Şafağın sökülmeye başladığı an gelip geçti. Güneş ışınlarını haberci olarak yolladıktan sonra nihayetinde yüzünü lütfederken, içimdeki karanlığa temiz umutlarımın ışınları uzanmış, anlayamadığım bir şekilde yüreğimin ortasında bir heyecan filizlendirmişti.
Gece birkaç saat uyuduktan sonra soğuk bir banyo yapıp, temiz kıyafetlerle dışarıya atılmıştım. Bu kez bir yere gittiğim yoktu. Aksine yine evdeydim. Çatısında. Yan komşunun bahçesinde bana ıslık çalan merdiven, güneşten önce şehri dolaşmamı engellemişti. Bu ıslığa ek ses olan rüzgar, kısalan saçlarım arasından boynuma vurduğunda, şah damarıma kadar işleyen düşünceyle fazla beklemeden harekete geçirmişti.
Yıldızlar tamamen silinmiş, siyahı çalan lacivert gökyüzü, morarmasının ardından pembeleşmiş sonra sararmışken şu anda da maviliğe tamamen adım atıyordu. Pamuğu anımsatan bulutlar ise her zamanki hallerinden daha da hızlı bir şekilde ilerliyordu.
Sessizliği yarıp gelen araç motoru kulağıma kadar ulaştığında olduğum yerde dikkatlice doğrulup sesin geldiği yöne baktım. Yolun karşı tarafındaki evde takım elbise içindeki bir adam, aracıyla yola girdikten hemen sonra acelesi olduğunu oldukça belli eder şekilde hızla uzaklaştı. İşine geç kalmış olmalıydı. Saatin kaç olduğundan haberim yoktu, fakat saatlerce izlediğim maviliğin can buluşu, saatin sekiz olduğunu düşündürüyordu bana.
Fakülte için hazırlanmaya başlamam lazımdı. Fakat yine gitmek istemiyordum ve bu sese bir kez daha kulak verecektim.
"Açelya!" Kulağımı tırmalayan bir ses, ismim şeklinde netlik kazandığında yatırdığım yerden kaldırdım başımı. Dikkatli bir şekilde oturur pozisyona geçerken sesin geldiği yöne baktım. "Bir baykuş olmadığın kalmıştı," diye yakınarak duyulan ses, Özge'ye aitti. "Ne yapıyorsun kızım sen? Aklın o kadar mı gitti, ben anlamadım ki?"
"Manzarayı görsen öyle söylemezsin," diye yanıtladım. Dudağımdaki anlamsız tebessümü fark ettiğimde hızla soldurup, bakmaya devam ettim.
"Ben göstereceğim sana manzarayı. Adı da, "Devamsızlıktan Sınıf Tekrarı Tablosu." Nasıl ama?" Hiddetli sesini dindirdikten hemen sonra etrafı gözleriyle kolaçan etti. Merdivene birkaç adım yaklaşırken eliyle yeri gösterdi. "Şuraya bir dakika içinde inmezsen olacaklara ben karışmam, haberin olsun."
Herhangi fiziksel ya da sözel faliyete girmeden önce onu inceledim. Oldukça ciddi duruyordu, fakat söyledikleri küçük bir miktar dahi ne germiş ne de korkutmuştu beni. "Fakülte için geldiysen eğer, zahmet etmişsin, gelmeyeceğim. Lütfen beni zorlama."
"Aşağıya in, öyle konuşalım."
Derin bir nefes alıp gökyüzüne son kez kaldırdım başımı. Beyaz pamuklar hızlarını azaltmış, neredeyse durma noktasına gelmişlerdi. Havanın belki de en yalın haliydi. Saatler ilerledikçe koyu renge bulanıp siyahı çalacaktı. Küçükken kendime hep söylediğim gibi; insanların günahı, gökyüzünü de karartacaktı. "Geliyorum," dedim duyacağı bir şekilde. Merdivene yöneldiğim an, o da alt taraftan sıkı sıkıya yapıştı tahtalara. Yaklaştığım saniyelerde ise bırakıp geriye çekildi.
"Ben boyunun ölçüsünü alacağım ama... Neyse," mırıltısını durdurup eve doğru yöneldiği saniye ben de arkamdaki merdiveni elime geçirdim. Gittiği rotanın aksi yönünde ilerlediğimi görmüş olmalı ki şaşkınca duyurdu sesini; "Nereye?"
"Olduğu yere bırakmaya."
"Ne demek olduğu yere, izinsiz mi aldın onu?"
"Ödünç aldım diyelim." Aralık kapıdan içeriye girerken, elimdekini yeşil bahçede sahip olduğu eski yerine koydum. Hızlı adımlarla kendi evime ilerlediğim sırada Özge'nin şaşkın bakışları oltaya takılmış balık misali yakaladı beni.
"Sen iyi değilsin..." dedi mırıltıyla. "Hadi, okula gidiyoruz. Hazırlan çabuk." Yanına geldiğimde kapıya doğru ittirirdi bedenimi. Ona döndüğümde her an bozulacak mimiklerini, yüzünde sıkı sıkıya tutmaya çalıştığını gördüm. Portresi her ne kadar izin veremese de, kararlı durmak istediğini hissediyordum. Onu bozmak istemedim.
"Sen ne ara geldin, hem de aracınla?"
"Ne olmuş yani?"
"Duymadım."
"Sen, midenden yükselen açlık feryadını bile duymazsın bu kafayla. Arabayı mı duyacaksın?" Karşılık vermedim. Kapıyı iteleyip eve girmeden önce onu buyur ettim. O, ayakkabıları ardından üzerindekileri de çıkardığı sırada derin bir nefesle adım attım içeriye. Alışık değildim hâlâ. Eskiye oranla biraz daha toparlanmıştım, fakat içeriye attığım her adım, ilk günkü kadar tazeydi. "Oğuzhan'la konuştum gelirken," diyerek söze yeniden giren Özge, üzerimdeki enerjinin vakumu olduğunda, vücudumdaki her kemik elektriğe maruz kalmışcasına titrer şekilde ona çevirdim bakışlarımı.
"Oğuzhan mı? Ne diyor?"
Salona doğru adımladığı sırada sözü bir kez daha devraldı, "O değil, ben konuştum. Hoca gelirse eğer, biz gelene kadar oyalamasını istedim. Biliyorsun ki Melih Hoca, sınıf ne kadar kalabalık olursa olsun yoklamaya takık bir tip. Hazır yeni yıl başlamışken, geçen dönemki gibi gelmemezlik yapma. Ve ayrıca unutma ki Tibet Hoca olmasaydı sınıfta kalmıştın." Koltuğa oturduktan sonra ellerini dizlerine çarpıp dudaklarını gerdi. Bakışları üzerimde dolaşırken, onu izlemeyi bırakmadım. Ellerini, harekete geçmem doğrultusunda havada salladı. "Hadi hazırlan."
"Tibet Hoca ne yaptı ki?"
Omuz silkip geriye yaslandı. "Nerden bileyim? Bana, bu dönem de aynı hataya düşmemeni söyledi sadece. Gizemli adam, biliyorsun."
Sabit kalan konumumu, gizemin içime enjekte ettiği ürpertiyle bozarken, hiçbir şey eklemeden odaya doğru yol aldım. Tibet Hoca, neden benim devamsızlık durumumla ilgilenmişti ki?
Soru, zihnimde ahenkle dans ederken koridora vardığımda durdum. Başımı kaldırıp gözlerimi kapattım. Bir elimin parmak uçlarını duvara sürterek yürürken, kapı boşluğuna geldiğimde ise açtım. Hışımla içeriye girmemin hemen ardından, olabildiğinin en hızlı şeklinde hazır hale gelmek için zamana meydan okudum. Bir zamanlar mahremiyetimin korumasında olan bu oda, artık tabutumdan farksızdı.
Hazır hale geldikten hemen sonra, aynı şekilde ayrıldım odadan. Koridor bitene kadar kapattığım gözlerim elim boşluğa düşünce açıldı. Salona vardıktan sonra telefonuyla ilgilenen Özge, beni fark edip ayaklandı. Hiçbir şey konuşmadan evden çıkıp, araca ilerledik.
Ön koltuklara yerleştiğimizde anahtarı kontağa geçirip motoru çalıştırdı. "Seninkiler nerede? Sormayım sormayım diyorum, ama senden farksız onlar da. Ne Aras ne de Umut... İkisi de gelmiyor artık."
Durdum. Hiçbir şey söyleyemedim. Kalbim eski yerinden taşınıp boğazıma doğru yeni rotasını alırken, iliklerimin dahi çekildiğini hissettim. "Onlar gelmeyecekler..." dedim sessizce. Ellerim birbirlerine kavuşurken, parmaklarım titreşime geçmişti bile. Belli etmemek için baldırlarımın altına çektim.
"Neden gelmiyorlar?" diye devam ettirirken, yoldaki gözlerini yoldaki gözlerini bir an için çekip, bana baktı.
"Umut burada değil," dedim ilk olarak. Sözlerim, şeytanın kahkahası kadar acı veriyordu ruhuma. Kuruyan boğazımı biraz olsun ıslatmak için, yutkunmaya zorladım kendimi.
"Aras?"
"Bilmiyorum."
"Nered-"
Sözü yeniden devralmak istediği sırada hemen araya girdim. Daha fazla konuşmak istemiyordum, bunun için gücüm yoktu. "Özge... Sadece okula gidelim olur mu?"
Bir süre sessiz kaldıktan sonra gözlerini hafif kıstı. Bu ani yükselişim ona bir düşünce bahşetmişti. Buna emindim. Fakat şu anda tek isteğim konunun dağılmasıydı. İstediğim doğrultuda başını usulca sallayıp, sakin bir tonda onayladı beni. "Pekala. Gidelim bakalım."
İçten bir teşekkür etmek istedim ama onu da bastırdım. Çenemde oluşan küçük bir çöküntü, beraberinde zelzeleyi getirdiğinde dudağımın iç kısmını ısırdım. Başımı cama yaslayıp sadece baktım. Beynimin içinde yeniden bir mahkeme salonu açılırken sorgu için hatıra dosyalarım piyasaya çıkmaya başladı. Kendi kendimin savcısı... Kendi kendimin yargıçıydım. Ama hiçbir zaman avukat olamamıştım. Her durum aleyhimeyken, tek söz bile dökülmeyen dudaklarımın bir avukata ihtiyacı yoktu zaten. Tokmak gürültüyle çarparken, karar zamanı geliyordu. Yalnızlık yedek cezam olurken, müebbet vicdan azabına çarptırılıyordum her defasında.
Aracın dışında kalan dikiz aynaya bakarken değişen hayatımla birlikte tamamen değişen görüntüme baktım. Saçlarım hiç olmadığı kadar kısaydı. Yüzüm her zamana oranla daha şiş gözükürken, bedenim tamamen çökmüştü. Çillerim biraz daha özgüvenle parlarken burnumun kızarıklığı, gözlerime fener olmuş gibiydi. Dibe vuruşum, bedenime resmedilmişti. Her ikisinin de sanatçısı bendim.
"Geldik," diye dakikalarca süren sessizliği bozarak konuştu. Emniyet kemerini çözdükten sonra araçtan indi. Ön tarafı dolaşırken kaportaya iki kez vurduğu eli, bana acele etmemi söylemesinin hemen ardından fakülteye doğru adımlamaya başlamıştı bile.
Kapıyı açıp birkaç adım attığımda araçtan gelen kilit sesiyle daha da hızlandım. Merdivenlere varmadan önce yanına geldiğimde, gülümseyip dirseğini koluma çarptırdı. İçeriye girdiğimizde anlık olarak yüzümüze çarpan sıcakla yüzümü buruşturdum. Sınıfa geçmek için kat merdivenlerine doğru rota aldığında yeniden peşinden ilerledim. Hiçbir şey söylemeden, yüzüne eklediği bir tebessümle ilerliyordu. Tam aksi durum olarak da ben durgundum. Bütün duygulardan arınık şekilde ruhsuzdum.
İlk katın merdivenlerini tırmandığımızda bir yeni kat için yön değiştirecektik ki, yukarıdan gelen tanındık ses bizi durdurdu. "Gelmeyin," diye merdiven boşluğundan bize doğru seslenen Oğuzhan, yüzünü yarım yamalak görsem dahi, nefesimi boğazıma dizdi. Aralık'tan bu yana ilk kez görüyordum onu. Fakat asıl ilgilendiğim mesele, hatıralarıydı. Benim gibi olduğunu biliyordum, fakat o bilmiyordu. Dolunay'ı tamamlanmadığı için yaşadığı hiçbir şey ona aktarılmamıştı. Nasıl bir halde olduğunu dahi bilmiyordum.
"Ders yok mu?" Özge, sesini yükselttiğinde, Oğuzhan merdivenlerin başında gözüktü.
"Tip. Canı ders işlemek istemiyormuş. Bıraktı sınıfı." Yanımıza gelirken omuz silkip dudak büzdü. "Klasik Melih Hoca işte."
"Desene boşuna geldik." Huzursuzca söylendi.
"Öyle..." Onu onayladıktan sonra bana döndü bakışları. Kendimi toparlama dürtüsü yükselse bile, hiçbir uğraşa girmedim. "Tarzını değiştirmişsin."
Bir şey söylemeden önce Özge'ye baktığımda, dudaklarını aralayıp benim yerime sözü aldı. "Değil mi? Sence de yakışmamış mı?"
Oğuzhan'a döndüm bu kez. Nefesim kesik ama hızlıydı. Gözlerine bakarken küçük de olsa bir kıpırtı aradım. Bir şeyleri hatırlamasını istedim. "Yakışmış," diye konuştu. "Yakışmış..." aynı sözleri tekrar ederken kıstı sesini. Gözlerine baktığımı anladığında bakışlarını kısa saçlarımdan çekip karşılık verircesine, doğruca gözlerime baktı. Yeşile akraba olan göz rengi, bu kez oldukça koyu gözüküyordu. Derindi. Tıpkı Uriel'in bakışları gibi; tek odaklı, gölgeli ve derindi... "Hadi kantine geçelim," bakışlarını çekip Özge'ye döndü. Bense, yeni bir yara ekledim benliğime.
Sözle onay verilmese de harekete geçerek onaylanan fikirle ben de arkalarından ilerledim. Oğuzhan, bana karşı sergilediği durgunluğunu, Özge'ye bambaşka bir boyutta gösteriyordu. O kadar güzel gözüküyorlardı ki... Bir an için geçen seneye götürdü bu manzara beni. Ne konuştuklarından bir haber dahi olsam da gülüşleri, gayet mutlu olduklarını haykırıyordu kulaklarıma.
Kantine girdiğimizde önden giden Oğuzhan arkasını dönüp bana baktı. Yanlarına vardığımda, koluma giren Özge'nin ardından bir kez daha söze başladı. "Hava soğuk, sıcak sıcak kahve içelim. Benden."
Özge, kolumdan ayrılmadan Oğuzhan'ın omzuna vurup güldü. "Kardeş gibi kardeş! Olur, içelim."
Güldü. "Neyli alırsınız?"
Kaşlarımı hafif kaldırırken karşıma konan fırsatla, hafızasını kontrol etmek için hemen bir soru yönelttim. "Bilmiyor musun?"
Bakışlarını bana yöneltip kaşlarını yarım yamalak çattı. "Hayır..." Nurlarını kaçırırken düşündüğünü belli edercesine sıktı gözlerini. "Karamelli miydi?"
Sözleri, teorilere damga olurken bir dosyayı daha kapatıp savcılığa yolladım. Tam anlamıyla olmasa da, yok ettiğim kişilerin sayısı ikiye çıkmıştı... Bunun cezası da apaçık ortadaydı. Uriel yoktu, ama Oğuzhan'ı gördüğüm her an, bir aynada geçmişi izlercesine kendi yüzüme bakıp sebep olduğum her şeyi görecektim.
"Fındıklı."
"Tamam..." Yörüngesini değiştirdi. "Seninki latte miydi?"
"Evet," diye konuştu Özge. "Benimkini unutmamışsın.
"Ben kahveleri alıp geleyim. Siz oturun, hadi." Arkasını dönüp kalabalığa karışırken bir müddet baktım ardından. Gerçekten de eski Oğuzhan yoktu karşımda. Kendimi teselli ettiğim tek nokta, bir Nabiz oluşuydu. Beni öğrendiği zaman, yalnız olmayacaktım. Fakat, beni tam anlamıyla öğrendiğinde ise, yanımda zorla duran bir Nabiz olacaktı. Belki de hiç durmayacaktı. Meleğime yaptıklarımı öğrenmesi, fiziksel olmasa da psikolojik olarak uzaklaştıracaktı onu.
"Bir şeylere başlamam lazım..." Kendi kendime mırıldandım. Biraz uzakta duran boş masaya ilerleyen Özge'nin ardına takılıp ilerlemeye koyulduğum saniye, aylar üzerine ilk kez çalan telefonum, önce korkutmuş daha sonra şaşırtmıştı. Adımlarım yavaşladığında elime aldığım telefondan beni arayan halamı cevapladım. "Efendim hala."
"Açelya. Canım nasılsın?"
Yürümeye devam ederken sesimi duyurdum. "İyiyim hala. Sen nasılsın?"
"Ben de iyiyim canım. Aslında şey için aradım ben, seni..." Derinlemesine aldığı nefesi kulağıma hışırtıyla geldikten sonra devam etti. "Sen, 22 oldun değil mi?"
"Ben mi?" Kaşlarımı çatıp düşündüm bir süre. Zihnimi fazla toparlayamadan, konuşan halam, benim yerime cevapladı düşüncelerimi.
"7 Eylül, senin doğum günün değil miydi?"
"Evet..." Unutmuştum. Birkaç yıldır kutlamadığım doğum günüm, bu kez aklıma dahi gelmemişti.
"22 oldun yani?"
"Evet, hâlâ. Neden sordun ki?"
"Açelya'm. Biraz tuhaf kaçacak canım, ama babaannenin seni ne kadar önemsediğini biliyordun. Bize vasiyet olarak verdiği mektuplar vardı. Aynı şekil, sana da bıraktığı şeyler varmış."
"Bana mı?" Heyecanıma yenik düşen nefesim durdurdu kendini.
"Evet, kendi evinde. Bize verdiği bir vasiyet de seninle ilgili." Telefonundan gelen ses her saniye daha da geriyordu bedenimi. Garip bir enerjiye bocalanmıştım. Oksijeni geri almış ve ciğerlerime bolundan bolundan veriyordum. "22 yaşına geldiğinde senin, onun evinde kalmanı istemiş."
"N-nasıl yani? Kendi evinde yaşamamı mı?"
"Evet. Biz de şaşırdık, ama bunun için çok diretmiş. Annem dünyadan göç etse bile, onun sözlerinine boynum hâlâ daha kıldan ince, biliyorsun."
"Evet hala," diye cevapladım. Nasıl hissedeceğimi bilemiyordum. Konuşuyor, cevap veriyordum ama omuzlarıma aniden binen bu mirasa nasıl yaklaşacağımı bilmiyordum.
"Düzenli olarak evin temizliğini yapıyordum zaten. Tertermiz ev. Bu yıl okulun bitiyordu değil mi?"
"Evet."
"Tamam canım. Evi yeniden görmek istersin diye, seni almak için oraya geliyorum. Varmak üzereyim. Şehre çoktan girdim. Zaten, bir bilemedin iki saatlik yol. Eğer herhangi bir işin yoksa bugün alayım seni, evi gördükten sonra bana geçeriz. Hala-yeğen bir sohbet ederiz, dertleşiriz, heh? Ne dersin?"
Göz pınarlarım ıslanmaya başlarken çenemi sıkıp gülümsedim. Bu kez gerçekten gülümsedim. Biraz önceki yorgunluğum, saniyeler içinde aklıma gelen fikirle aniden yok olmuş gibiydi. Mirası şimdi daha iyi anlıyordum... Konu sadece ev değildi. Evin içindekilerdi... Büyükannemin benim için bıraktığı her neyse, bir şeylere başlamam için önüme gelen en mükemmel fırsattı. "Tamam hala. Şu anda neredesin?"
"Az önce fakültenin önünd-"
"Dur," heyecanla atıldım. "Dur geçme, geri dön. Ben fakültedeyim."
Sesli bir şekilde gülüp beni onayladıktan sonra kapattık telefonu. Başımı kaldırdığımda, elindeki tepsiye dizdiği üç bardakla gelen Oğuzhan görüş açıma girdi. Tuhaf bir şekilde içime dolan cesaretle derin bir nefes aldım.
"Halan mıydı?" diye soru sordu Özge.
Ona dönüp mırıltıyla onayladıktan sonra ayağa kalkıp çantamı koluma geçirdim. "Özür dilerim, fakat benim gitmem gerekiyor. Halam beni almak için geliyor."
"Kahve?"
"Özür dilerim... Gerçekten gitmem gerekiyor. Sonra görüşürüz, sıradaki kahveleri ben söylerim, tamam mı?"
"Sıkıntı yok," dedi Oğuzhan. "Sonra görüşürüz. Kendine iyi bak."
"Siz de..." Kalbime konan kuşu özgürlüğüne kavuştururken hızla harekete geçtim. Bu kez düşünme vakti değildi. Harekete geçme zamanı
bir evle gelmişti.
Dışarıya çıktığımda inceden yağmaya başlayan yağmur, bedenime okyanus olmuştu adeta. Hızlı adımlarla merdivenleri inip park yerine doğru ilerlediğim sırada, siyah bir araçtan inen halamı görmemle daha da hızlandım. İçimi yiyip duran tırtıllar, kelebeğe dönüşmüştü. Midemin üzerinden boğazıma doğru ilerledikçe, kanatlarından dökülen tozlar tüm organlarıma ince bir çarşaf olup onları dinlenişe davet etti. Bu kadar rahatlayacağımı bir kez olsun düşünmemişken, kanadını kalbime sürten kelebek, mutluluk yaşlarına haber yolluyordu.
"Hala!" diye sesimi duyurduğumda boynuna hızla sarıldım.
"Halam..." Sıkıca sardı beni. Bir dakikaya zil çaldıran sürede sıkı sıkıya sarılmışken, sonunda buna bir son verip ayrıldık. "Sen, kendine ne yapmışsın böyle?"
"Kestim öyle."
"Öylesine?" İnandıramadığım, ses tonundan belli oluyordu. "İsteyerek?"
"Evet..."
"Kızım, bak bakalım halanda buna inanacak göz var mı? Bilerek kessen, sonrasında bakımını da yaptırırdın. Depresyon sonrası kesim bu." Hiçbir şey söylemeden baktım gözlerine. Yüzündeki ciddiyet, bakışmamız devam ederken yavaşça soldu. "Tamam, hallederiz. Sen gülümse, yeter benim için."
"Teşekkür ederim."
Dudaklarını birbirine bastırıp memnunca sıktı gözlerini. "Hadi, gidelim bakalım."
"Gidelim."
"Önce kaldığın eve uğrayalım, birkaç eşya alalım."
Aracına yerleştiğimizde emniyet kemerlerini taktık. "Gitmeyelim. Direk şehre geçelim." Eve gitmek demek, o koridordan bir kez daha geçmek demekti... O duvarlara çarpa çarpa ölen meleğin, emanet Nabiz'i ona emanet eden asıl Nabiz'inin evine gitmek...
Harakete geçmeden önce bana baktı bir süre. Bir söz söylemeden, üzerimde dolaştırdığı bakışlarına karşılık verdiğimde bir süre daha bekleyip hafifçe salladı başını. "Öyle olsun bakalım."
Dakikalar önce geldiğim yoldan geriye dönüp, fakülte çıkışına geldiğimizde farklı rotaya sürdü. Bir ya da daha fazla gece olsa dahi bu şehirden uzak kalmak iyi gelecek ve babaannemin evinde beni bekleyen her neyse, hem onun hem de Uriel'in gitmemi istediği yöne adım için güzel bir başlangıç olacak, yeni bir umut doğacaktı.
Yolculuk boyunca radyoda çalan birbirinden farklı tarz şarkılar, halamın sakin kişiliğini bir kenara oturtup tamamen eğlence dolu birine çevirdi. Arada sırada beni dürtmesi ona katılmamı istediğini belli ederken, sadece gülümseyip onu izledim.
Bir zaman sonra radyoyu kısıp benimle sohbet etmeye başladı. Günlük hayat, okul, ev, arkadaşlarım, annem, teyzem... Bazen de saçlarımda dolaştırıyordu gözlerini. Sormak istediği sorunun aslı bu kesimin sebebiydi. Ve bu bariz bir şekilde ortadaydı. Yine de, Özge gibi, beni bana bıraktı. Farklı bir konudan ötürü böyle olsaydım eğer, onlara kendim gidip anlatırdım elbet. Bunu bildikleri için sıkıştırmamışlardı, ama bu kez kendi kendime bile söyleyemediğim olayı, hiçbir zaman öğrenmeyeceklerdi. Bu da bir zaman sonra, eğer düzelmezsem beni sıkıştırmaya başlayacaklarının habercisiydi.
Zaman, yol gibi hızla akıp giderken şehre girdik. İlk karşılaştığımız petrol yerinde aracı doyurduktan sonra birkaç parça şeyle kendimizi de doyurmuş ve kaldığımız yerden devam ettik. Şu anda büyükannemin evine gidiyorduk. Oradan da halamın evine geçecektik. Anlattığı plan bu şekildeyken, devamında kurduğu yeni planlar, beraber gezmemiz ve eğlenmemiz yönündeydi. Sadece gülümseyip başımı sallıyordum. Bazen söze girer, onu takmadığımı düşünme riskinden kurtarırdım kendimi. Üzülmesini istemiyordum. Tüm sorun elbette bendeydi ve bunu durgunluğumla onlara yıkamazdım.
"Hadi bakalım. İşte geldik," diye konuştu. Dikkatimi yoldan çekip önüme döndüğümde büyük bahçesiyle beraber eski tarz olsa da oldukça büyüleyici gözüken eve baktım. Garip mimarisi, göz zevkimin iştahını kabartarak eve hayran bırakmıştı. Bakım yapıldığı oldukça belliydi. Her zerresi sapasağlam gözüküyordu. "Burada kalmaya başladığında daha yakın olacağız. Bu çok güzel!" Heyecanla sesini duyurup, araçtan inmeden önce otuz iki diş gülümseyip baktı bana.
Aynı şekil ben de araçtan indiğimde evin büyüsü, üzerime daha çok sinmiş, adeta hipnoz etmişti. Her şeyin başladığı yer, bu evdi. Çocukluğumda buraya çok gelmiş olsam da bu büyüleyicilik aklımdan uçup gitmişti...
"Hadi, yeni evine girelim."
Bakışlarımı indirip halamla buluşturdum. Gözlerindeki parlaklık, burukluğa göz kırparken eski anıların kurbanı olduğu aşikardı. Harakete geçtiğinde, ardından ilerledim. Büyük kapının yanına vardığımızda cebinden çıkardığı anahtara bir süre baktı. "Bu, artık senin," dedi elindekini uzatırken. Mirası bana devrederken, aslında nasıl hüzünlendiğini görebiliyordum. "Kapıyı sen aç," diye konuştu her şeye rağmen. Derin bir nefes alıp yuttu sanki. Dudakları birbirlerini bastırırken gözlerini gülümsetti.
Anahtara çevirdim bakışlarımı. Diğer anahtarlardan bile farklıydı. Elime aldığımda demirin temas ettiği derim, geriye kalan tüm bedenim aksine garip bir şekilde serinledi. Fazla beklemeden kapıya götürüp açtım. Aralanan kapı, bize o ihtişamlı evi sunarken içeriye adımladık.
Hayranlığımı gizleyemeden koca duvarlara bakarken, "Gezdirmemi ister misin?" diye sorduğunu duydum.
Genzimin özlemle titrediğini hissettim. Unuttuğumu sanmıştım ama hayır. Bu duvarlar çocukluğumu anlatıyordu bana. Küçük Açelya, ilerideki duvarı dönüp salonun ortasında koşturacaktı birazdan... "Teşekkür ederim. Ama hatırlıyorum... Bir süre yalnız dolaşabilir miyim?" diye karşılık verdiğimde, gözlerime masum bir bakış atıp aniden bana sarıldı.
"Onu özlediğini biliyorum. Aynı şekil ben de. Babaannen, senin üzgün oluşunu hiçbir zaman istemedi. Lütfen gülümse. Tamam mı?"
Yangına bulanan denizlerim, bir dalga vurgunu almış ve yanaklarımdan süzülmeye başlamıştı. Onu gerçekten çok özlemiştim. Kalbimde yanan alevlerden birinin ismiydi o... Sessiz bir nefes alıp halama doladığım ellerimi gözlerime götürüp, sildim. "Tamam... Deneyeceğim."
Benden ayrılıp yanağıma bir öpücük kondurdu. "Ben salonda bekliyorum. İstediğin kadar dolaş. İstediğin zaman ayrılırız."
"Teşekkür ederim."
Yanından ayrılıp odalara doğru yol aldım. Karşıma çıkan her kapıyı açıp içeride biraz dolaştıktan sonra yeniden koridora attım kendimi. Bir zamanlar burada dolaşmıştım. Ve benimle birlikte onları göremesem de hem Uriel hem de Sekhmet dolaşmıştı... Belki de çok daha fazla melek ya da şeytanla bilmeden yan yana bulunmuştum... Uriel, kaç kez korumuştu beni? Ben fark etmeden, kaç kez sarmıştı kanatlarına?
Her bir duvarı, Nabiz'lere dostluk yapmış bu ev, şimdi kimsesizliğe mahrum kalmıştı.
Adımlarımı ilerlettiğim sırada üzerimden geçen bir ışıkla durdum. Ne olduğunu anlamadan önce etrafta gezdirdim gözlerimi. Kalbim gittikçe hızlanırken geriye doğru bir adım atmıştım ki o ışık kendini yeniden belli etti. Bir adım daha geri çekilip kolumu uzattım bu kez. Parmak uçlarım az önceki konumuma gittikçe yaklaşırken görünmez bir perdeye değmişcesine etraf yeniden aydınlandı.
Bir duvar gibi duran perde bir temas olamadığında hiç yok gibiydi. "Bu da ne böyle?" Şaşkınlığın etkisiyle sessizce mırıldanıp, yeniden adımladım. Perde bedenimden süzülüp geçerken o ışık kendini yeniden gösterip soldu. Burada bir şey olduğu açıkça belliydi. Ve karşıda kalan sadece bir odayla alakalı olduğu belliydi. Hemen ilerledim. Kapının yanına geldiğimde, ağız boşluğuma doldurduğum havayı yavaşça dışarıya bıraktım. Kapı küçük bir gıcırtıyla açıldığında boş bir oda karşıladı beni. Sadece çekmeceli bir dolap, masa ve sandalye vardı.
Dolabın karşısına geçip kapaklarını araladığımda karşıma çıkan manzara dosya ve boş kağıtlardı. Hepsini alıp masaya koyduktan sonra karıştırmaya başladım hemen. Dosya her tarz boyayla çizilmiş resimlerden ibaretti. İşin ilginç tarafı çizimlerin hepsi birbirine benziyordu. İki gruba ayrılmış; bazıları manzara, bazıları aynalarla dolu bir odanın çizimleriydi.
Daha da karıştırmaya başladım. Son resme gelene kadar hep aynı tarzdı fakat, son resim yine aynalardan oluşsa da kağıdı biraz daha farklıydı. Dosyadan çıkardığım resmi her ne kadar incelesem de kalınlığından başka hiçbir şey yoktu. Camdan uzanan gün ışığına götürdüm kağıdı. Yine bir şey yoku. Kağıdı yavaşça kaldırdığımda çizgi halinde beliren siyahlıklar karşıma çıkınca, bir an için duraklatsa da heyecanlı ve hızlı haraketlerle daha da kaldırdım. Kağıdı tamamen kaplayan yazılar saniye geçtikçe daha da heyecanlandırıyordu beni. Belki de bulduğum ilk umut ışığı buydu.
Masaya hızla ilerleyip kağıdın köşesini inceledim. Tam da düşündüğüm doğrultuda, resim iki kağıdın birleşimine yapılmıştı. Üzerindeki çizim yazıyı sadece gün ışığında gösteriyordu. Bu bir oyundu. İki parçayı daha iyi ayırmak için küçük bir kenarı yırtığımda karşıma çıkan iki yaprağı hemen tutup dikkatli bir şekilde ayırmaya başladım.
Bir süre sonra iki parça yan yana gelirken çizimi bırakıp yazılara verdim dikkatimi. Bu bir mektuptu. Büyükannemin, ince ve narin yazısıyla yazıldığı belliydi. Saniyelerce süren incelemeyi bırakıp okumaya başladım;
"Sevgili torunum Açelya'ma..."


