“Yıldızlar ve dünya uzayın ufkunda batıp batıp çıkıyordu.” Efsun Sokağı 51.s
“Armin bir şeyler yap! Bizden giderek uzaklaşıyorlar.” Kaybetmenin, erişememenin kaygılarıyla dolup taşan Mirel, tüm benliği ile çevresindekilere tutunmaya çalışıyordu.“Bu bir canlı değil; bu metalden yapılma bir yaratık ona tesir edemiyorum Mirel.”
“Hayır, canım; yüksek basınçlı çelik alaşımdan oluşma bir gövdesi var. Paslanmaya karşı direnç gösterebilmesi için titanyum da kullanılmış tabi. Ona bu gücü veren dört ana sistemi var; dizel jeneratörler, elektrikli ana motoru, güç depolayan bataryası ve yakıt pilleri hatta beş demeliyim ama bu beşinci maddeyi bir türlü zihnimde yaratamıyorum Armin, bu şeyi – adını konduramadığım maddeyi- bilemezsek onu alt edemeyiz değil mi? Yoksa yanılıyor muyum?” Mirel kolay kolay yanılmazdı, bilgi hapishanesine çevirdiği zihniyle her şeyin bir çözüme ulaşacağını, kırılması imkansız denilen taşın bile bir gün kırılabileceğini biliyordu.
Mirel, Armin ve Bay Raza açık sularda denizaltının arkasından durmaksızın yüzmeye –onu takip etmeye- devam ediyorlardı. Onu zar zor bulmuşlardı ve bırakmaya hiç niyetleri yoktu ta ki onu yok edene kadar.
“Fazla bir zamanları yok en fazla on yedi gün su altında kalabilirler yani çocuklar, çıkmaları an meselesi olabilir. Ne zaman indiklerini bilmiyoruz. Uzun süre kalmaları yakıt pillerine bağlı bu da demek oluyor ki bizim hedefimiz “yakıt pilleri” gibi gözüküyor.”
“Bunu yapabilir miyiz?”
“Yapabilir miyiz mi? Armin bazen şaka yaptığını düşünüyorum. Yapabilir miyiz değil YAPACAĞIZ” güç göstergeli bir reverans yaparak ardından yüzmeye devam etti Mirel.
“Mirel doğru söylüyor deniz oğlan. Bunca yıl kötülük yapmış olan bu caniler kolay bir şekilde kurtulacaklarını sanıyorlarsa yanılıyorlar. Ben sadece minik bir evladımı değil; yüzlerce evladımı kaybettim ve şuandan sonra da kaybetmeye hiç niyetim yok siz dahil” Saren Orao Raza, içinde biriktirdiği öfkeyi tüm enerjisinde hapsediyor ve atmayı dört gözle beklediği bir ana saklayıveriyordu.
“Teşekkürler efendim, olması gerekeni söyledim sadece.” dedi Mirel.
“Efendim, güç öyle bir şey ki ya da yetenek mi demeliyim adını konduramıyorum ama şu yaşıma kadar tüm canlılara –kötü karakterli - sirayet ederken şimdi şuanda karşımda giden bu canavara işlemiyor yeteneğim ve bu beni nasıl kaygılandırıyor size anlatamam. “Yapabilir miyiz” düşüncesi buradan geliyor hiç denenmemiş olanı denemeye kalkışmak aslında kastettiğimbuydu.”
“Seni anlayabiliyorum evlat, bu gayet de normal bir şey. Mirel, denizkızımız bu konuda epey iddialı doğrusu cesaretine hayranım; bizi buluşun ve onca yolu kat edişin kolay bir şey değildi. Mirel bizi hiç bırakmadı ve de bizde onu. Bundan sonrada bırakacak değiliz elbet.” Mirel yüzgeciyle oluşturduğu kalbi Bay Raza’ya doğru işaret ederken o da ona göz kırparak karşılık vermişti.
“Evimizde –okyanusta- savaşmayacağız da nerede savaşacağız ya hu? Burası bizim topraklarımız, buraya sonuna kadar sahip çıkmalıyız ne pahasına olursa olsun; zaten kaybedecek neyimiz kaldı ki? Değil mi Armin?”
“Hiç.”
Uzun bir sessizlik oldu ve bu üç deniz canlısı denizaltını pür dikkat akıntının her pahasına dek izlemeye devam etti. Boyları öylesine uzundu ki benekli kartal aralarında minicik kalıyordu. Onlara erişebilmek için epey çaba gösteriyordu Bay Raza. Mirel’in siyah saçları akıntıyla birlikte ahenkle savrulurken Armin’in ise güçlü ve diri bedeni savaşa hazır bir asker gibi okyanusta süzülüyordu.
“Evlat beni sırtına almanın zamanı geldi, böyle gidersek geride kalmanıza yol açacağım.” Armin hızla vatozun altına inerek onun bedeninin üstünde kalmasını sağlamaya çalıştı. “Nasılsınız efendim?”
“İşte şimdi daha iyi hissediyorum, sağol evlat.”
“Rica ederim, sizi taşımak büyük bir zevk.” Mirel onlara tebessüm ederken gözünü bir an bile denizaltından ayırmıyordu.
Geçtikleri her bölgenin canlılarını denizaltına karşı uyarıyor onları göçe zorluyorlardı. Hint’i aşmışlardı ve şimdi önlerinde ne Mirel’in ne de Armin’in kulaç attığı Akdeniz vardı. Akdenizin derinliklerinde en diplerinde uzunca süzülüyorlardı.
“Çok uzun zaman önce geçmiştik buradan çocuklar. Şimdi hayal meyal hatırlıyorum ne anlatsam yarım kalır.” Dedi Bay Raza
“Olsun dinlemeyi çok isteriz; yarım da olsa her hikaye anlatılmaya değerdir efendim.”
“Yedi ya da sekiz yaşlarındaydım. O zamanlar Baltık Denizi’nin kumlu ve çamurlu tabanlarında doğup büyümüştüm. Her şey güllük gülistanlıktı. Yüzme yarışları, saklambaçlar; büyüklerimizin izin vermediği her türlü hareketlere girişmeler ne ararsanız işte… O dönem delilik çağıydı. Dünyanın en büyük acı su havzasında olduğumuzu ortaokul döneminin sonlarına doğru idrak etmem epey bir zamanımı almıştı çünkü okyanustan bir haber hayal dünyasında yaşayan zihnim gerçeklerle yüzleşmekten çok uzaktı.
Buzul çağından kalma çökme ve yükselmeler işte tam da o dönemime rast gelmişti, denizdeki yükselmelerin boy gösterdiği sıralarda ani bir göçe zorlandık; büyük bir hızla önce Akdeniz’i ardından Atlas ve en sonunda da Büyük Okyanus…
Akdeniz! Şimdiye kadar yaşadığım her yerden bambaşka, büyüleyici, etkileyici aynı zamanda da gizemliydi. Çok değil beş gün (onlara göre beş yıl) kalıp yolumuza devam etmiştik.
“Size gizemli gelen neydi?” Mirel merakını dizginleyemiyordu ve sabrıysa üzerine işlenmiş nemli bir kıyafet gibiydi.
“Anlatacağım evlat, dinlemeyi bilirsen şayet.” Mirel hafif tebessüm ederek kafasını aşağı yukarı tamam der gibi sallayarak gözleri kırpıştırdı.
“Evet, ne diyordum, beş gün, tam beş gün geçirdik ailemle beraber Akdeniz’de…” bir süre konuşmadı ve sonra devam ederek “ Öfkelendiğinde fırtınalar koparan, gemileri batıran Poseion’dan mı, yoksa onun eşi; denizlerin kraliçesi Amphitriten mi, ya da deniz tanrısı Nereus’un elli kızı(su perileri) Nereidlerden mi başlasam bilemedim.” Sesini biraz daha yükselterek “Çocuklar! Hazır mısınız? İşte sizin tarihiniz; kökeninizin doğduğu o yerden geçiyoruz”
Akdeniz… Akdeniz’in tarih kokan çarşafa sarılıp bir sır gibi saklandığı o derin sularında süzülüyorlardı. Ne kadar derin o kadar gizem ve sürpriz… Kum yığınlarının arasına gizlenmiş adeta kumdan bir vücut haline gelmiş Pisi balıkları, hayran hayran oradan geçen iki deniz insanını ve benekli kartal vatozunu izliyordu kahveye bulanmış küçük beneklerle kaplı gözleriyle…
“Bu denizi hep merak etmişimdir, kitaplar bile her şeyi açıklayamıyor.” Mirel, Armin’in hizanısında Bay Raza ise onun sırtında ilerlemeye devam ediyorlardı; denizaltı ise gözlerinden bir saniye bile ayrılmıyordu.
“Kesinlikle evlat, kitaplarda anlatılmayan dolu şey var.”
“Bakın doğuya doğru çevirdi yönünü.” dedi Armin.
“O da ne?” Mirel’in ağzı açık kalmıştı.
“Ne gördün Mirel?”
“Bir dalgıç sarkıyor bakın hemen köşede. Galiba gözetleniyoruz arkadaşlar.”
“Neler oluyor neden yavaşladık?”
“Komutanım doğuya sapmalıyız, kuzey yönünde uyarı veriyor.”
“Bir an önce şu sulardan çıkmak istiyorum. Sırbistan’ a ne kadar kaldı?”
“Üç gün içinde oradayız komutanım.”
“Üç gün mü? On dört gündür suyun altındayız ve sen bana üç gün sonra diyorsun! On yedi günü geçerse başımıza geleceklerden habersizsin galiba. Bunu suya atın! Hem kapının açılıp açılmadığını kontrol etmiş olursunuz. Bizi bu kadar oyaladığı yeter. Hey sen buraya gel.”
“Emredin komutanım.”
“Şimdi şu soğanın yerini alıyorsun, komuta sende. Anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı komutanım.”
“Üç gün değil, bizi bir gün içinde Sırbistan’a ulaştıramazsan derin suları boylarsın ona göre.”
Kazano Petrovic, güneşten kavrulmuş yüzünde; geniş kırışmış alnı, kumral saçlarının arasına karışmış – artık yaşlanmalısın diye bağıran- beyazlar ve mavi gözlerini daha da sert yapan kavisli kaşlarının tam ortasında oluşmuş çizgiyle dudakları yay gibi aşağıda mürettebatına sert bir bakış atıp odasına gitti.
Mürettebat, bir müddet mırıldandı ve başları kuma gömülü deve kuşları gibi ekrana yapıştılar. Diğerleri ise arkadaşlarını –bir hiç uğruna- ellerinden kelepçeleyerek arka tarafa doğru götürdüler.
“Mirel, Bay Raza’yı sırtlan ben hızlanıp neler dönüyor bir bakıp geliyorum hemen”
“Dikkat et, bilerek birini gözcü bırakmış olmalılar.”
“Tamamdır, sizde yerinizden kımıldamayın sakın.”
Armin, hızına hız katmış devasa bir şekilde denizaltının bile kat edemeyeceği yolu bir saniye içinde aşıvermişti. Kuyruğu ardında bıraktığı minik balıklara el sallarken bir taraftan da kulaç attığı yerlerde “Akdeniz’i terk edin!” serzenişleri yankılanıyordu. Ahtapotlardan, denizatlarına, denizatlarından denizin en minik hücreli canlısına varana dek hepsine haykırıyordu okyanusun oğlanı.
Denizaltı hızla giderken öngöremedikleri bir kayaya çarptı ve o anda tüm deniz sus pus oluverdi. Armin de en yakınında bir yere gizlenmiş an be an onu takip ediyordu. Diğer taraftan Epstein, gitikçe azalan oksijeniyle son nefesine erişmemek uğruna adeta denizle hınca hınç mücadele ediyordu…