Skip to content

DONÖR

Chapter 14 · 9 min read

DONÖR

Chapter 14

⇝ 13 | Beklenmedik İtiraf

Üzerimdeki o ahmak kostümden kurtulup sıcak bir duş aldığımda kendimi hiç olmadığım kadar yorgun hissediyordum. Bütün bir günün telaşı omuzlarıma binmiş, beni iyice yormuş ve bitirmişti. Banyodan çıkıp odama gelince sehpamın üzerinde duran yemek tepsisine doğru adımladım.

“Menemen, yoğurt, çorba ve bir parça tavuk. Ben bunların hepsini yersem uzaya çıkarım.”

Yatağıma oturup yemek masamı kendime çektim. Hiç iştahım yoktu ama karnım açtı ve her akşam tok karnına almam gereken ilaçlarım çekmecemde beni bekliyorlardı. Zorla da olsa ağzıma iki lokma tıkıştırırken göz ucuyla saate baktım. Akşamın dokuzuna geliyordu. Günün nasıl bittiğini anlamamıştım. Tüm günü midemdeki hafif bulantı ve çeşitli yerlerimdeki ağrılarla atlatsam da bu benim için normal bir durum hâlini almıştı artık. Nasıl bir insan hiç ağrısı olmadan sıradan bir şekilde kendini iyi hissediyorsa bende o noktaya gelmiştim. Artık vücudumdaki ağrılara o kadar alışmıştım ki yok gibiydiler.

Önümdeki tepsiden bir şeyler yemeye çalışırken bulanan midemle yatağımdan kalkıp klozete koştum. Daha midemin kapısından içeri dahi girmemiş yiyecek kırıntılarını klozete boşaltırken vücudum her zamanki gibi titremeye ve soğuk terler dökmeye başlamıştı. Bedenimi klozetin yanına bıraktığımda nefes nefeseydim. Bir elimi hemen başımın üzerindeki sifona atıp düğmesine bastım. Nefesim rayına oturduğunda yavaşça kalktım yerden. Hızla elimi yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçalamak için fırçamı aldım.

“Gördün mü bak? Yediğin yiyecekler bu sefer nerdeyse 10 dakika durdular içerde. Rekora koşuyorsun oğlum, aslansın sen.” dedim kendi kendime. Bu saçma sapan aynada kendimle konuşma huyum da Yasemin’e benzemişti. Kısa sürede beni bu kadar etkilemesine hâlâ anlam veremesem de onun sayesinde yalnızken bile kalabalık olduğumu hissediyordum.

Aklıma Yasemin gelince yatmadan önce onu kontrol etmem gerektiğini düşündüm. Hızla işimi halledip banyodan odama geldim. Midem boş olduğu için ilaçları atmayıp sonraya bıraktım. Yatağın üzerine attığım telefonumu elime alıp bildirimlerime göz attım. Ben banyodayken annem aramıştı. Yasemin’in yanına gitmeden önce ona geri dönmem gerekiyordu. Kendimi yatağa bırakıp ara tuşuna bastım.

Anne ve babamdan hayatımı yazdığım kitabımda yeterince bahsetmediğimi fark ettim o an. Oysaki annem beni günde yüz kez arar ulaşamayınca da Emre’yi işinden gücünden eder, beni kontrol etmesi için yollardı. Babamsa, neyse...

Onların benimle refakatçi olarak kalmasını ve benim yüzümden sıkıntılar çekmesini istemiyordum. Her şeyimi kendim halledebilecek gücü bedenimde bulabiliyordum. O gücü bulamadığım zamanlarda oluyordu tabi. İşte o vakitlerde sadece yatarak kendimi şarj etmeye çalışıyordum. Ama son aylarda sürekli odamdan çıkma isteğimi artıran, onu görmediğimde günümün iyi geçmeyeceğine inandığım kişiyle birlikte artık kendimi çok daha enerjik hissediyordum. Eksilerden sıfıra çıkmış gibi bir artış olmuştu enerjimde. Aktif bir şekilde kemoterapi alan bir hasta için sıfır enerji oldukça yüksek bir rakamdı benim için.

Annem telefonu açtığında ufak bir feryat kulağımı deldi geçti.

“Neden açmıyorsun telefonlarımı? Az daha otobüse binip oraya gelecektim. Yok, yok biz seni orda yalnız bırakarak hata ettik. Yarına bilet alıp yanına geleceğim.”

“Annem, anneciğim. Bir sakin olur musun? Duştaydım bu yüzden açamadım telefonunu. Hemen celallenme.”

“Celallenirim ben! Merak ediyorum seni. Babana söyledim yanında olmalıyız dedim. En kısa zamanda geleceğim oraya senle kalacağım.”

Hastaneye ilk yattığım zamanlar annem de babamda burada yanımda kalmış, bana yardımcı olmuşlardı. Kemoterapiyi ilk kez aldığımda bedenim bu yeni olaya alışmak için fazla tepkiler vermiş, hiçbir işimi kendim görememiştim. Psikolojim kanser üreten hücrelerimle beraber bozulmuş, saçma sapan dönemler geçirmiştim.

Hayatınızdaki tüm berbat anları unutun. Çünkü sizin yaşadığınız o hislerin benim gibilerin yaşadıklarının yanında incir çekirdeğini bile doldurmayacağından eminim. Yaklaşık bir 10 gün benimle refakatçi kaldıktan sonra her şeyi kabullenen bedenim ve psikolojim artık onlara ihtiyaç duymayı bırakmış, bende onları burada istemediğimi açık bir dille beyan etmiştim. Onların benden çok yıprandığını görmek -özellikle annemin- beni fazlaca mutsuz ederken burada kalmalarında daha fazla müsaade edemezdim. Emre’nin de yardımıyla iki aydır refakatçim olmadan idare etmiş ve etmeye de devam edecektim.

“Her telefonda bunu mu tartışacağız anne. Yorgunum uyuyacağım. Babama selam söyle.” deyip anneme konuşma şansı tanımadan telefonu kapatmıştım. Bu hareketim onu üzmüş olabilirdi ama aynı konuyu yüz kez konuşmak artık sinirlenmeme neden oluyordu.

Hafif gerilen sinirlerimi rahatlatmak ve bugünün değerlendirmesini yapmak isteyen bedenimi Yasemin’in yanına gitmesi için yataktan kaldırdım. Saatlerdir onu görmemiştim. Odasına gittiğimde çoktan uyuduğunu gördüm. Şeker Teyzeyle aralarındaki perde yarıya kadar açıktı ve Poyraz yerine kızının orada olduğunu görmek beni mutlu etmişti. Yasemin ve onun aynı odada uyuduklarını düşündükçe içimdeki sinir kütlesi büyüyüp dağ oluyordu.

Yavaşça Yasemin’in yatağına doğru adımlayıp bir yılan gibi vücuduna dolanan pikesinden onu kurtardım ve güzelce üzerini örttüm. Geldiğim gibi sessiz adımlarla odasından çıkıp kendi odama gidecektim ki oturma alanında yalnız başına duran ve camdan dışarıyı seyreden Hayriye’yi görünce vazgeçip onun yanına doğru adımladım.

“Bugün sen de olmalıydın.” dedim ellerim cebimdeyken yanında dikilerek. Bir anda gelmem onu korkutmuş olacak ki ufak bir tepki gösterip derin bir nefes verdi.

“Çok isterdim ama iyi hissetmiyordum kendimi.” diye cevap verdi. Omuzlarına yumuşak bir polar atmış, başına da bir tülbent sarmıştı. Şirin gözüküyordu. Sağlığına kavuşmuştu artık ve saçları da çıktığında çok güzel bir kız olacağı barizdi.

“Daha iyi misin peki?” diye sordum.

“Evet, gün boyu uyuyunca uykum bitmiş gibi hissediyordum ben de son kez buraya gelmek istedim.”

“Ne zaman taburcu olacaksın?”

“Yarın.”

Onun adına çok sevinmiştim. Hastalığı erken fark edilmiş ve kısa bir kemoterapi aldıktan sonra ameliyat edilmiş, sağlığına kavuşmuştu. Bir kez daha erken teşhisin önemini kavrayan beynim ve kanserin esiri olan hücrelerim aptallığıma isyan etme moduna girmişti. Bu kadar geç kalmamış olsaydım belki ben de çoktan bu hastalığı atlatmış ve normal hayatımda dönmüş olacaktım. Çünkü benim hatalığım aşırı ilerlemediği sürece tedaviye kolay cevap veren türden bir hastalıktı.

“Senin adına çok sevindim.”

Geldim geleli ilk kez bana bakıp gülümsedi.

“Umarım sen ve Yasemin de iyileşirsiniz. Sizin için dua edeceğim.”

Sesinde manidar bir tını vardı. Onunla konuştuğum zamanları düşündüğümde ilk defa böyle bir enerji hissettiğimi fark ettim. Sanki içinde bir mutsuzluk vardı da kendine saklıyor gibiydi.

“Umarım. Ama unutma ki kendine bundan sonraki süreçte çok iyi bakmalısın. Kontrollerini sakın aksatma olur mu?” dediğim esnada bakışlarım önümüzdeki ışıklarla bezenmiş Ankara’ya dönmüştü. Hayriye hâlâ bana bakarken çok uzun sürmeden tekrar ona çevirdim bakışlarımı. Başını olumlu anlamda sallarken yüzündeki ifadeyi anlamlandıramadım.

“Bir sorun mu var?” diye sorduğumda başını hızla iki yana salladı ve o da camdaki manzaradan dışarı bakmaya başladı.

“Gören de buradan ayrılmak istemiyorsun sanır.” dedim gülerek. Öyle bir ruh haline bürünmüştü ki artık ister istemez bunu düşünmeye başlamıştım.

“İstemiyorum.” dedi birden. Bütün vücudunu bana çevirip yanda duran elimi avucunun için aldı ve bana baktı. Bir anda yaptığı bu hareket karşısında şaşkınlıktan kaskatı kesilmiştim. Bakışlarım elimi tutan parmaklarına kaydığında yüzümdeki dehşete uğramış ifadeyi gizleyemeden öylece kalakaldım.

“Senden ayrılmak istemiyorum.” diye devam etti sözlerine. “Seninle konuşmak için çok güzel bir konuşma hazırlamıştım ama hepsi şu an aklımdan uçup gitti. Bir deli cesaretiyle odana gelecektim ki senin Yasemin’in odasına gittiğini görünce burada bekledim. Sen odadan çıkınca kendimle şöyle bir anlaşmaya girdim. Eğer sen benim yanıma gelirsen sana tüm hislerimi anlatacağım ama gelmez de odana gitmeyi seçersen susup içime gömecektim. Ve sen yanıma gelince kendime olan sözümü tutmam gerektiğini düşünüp sana şunu söylemek istiyorum. Eray, ben...”

“Dur,” dedim ve sözünü kestim. Eli hâlâ elimdeydi. Yüzündeki heyecan verici ifade sönüp yerini korku sarmıştı. “Söyleme.” dedim sessizce.

“Neden?”

“Çünkü şu an söylemek üzere olduğun şeyin hiçbir gerçeklik payı yok. Daha çok küçüksün. En güzel duygularını bu yaşta benim gibi bir adam için mi heba edeceksin?”

“Gerçek bu Eray.” diğer elimi de kavradığında işlerin rayından çıktığını hissetmeye başlamıştım. “Seni tanıdığım ilk günden beri senden hoşlanıyorum. Sen çok iyi bir insansın...”

“Hayriye...”

“Lütfen. Lütfen sözümü kesmeyip bir beni dinler misin?”

Başımı olumlu anlamda sallarken ellerimi onunkilerden yavaşça çekip yüzüne baktım.

Bozuntuya vermeyip konuştu. “Biliyorum, sen benden çok büyüksün, abimden bile büyüksün. Ama yine de tüm bunları söylemeden buradan gitmek istemiyorum. Sabah uyandığında muhtemelen ben burada olmayacağım, birbirimizi bir daha hiç göremeyeceğiz. Bu yüzden şu an bunları söylerken çok rahatım. Senden hiçbir beklentim yok. Lütfen beni yanlış anlama. Sadece bunu hep içimde yaşadım ve artık içimden atıp yeni hayatıma bakmam gerektiğini düşündüm. Harika bir abi, harika bir arkadaş ve mükemmel bir insansın. Seni tanıdığım için çok mutluyum.”

Yüzümdeki şaşkın ifade Hayriye konuştukça artıyordu. Bana olan tavır ve davranışları yavaşça aklıma doluşmaya başlamıştı. Hep mi gözleri böyle parlıyor diye düşünmüştüm onu ilk gördüğümde. Şimdiyse bana bakarken parladığını anlamıştım. Ve sonra Yasemin’le aramda geçen bir konuşma canlandı kafamda.

“Fazla parlama, kızın gözlerini kamaştırıyorsun.”

“Kimin?”

“Kör müsün Eray? Hayriye’nin tabi ki! Baksana nasıl bakıyor sana. Bu bakışlar boş değil.”

“Saçmalama da işine bak.”

“Ben demiştim diyeceğim günü sabırla bekleyeceğim.”

Evet, Yasemin demişti. Her zamanki gibi yine haklı çıkmıştı. Artık o ne söylerse dediğini yapacak ve bu haklılıktan payıma düşeni alacaktım.

“Ben de öyleyim Hayriye. Eğer sana abilik yapabildiğime inanıyorsan bu beni çok mutlu eder.”

Buruk bir şekilde gülümsedi. Sanki dudakları gülüyordu sadece.

“Teşekkür ederim Eray.”

“Ne için?”

“Cehenneme geldiğimi sanırken öyle olmadığını hissettirdiğin için. Şunu fark ettim ki en umutsuz anlarda bile aşk, en büyük umut kaynağı olabiliyor.”

Evet bunu ben de fark ettim.

Şaşkınlığım içten içe sürerken artık yüzüme yansımadığından emindim. Söylediği şeyler beni mutlu ediyordu ama aynı şey onun için de geçerli miydi bilmiyordum. Elimi omzuna koyup “Artık buradan daha güzel yerlere gitme zamanın geldi. Daha iyi insanlarla tanışacak ve burayı aramayacaksın bile.”

“Burayı aramayacağımdan eminim ama seni ve Yasemin’i özleyeceğim.”

“Beni istediğin zaman arayabilirsin.”

Şimdi yüzünde hiç solmayan bir gülümseme vardı.

“Ben artık odama gideyim. Her an annem uyanıp bizi basabilir.” dediğinde sesli bir şekilde güldüm. “Sana bir kez sarılabilir miyim?” diye sordu. Bu sorusu etrafa bakınma hissi doğurmuştu içimde. Tam o esnada koridorda gördüğüm Eftalya’yla göz göze geldiğimde bizi izlediğini gördüm. Sanki yanıma gelmek için konuşmamızın bitmesini bekliyor gibiydi. Bakışlarım tekrar Hayriye’ye döndüğünde hayır demek istesem de onu kırmaktan çekinip başımı olumlu anlamda salladım. Bana sarıldığında ben de yavaşça kollarımı ona doladım. Bakışlarım bizi izleyen Eftalya’ya dönünce gözlerini benden kaçırmıştı.

Hayriye kulağıma, “Bu kadar belli etme.” diye fısıldadı. Neyden bahsettiğini anlamamıştım. Yanağıma küçük bir öpücük kondurup gözlerimin içine baktı. Gözleriyle Eftalya’yı işaret edip “Ondan hoşlandığını.” dedi ve geri çekildi.

“Ne?” dedim bir kez daha şaşırarak. Bu kadar belli ediyor muydum?

“Bu iyiliğimi de sakın unutma.” deyip bana göz kırptığında ne iyiliğinden bahsettiğini anlamamıştım. Hayriye bana kendimi geri zekalı gibi hissettirip yanımdan ayrıldı ve başıyla Eftalya’ya da selam vererek gözden kayboldu.

Bakışlarım bana doğru gelen Eftalya’ya döndü. Sanki hiçbir şey görmemiş gibi benden palyaço kıyafetlerini istedi. Morali tekrar bozulmuş gibiydi. Az önce yaşadığım olayın etkisinden sıyrılmak istiyordum ama şaşkınlığım hâlâ devam ederken biraz zordu. Bu gibi durumlarda konu değiştirmek her zaman kurtuluştu. Ona doğru gidip “Daha yeni yapmıştım ayarlarını. Kim bozdu yine?” diye sordum. Sesim ilgili ve enerjik çıkmıştı. Sanki az önce kusan ben değilmişim gibi.

“Eray, şaka kaldıracak halde değilim. Lütfen getir şunları da bir an önce yıkayıp kurutayım.”

Sinirli miydi sanki? Adımları benim odama yönelince hızla onu takip etmeye başladım.

“Şaka değildi, ciddiyim. Benden sonra bir şey mi yaşandı?” diye sordum.

O esnada çoktan odama gelmiş ve banyoda duran kostümleri almıştım. Odaya girer girmez yüzüme çarpan kusmuk kokusu utanmama neden oldu. Yanaklarıma akın eden kan yüzümü kırmızıya boyamıştı. Çaktırmadım. Eftalya’nın zaten bunu görecek durumu yoktu. Kafası bambaşka alemlerde geziniyordu. Karşısına geçtiğimde ona uzattığım poşeti elimden alırken yere indirdi bakışlarını.

“Hayır, yaşanmadı.”

“Neden yine başa döndük o zaman?” diye sorduğumda sinirlenmiş olacak ki “Beha, başa döndüğümüz falan yok. Sen yatıp dinlenir misin? Ben de bunları yıkayacağım. Çamaşır yıkamaktan da nefret ederim.” diyerek yanımdan geçip odamdan çıktı, gözden kayboldu. Bense gecenin ikinci şokuyla odada kalakalmıştım. Sanırım üzüntüden nasıl davranacağını şaşırıp öfkesinin gölgesine sığınmıştı. Bunun başka bir açıklaması olamazdı çünkü onu ilk defa böyle görmüştüm. O kadar ne yapacağını bilmez haldeydi ki kaybolmuş olabileceğini ve birilerinin onu yol göstermesini isteyeceğini hissediyordum. Odadan çıkıp ben de çamaşır odasının yolunu tuttum.

Bu gece uzun olacağa benziyordu.

End of chapter

8 comments