatırken sakin bir tebessüm yolladı. Ellerini beline koyup "Ne yaptın?" diye sordu hemen yanına geldiğinde.

"Ne? Neyi?" Şaşkınlığın gölge gibi yaklaştığı çehresini sabit bir ifadede tutmaya zorladı kendisini. İlk kez, sorulan bir soru, onu böylesine etki altına almıştı.

Oğuzhan kollarını gevşetir gibi olurken Aras gibi afalladığını hissetti. "Yani, neler yapıyorsun? Görüşemedik." Boğazını temizleyip devam etti. "Açelya'yla konuştun mu? Onu arıyordun."

"Hı-hı," mırıldandı. "Konuştuk."

"Sanırım, seni affetmedi."

"Ne demek istiyorsun? Ve affetmek ne alaka?" Çattığı kaşları altında gölgelenen bal rengi gözlerini, yeşillere dikti. Oğuzhan, gelen ani ciddiyeti beklememiş olacak ki bir an şaşırsa da hemen toparlayıp ve onun gibi ciddileşti.

"Ne söylemek istediğimi biliyorsun, Aras. Neler olduğunu benden daha iyi biliyorsun."

"Oğuzhan..." dedi sakince. "Ne anlatmaya çalışıyorsun?"

"Diyorum ki, bir sonuca vardın mı?"

Aras, konuşma boyunca hissettiği daraltıyı, zaten acıyan göğsünde daha çok hisseder olunca devirdi gözlerini. Sinirlenmek istemiyordu. Kendisinde bu hakkı bile bulmuyordu. Ama Nabiz olduğunu bildiği bu kişiyle perdeler arasından üstü kapalı konuşmak, aklını gittikçe bulandırırken, kimliği doğrultusunda emin olmadığı şeyler üzerine cevaplar verip vermeme arasında kalmış ve bu, onu iyice alevlendirmişti.

"Başka zaman konuşalım Oğuzhan, olur mu?" söylendiği sırada her şeyi bir kenara alıp sadece olduğu yerden kurtulmak için yol aradı. Yanlış bir harekette ya da söylemde bulunmaktan kaçınırken, ağrısı artan göğüs kafesi dikkatini iyice dağıtıyordu. Hissettiği bu sızıyı anlamlandıramıyordu bile.

"Ar-"

"Aras!" Yarım kalan ismi tamamlayan nida, dakikalar içinde karşılaştığı tüm isimler aksine, ona rahatlık veren ve eskiye oranla, duygularında çok fazla değişiklik yaşattığı kişiydi. Erelim yolun karşısında onlara doğru haraketlenirken ciddiyetle karışık tebessümü sert görünse bile, kişiye güven veren çehresine eklemiş, siyah kaşlarını çatmıştı.

Oğuzhan da ona doğru dönerken kaşlarını havalandırıp gülümsedi. Aras, bakışlarını melekten çekerek, gence döndü. Cesaret Meleği'ni daha önce gördüğüne emindi fakat karşılaştığı profil ilk kez görüyormuş hissini veriyordu. Bunun, yarım kalan Dolunay ile ilgili olduğunu saniyeler içinde kendisine hatırlatırken yavaşlattı nefesleri. Erelim, yanlarına geldiğinde ilk önce Oğuzhan'a hemen ardından ona baktığında, yüzündeki ifadeyi silip söze girdi. "Seni arıyordum. Karşılaşmamız iyi oldu."

"Hadi ya? İyi olmuş, gerçekten."

Melek, dudaklarını birbirine bastırırken konuşma sırasında beline koyduğu ellerini önüne götürüp, bir kez çırptıktan sonra bakış yönünü değiştirdi. "Sen de Oğuzhan olmalısın?" Hiçbir şeyi belli etmeden, adımlarını dikkatle ilerleten melek, bir kez daha etkisini belli etti.

Oğuzhan, derin bir nefesi dişleri arasından ağız boşluğuna doldururken hemen devreye girdi. "Evet. Ben Oğuzhan." Kolunu uzattı. Heyecanını ne kadar gizlemeye çalışsa da, duygusu sanki bir koku olmuş da etrafa yayılmıştı. Onu hatırlamasa bile, kim olduğunu anladığına emindi. Tek soru ise, neden birbirlerini hiç tanımıyormuş gibi davranıyorlardı? Oğuzhan, bir önceki sefer karşılaştıklarında bakışlarıyla bile Aras'la dengeli bir iletişime geçmişken şimdi daha çok, sorgulayıcı ve gün yüzüne çıkarma çabası edinmiş gibiydi.

Melek, havadaki eli sıkıca kavradığı sırada fâni ismini söylendi. "Yekta."

"Çok hoş bir isim, anlamı nedir?"

Eller geriye çekildiği sırada, dudak büzüp bir müddet düşünür gibi oldu melek. Gözlerini anlık olarak iblise yönelttiği sırada, gelen soruyu cevaplamaya koyuldu. "Yekta'nın anlamı eşsiz demekmiş. Bana bu ismi koyan kişi, eşsiz olduğumu düşünmüş olmalı ki bu ünvandaki bir ismi tercih etmiş."

"Güzelmiş..." Hafifçe salladı başını. "Her neyse, ben sizi oyalamayım. Zaten benim de işlerim vardı," sözlerinden sonra vedalaşmak üzere yeniden uzattı elini. "Tanıştığıma memnun oldum."

"Ben de öyle," diye cevap aldığında melekle yeniden tokalaştılar. Bu kez elini Aras'a çeviren genç, yaygın tebessümünü küçültüp durgun olsa dahi, bir cevap aradığını belli eden bakışlarını devreye koydu.

"Görüşürüz," diye konuştu Aras. Eller ayrıldıktan sonra melekle beraber ardından bir süre bakarken, iyice uzaklaşmasıyla hemen devreye girdi. "Bana bir şey bulduğunu söyle."

"Bana kabul edeceğini söyle," diye cevaben konuştu melek. Gayet ciddiydi. "Yerini zaten biliyordum. Sana söylemeyişimin nedeni, benden önce bir şeyler yapmaya kalkarsan aynı yere sıkışabilmeni ya da daha kötü olabilecek ihtimalleri engellemekti."

"Ne demek sıkışma?"

"Uriel ölmedi, evet. Ama gökyüzünde de yeryüzünde de değil." Çene kaslarını sıkıp yutkundu. Gözlerini etrafta dolaştırdıktan sonra bulutlara kaldırdı. Bir şey ararcasına dolaşan irisleri yeniden inerken sözlerine devam etmeye koyuldu. "Arafta kaldı. Çok ciddi yaralar aldı ama ölmedi. Kendisini evden atmak için yeltense de yanıma gelmedi."

"Nasıl yani, yanıma gelemedi?"

Büyük nefesi ciğerlerine yollarken bir müddet Aras'ın gözlerini izledi. "O gece, hatta diğer günler... Plan yaparken beni unuttun, değil mi? Açelya beni evden kovarken, gücünü kullanıp, irisleriyle oynadın. Kanattığım dudağını, tüm çehrene yaydırdın. Hatta... Ona kendinle ilgili, seni kaybetme korkusuna sahip olacağı rüyayı da gördürdün. Ama beni her seferinde unuttun değil mi?" Sözler, dudaklardan tek tek dökülürken bakışlarını kaçırmak istedi Aras. Durdu. Yaptığı şeylerin bilindiğini gerçekten bilmiyordu. Siyah gözlere bakıp, çektiği vicdan azabını en derin noktasına kadar yaşayarak kendisini cezalandırmak istedi. "Seni, düşmanlarından kurtaran kişinin, seni tamamen başıboş bırakacağına ihtimal vermezsin sanırım." Güldü. "O gece... Açelya tüyü yaktığında Naime'nin yanındaydın. Peki ben neredeydim?" Soru sorsa dahi cevap istemeden sözlerine devam etti. "Ben, her ihtimale karşı o evi izliyordum. Fâni kız, tüyü yaktıktan hemen sonra Uriel'den bile gizledim kendimi. Tüm cihandan gizledim. Şu anki gibi... Ve hızla yanan tüyü, son demlerini yaşamadan önce söndürdüm. Tam bu esnada da Uriel, can havliyle kendisini gökyüzüne taşımaya çalıştı. Fakat başaramadı. Arafta kaldı iblis... Şimdi ise ne yaptığını ve nasıl olduğunu hiç bilmiyorum. Sadece kalp ritimlerini duyuyorum."

Konuşma boyunca sinirli olsa dahi, kırgınlığın daha çok yaşadığı çehreden ayırmadığı gözlerini, son sözlerden sonra yavaşça indirdi. Çocuklar gibi ağlamak istedi. Göğüs kafesindeki acı, küçük bir çarpıntıya dönüşürken, "Ben," diyebildi sadece. Ama melek sözü yeniden devralırken yine sustu.

"Sen de duydun. Çünkü ben istedim. O güne kadar seni izledim. Kazanç saydığın yenilgiyi biliyordun ama kabul etmek istemedin. O gün de, o sebeple Naime'nin yanındaydın. Hazır olduğun günse Umut'un hâlâ yaşadığını söyledim sana. Ben, o sesi her hün duyuyorum. Tüm cihanda kendine en yakın hissettiğin kişiyi daha yeni öğrendin. Bense bin yıldır, o kişiyi kendime aile gördüm. Kardeş gördüm, iblis. Şimdi daha iyi anladın mı?"

"Melek..." dedi Aras. "Sana hislerimi söylerim ama sen zaten şu anda ne kadar kahrolduğumu biliyorsun," diye eklerken kızaran gözlerini Erelim'e çevirdi. Karşılaştığı manzara, bir kez daha yakıp kül etti onu. Cesaret Meleği, bu kez her şeyi bir kenara koyup cesaretli bir şekilde gözlerini yaşla doldurmuştu. Beyaz teninden henüz akmamış yaşları, siyah çerçeveli manzarası yaparken söze devam etti. "Sadece, bana bulduğun şeyi söyle. Her ne olursa olsun, Araf'a girip Uriel'i ordan kurtaracağım."

"Uriel'i bulmak için ondan önce birisini bulman lazım iblis. Seni oraya götürebilecek tek kişiyi."

Sözler, kalp ritmini hızlandırırken aralık dudakları arasından sesini duyurdu. "Kim?"

"Yeryüzüne gizlenmiş bir melek. Kendisini bizden yıllarca sakladı. En sonunda da Konsey'le bir anlaşmaya varıp, kimliğini gizli tutarak dünyada yaşamaya devam etti. Araf'a girip çıkabilen tek kişi o. Ve seni oraya sokabilecek tek kişi de o." Göğsünü şişirip bir adım daha attı Aras'a. "Onu bul. Araf'a gir. Ve Uriel'imizi oradan kurtar."

نهاية الفصل

5 تعليق