Skip to content

Destina

Chapter 3 · 6 min read

Destina

Chapter 3

-2-

Matematik öğretmeni Mehmet Bey, dersin sonuna doğru yeni gelen öğrencileri tahtaya çağırdığında Asya masaya koyduğu başını kaldırdı. Yeni gelen diğer erkeğin yüzünü ilk defa görüyordu. Bir anda bütün vücudu gerildi ve bedenini bir ürperti kapladı. Eli istemsizce çantasındaki resim defterine gitti.

Resim defterinin sayfalarında rüyasında gördüğü mavi gözlü, siyah saçlı beş ya da altı yaşlarında bir erkek çocuğunun çizimi vardı. Rüyasında genel olarak hep aynı olay örgüsüyle bu küçük çocuğu görürdü. Bu rüyayı gördüğü her sabah içini bir sıkıntı kaplardı. Sakinleşip rahatlayana kadar defterine rüyasındaki bu küçük çocuğun resmini çizerdi. Ve tahtada gördüğü bu kişi de sanki rüyalarındaki çocuğun büyümüş haliydi. İçi yine sıkıntıyla doldu. Nedenini anlayamadığı bir gerginlik vardı bütün bedeninde ve zihninde.

“Adım Ayaz Kılıç, Kadıköy Anadolu Lisesinden geçiş yaptım.”

Asya sesi duyduğunda, gözleri defterdeki çizimle tahtadaki yeni gelen öğrenci arasında mekik dokumayı bıraktı.

“Büyükada’ya taşınma sebebini de öğrenebilir miyiz oğlum?” dedi Mehmet Bey. Ayaz’ın geldiği lise Mehmet Bey’in öğrencisine nasıl davranacağını belirlemeye yetmişti.

“Abim burada bir iş kurdu, ona yardımcı olmak için buraya geçiş yaptım.”

Mehmet Bey pek beğenmiş bir edayla kafasını aşağı yukarı hafifçe salladı ve Ayaz’ın yanında duran erkeğe yöneltti sorusunu.

“Savaş Balamir, ben de Kadıköy Anadolu Lisesinden geçiş yaptım. Ayaz’la aynı nedenlerle.”

“Akraba mısınız?”

“Hayır, ama kardeş gibi büyüdük,” dedi Savaş.

“Peki ya sen kızım, hangi okuldan geçiş yaptın?”

Bu konuşmadan sıkıldığını belli eden kız, yarım ağız bir şekilde “Fatihte okuyordum, babam burada bir müzede çalışmaya başladı” dedi ve konuşmasını bitirdiğini belli eder şekilde baktı. Mehmet Bey bu konuşma şeklini beğenmemiş olacak ki kaşlarını çattı anında.

“İsmini söylemedin,” dedi Mehmet Bey, erkeklerle yaptığı konuşmadaki ilgili ses tonundan eser yoktu şimdi.

“Gülçin Solmaz. “

Sınıftaki herkes Mehmet Bey’in ne tepki vereceğini bekliyorlardı ancak zil bu meraklarını gidermelerini engelledi. Hira, Asya’nın kulağına yaklaşarak:

“Bu kızı hiç gözüm tutmadı,” dedi.

“Bu konuda yalnız değilsin sanırım, bence hoca dâhil bütün sınıf senin gibi düşünüyor.”

Bütün sınıf dışarı çıkarken Asya ve Hira sıralarından kalkmadılar. Asya elindeki çizim defterine bakıyordu. Sanki resimler kendi çizdiği resimler değil de; bir başkasının çizdiği resimlermiş gibi inceliyordu onları.

“Yine aynı rüya mı?”

Hira, Asya’nın hep aynı rüyayı gördüğünü bilen tek insandı. Asya bu rüyalardan kimseye bahsetmezdi. Nedenini bilmediği bir saklama dürtüsü vardı içinde.

“Resme dikkatli bir baksana, sence bu çocuk büyüyünce nasıl gözükür?”

Hira resme dikkatli bir şekilde baktı. Aslında böyle bir durumla dalga geçerdi ancak arkadaşının ciddiyetinin farkındaydı. Bu sorunun kendisindeki cevabı çok netti ancak Asya’yı geçiştirmek de istemiyordu. Kısa süreli bir kararsızlıktan sonra ilk anda düşündüğü cümleyi dile getirdi.

“Bilmiyorum ki Asya, gözlerimde yaş büyütme programı yok.”

Aysa, Hira’nın suratına yüzünü ekşiterek baktı ve düşüncesini dile getirdi: “Şu yeni gelen Ayaz, bu resimdeki çocuğa çok benziyor,” dedi.

“Bir dakika” dedi Hira şaşırarak. ‘’Cidden resimdeki çocuğun büyümüş hali gibi.”

Hira defteri eline alıp incelemeye başladığında sınıfa Savaş ve Ayaz girdi. Hira, Ayaz’ı görünce elindeki resme bakıp tekrar Ayaz’a baktı. Tam defteri tutuğu elini kaldırıp direkt Ayaz’ın yüzüne doğru tutacakken Asya arkadaşının niyetini fark edip kolunu tuttu ve yavaşça aşağıya doğru çekti. Hira yerine oturarak Asya’ya biraz yaklaştı;

“Asya cidden çok benziyor bu çocuk,” dedi.

Asya daha fazla dikkat çekmemek için gülümseyip kafa salladı. Dikkat çektiklerini düşünüyordu. Çünkü iki erkek de onlara doğru bakıyordu. Bir şey soracak gibi bir halleri vardı. O sırada sınıfa yeni gelen kız öğrenci girdi. Direkt sırasına doğru gidip oturdu ve şöyle bir sınıfa göz gezdirdikten sonra telefonuna bakmaya başladı.

Hira sınıftaki sessizlikten rahatsız olduğu için, “Adaya alışabildiniz mi?” diye sordu ortaya, ancak gözleri Savaş’a çevrilmişti.

“İstanbul’dan başka bir şehre gelmişiz gibi hissettiriyor. Ayrıca Büyükada’nın tatlı bir cazibesi var, kendini hemen sevdiriyor.”

“Siz Ada’da ne zamandan beri yaşıyorsunuz?” soruyu yönelten Ayaz’dı.

Hira bu sorunun sorulmasından memnun bir şekilde cevap verdi. Çünkü en sevdiği şey ailesinin yıllardır Ada’da olmasıyla övünmekti.

“Benim ailem üç nesildir burada bir oteli işletiyor. Yani artık yerlisi sayılırız.”

“Şanslı bir aileden geliyorsun yani” dedi Savaş, yüzünden saniyelik bir hüzün geçti. “Yalnız, bir yerin yerlisi olmak için yedi kuşak geçmesi gerekmez mi?”

“Hayır, gerekmez” dedi Hira. Aslında bu sorunun cevabını bilmiyordu. Sadece bu konuda hassastı. Adalı olmak onun için önemli bir durumdu.

Asya arkadaşının bu çıkışının nedenini bildiğinden konuyu değiştirmek istedi. Ancak içinin sıkıntısı geçmediğinden, zihnini ortamdaki konuşmaya tam olarak veremiyor ve konuşacak bir şey bulamıyordu. Ayaz’a bakamıyordu. Defalarca çizdiği o küçük erkek çocuğu sanki oydu. Sanki rüyadaki gibi ona bağıracakmış gibiydi. Asya düşüncelerinden kurtulmak istercesine başını sağa sola salladı.

Dersler o gün hızla geçmişti. Asya ne ara bisikletlerini alıp yola koyulduklarını bile bilmiyordu. Zihni çok dalgındı. Hira, onu bu durumdan kurtarmak istese de çabaları sonuçsuz kalmıştı. Bu nedenle yavaşça ilerleyen arkadaşına, sessizce eşlik ediyordu.

Girdikleri bir sokağın sonunda Asya, kızıl saçlı bir kızın sabırsızca bir evin önünce beklediğini gördü. Hira “Gülçin mi?” diye sordu. Aslında o kızın Gülçin olduğunu bilse de onaylanma ihtiyacı duyuyordu. Çünkü okuldan aynı anda çıkmışlardı. Gülçin’in durduğu yere yürüyerek onlardan önce gelebilmesi biraz zordu. Asya başıyla onayladı ve zaten yavaş sürdüğü bisikletini daha da yavaş sürmeye başladı. Gülçin’in sabırsız hareketleri, bir koluna bir eve bakıyor olması, iki arkadaşın da merakını uyandırmıştı. Asya bir süre sonra bisikletini durdurmuş, pedalda bir sorun varmış gibi yaparak Gülçin’i gözlemeye başladı. Hira da biraz ileride durup Asya’nın gelmesini bekliyormuş gibi yapıyordu. Gülçin bakışlarını saatinden kaldırıp eve yöneltecekken Hira’yı fark etti ve sabırsızca kıpırdanmayı bıraktı. Artık gözleri ne saatte ne de evdeydi. Cebinden telefonu çıkarmış ve gözlerini telefonun ekranına sabitlemişti. Asya Hira’nın yanına geldiğinde “Garip” demekle yetindi.

Asya’nın dalgın olan zihnine bir de Gülçin eklenmişti. Normalde yeni gelen öğrenciler için sevinmesi gerekirdi. Çünkü okulda uğraşacak insan kalmamıştı. Neredeyse lisedeki bütün öğrenciler hakkında geniş bilgilere sahipti. Ve bu bilgileri onlara karşı yeterince kullanmıştı. Asya kendindeki bu hali sorgularken Hira’yla yolları çoktan ayrılmış ve kendi evine varmıştı.

Bahçe kapısından girdiğinde Ziynet ablasını gördü. Ziynet ablası, ikinci annesi gibiydi onun için. Anne ve babası yurt dışında olduğu zamanlarda evin bütün işleriyle ilgilenirdi. Kendi hayatını ise yazdığı yazılarla kazanırdı. Ailesinden kalan parayı yıllar önce kardeşi kumarda tüketmişti. Kardeşinin harcayamadığı tek mal varlığı Ada’daki evdi. Kardeşi, peşinde olan birkaç adam nedeniyle Türkiye’den ayrılmıştı. Ziynet onun gidişine ilk başlarda üzülse de daha sakin ve sorunsuz bir yaşam, kardeş sevgisinin önüne geçmişti. Sonraları onu çok nadir anlarda hatırlar olmuştu.

“Kolay gelsin.”

“Teşekkür ederim Kedi.”

Ziynet ablasının bu seslenişine suratını ekşitse de bir şey demedi. Göz yapısı kedilerin göz yapısını andırıyordu. Ancak göz renginin kehribar olması, bu benzetmenin yapılmasında daha çok etkiliydi.

Asya eve girdiğinde antreye çantasını ve ceketini bırakıp, merdivenlere yöneldi. Üst kata çıkıp odasına girdiğinde kendini yatağa bıraktı. Başının yastıkla buluşması ve ayrılması bir oldu. Düzeni hep aynı olan çalışma masasında bazı eşyaların yeri değişmişti. Aklına Ziynet’in orayı düzeltmiş olabileceği geldi, ancak bu düşük bir ihtimaldi. Ziynet, Asya’nın odasına temizlemek için olsa bile tek girmezdi. Asya’nın küçüklüğünde üzerinde ısrarla durduğu bir konuydu bu. Odasına birilerinin girmesinden nefret ederdi. Bu nedenle temizliğini de kendisi yapardı.

Yatağından kalkıp masasına doğru ilerledi. Masası odadaki en büyük eşyaydı. Zaten odasında az eşya bulundurmaya özen gösterirdi. Odanın bir köşesinde çalışma masası, diğer köşesinde ise oturup kitap okuya bileceği bir alan vardı. Odanın orta kısmında ise sadece yatağı ve komodini vardı. Giysileri, giyinme odası olarak kullandığı misafir odasındaydı.

“Ziynet abla,” dedi Asya. Hızla bahçeye inmişti. Odasına birinin girdiğinden şüphesi yoktu.

“Efendim Asya.” Ziynet Asya’nın ses tonunda ters bir şey olduğunun farkındaydı.

“Odama sen mi girdin” diye sordu. Aslında bu sorunun cevabını biliyordu. Sadece teyit etmek istemişti.

“Hayır kızım. Hatta ben sen gelmeden on dakika önce geldim. Geldiğim anda da bahçeyle ilgilenmeye başladım. Odana birisinin girdiğini mi düşünüyorsun?”

“Evet, bundan eminim. Bilirsin ben hep aynı düzende tutarım eşyalarımı. Çalışma masamdaki klavyenin ve farenin yeri değişmiş, ayrıca masamın çekmecesindeki eşyalarımın yerleri de karışmış. Dün akşam orayı nasıl bıraktığımı çok net hatırlıyorum.”

Ziynet abla kaşlarını çatıp eve şöyle bir göz attı. “Eve birisi girmişse hala içeride olabilir. Telefonun yanında mı? Ben antrede bırakmıştım.”

Asya kafasını ‘hayır’ anlamında salladı ve akabinde evin kapısı içeriden kapandı.

End of chapter

12 comments