Skip to content

Derdime Deva

Chapter 24 · 6 min read

Derdime Deva

Chapter 24

24

Arkadaşlar wp kanalıma gelinnn koşun beni yalnız bırakmayin orda da .

Yazılarımın tamamına, özel paylaşımlarıma ve gelecekteki projelerime ulaşmak istersen şu bağlantıya bakabilirsin: Bu linki Google'a yapıştırarak veya doğrudan tıklayarak sayfama ulaşabilirsin. Ayrıca sohbeti sürdürebileceğimiz ve en güncel içerikleri paylaştığımız WhatsApp kanalımıza beklerim — WP kanalına gelin, fikirlerinizi, yorumlarınızı ve önerilerinizi paylaşın. Birlikte okumaya, düşünmeye ve yeni yollar keşfetmeye devam edelim. Teşekkürler, varlığınız değerli. Lütfen bizi takip etmeyi unutmayın; haberler yakında paylaşılacak

https://lnk.bio/sevipgidenbirisiii

Naz sabah gözlerini açtığında ilk hissettiği şey huzursuzluktu. Perdeden sızan ışık gözlerini kamaştırırken, gece yarısı balkonda bıraktığı kapının hâlâ açık olduğunu fark etti. Üşümüştü ama kalkıp kapatmamıştı. Çünkü bazı geceler, içeri dolan soğuk hava daha gerçek gelirdi.

Telefonu komodinin üzerinden aldı. Saat henüz yediyi yeni geçmişti. Ekranı açtığında Melih'ten gelen mesajı tekrar gördü. Defalarca okuduğu halde hâlâ her kelimesi içini titretiyordu.

"Bazen nefes almak, en büyük ihanettir. Ama en büyük cesaret de."

Naz telefonu göğsüne bastırdı. Gözlerini tavana dikti.

"Ne yapıyorsun Naz?" diye fısıldadı kendi kendine.

Bu adam...

O, Naz'ın hayatına girecek tipte biri değildi. Ne geçmişiyle, ne yaralarıyla, ne de taşıdığı ağırlıkla. Naz yıllardır böyle adamlardan kaçmıştı. Yük taşıyan, kırık, eksik adamlardan.

Ama yine de...

Merakı vardı. Hem de tehlikeli bir merak.

Yataktan kalktı, mutfağa geçti. Kahve makinesini çalıştırırken balkona baktı. Karşı balkonda Melih yoktu ama varlığı hissediliyordu. Sanki adam gitse bile gölgesi orada kalmıştı.

Kahvesini alıp balkona çıktı. Soğuk hava yüzüne çarptı. İçinden bir ses "İçeri gir" dedi, diğeri "Kal." Naz her zamanki gibi ikinci sesi dinledi.

Aşağıdan bir araba sesi geldi. Melih'in arabasıydı. Apartmandan çıkıyordu. Naz farkında olmadan aşağı baktı. Melih arabaya binmeden önce yukarı doğru baktı. Göz göze geldiler.

Bir saniye.

Belki iki.

Melih başını hafifçe salladı. Naz istemsizce karşılık verdi. Araba hareket ettiğinde Naz'ın kalbi anlamsız bir hızla atıyordu.

"Bu normal değil," dedi kendi kendine.

Ama normal olan neydi ki zaten?

Melih işe gittiğinde zihni dağınıktı. Alp bunu fark etmemiş gibi davransa da gözlerinden kaçmamıştı. Öğle arasında Melih masasından kalkıp dışarı çıktı. Yakındaki bir kafeye oturdu. Telefonunu masaya bıraktı. Naz'a yazmak istiyordu ama yazmamak için kendini zor tutuyordu.

Sonunda dayanamayıp yazdı.

"Sabah balkondaydın."

Cevap gecikmedi.

"Evet."

"Üşütme."

Naz ekrana baktı. Gülümsedi.

"Anne gibi konuştun."

Melih de gülümsedi ama gülümsemesi yarım kaldı.

"Alışkanlık."

Naz bir an durdu.

"Kızın mı?"

Melih'in parmakları duraksadı.

"Evet."

Bir süre mesaj gelmedi. Melih bekledi. Sonunda Naz yazdı.

"Onu korumak zor olmalı."

"Daha çok... kendimden korumak."

Bu cümle Naz'ın içine işledi. Çünkü o da kendinden korunmaya çalışan biriydi.

Akşam saatlerinde Naz eve erken döndü. İşten izin almıştı. Nedensizce. Evde dolaştı, toparladı, ama zihni hep aynı yerdeydi. Saat sekize doğru kapı zili çaldı. Kalbi ağzına geldi.

Kapıyı açtığında karşısında Melih vardı.

Elinde küçük bir poşet tutuyordu.

"Rahatsız ediyorum," dedi.

"Hayır," dedi Naz. "Şey... buyur."

Melih içeri girdi. Bu sefer çekingen olan oydu. Ayakkabılarını çıkardı.

"Lara için bir şey aldım. Ama yanlış anlama, borç falan değil."

Naz gülümsedi.

"Boxer borcu mu bu?"

Melih başını eğdi.

"Evet... sanırım."

Naz poşete baktı. Küçük, pembe bir saç tokası vardı. Basit ama özenli.

"Güzel," dedi Naz. "Annesi olsaydı severdi."

Cümle ağzından çıktığı anda pişman oldu. Melih'in yüzü gerildi ama dağılmadı.

"Annesi severdi," dedi Melih sakin ama çatlak bir sesle.

Sessizlik çöktü. Naz bunu dağıtmak ister gibi mutfağa yöneldi.

"Kahve yapayım."

Yan yana durdular. Aralarında bir karış mesafe vardı ama hava ağırlaşmıştı. Kahve pişerken Melih konuştu.

"Dün gece söylediklerin..."

Naz ona döndü.

"Hangisi?"

"Nefes almakla ilgili olan."

Naz başını eğdi.

"Gerçekti."

"Beni korkutuyor," dedi Melih.

Naz dudaklarını bastırdı.

"Beni de."

Kahveler hazırlandı. Salona geçtiler. Bu sefer koltuğun iki ucunda değil, biraz daha yakın oturdular. Ama dokunmadılar. İkisi de dokunmanın geri dönüşü olmayan bir eşik olduğunu biliyordu.

"Ben iyi biri değilim," dedi Melih bir anda.

Naz ona baktı.

"İyi olmak zorunda değilsin."

"Yarımım," dedi Melih.

"Ben de," dedi Naz.

Bakışları kilitlendi. Zaman yavaşladı. Melih elini koltuğa koydu. Naz'ın parmaklarına çok yakındı. Dokunmadı.

"Eğer..." dedi Melih.

Naz başını salladı.

"Biliyorum."

Ama bilmek yetmiyordu.

O an Melih'in telefonu çaldı. Lara'nın bakıcısıydı. Melih telefonu açtı, yüzü değişti.

"Geliyorum," dedi.

Naz ayağa kalktı.

"Git."

Melih de kalktı. Kapıya yöneldi ama çıkmadan durdu.

"Bu yarım kalacak," dedi.

Naz gözlerini kaçırmadı.

"Belki de olması gereken budur."

Melih kapıyı açtı.

"Ya değilse?"

Naz cevap vermedi.

Kapı kapandı.

Naz yalnız kaldı. Balkona çıktı. Karşı balkona baktı. Boştu. Ama içi doluydu.

Bazı hikâyeler, tam başlamadan insanı paramparça ederdi.

Ve bu...

onlardan biri olabilirdi.

Kapı Melih'in ardından kapandığında Naz olduğu yerde kaldı. Elini kapının kolundan çekmedi, sanki kolu bırakırsa içeride tuttuğu her şey dışarı taşacaktı. Bir süre öylece durdu. Sonra yavaşça sırtını kapıya yasladı ve gözlerini kapattı.

Kalbi çok hızlı atıyordu. Bu hız tanıdıktı ama hoş değildi. Daha önce bu hissin peşinden gittiğinde hep yarım kalmış, hep yalnız kalmıştı. Melih'in gözlerindeki yorgunluk, sesindeki çatlak, "ya değilse?" deyişi... Hepsi zihninde dönüp duruyordu.

"Yapma," dedi kendi kendine.

"Buna girme."

Ama girmemiş miydi zaten?

Salona döndü. Sehpanın üzerindeki kahve fincanlarına baktı. Melih'in fincanı neredeyse dolu duruyordu. Elini uzattı, fincanı aldı. Bir an tereddüt etti, sonra aynı yerden bir yudum aldı. Saçma bir hareketti ama içinden gelmişti.

Balkona çıktı. Hava serinlemişti. Karşı balkona baktı. Işık yoktu. Melih gitmişti. Ama yokluğu, varlığından daha ağırdı.

Naz içeri döndü, kanepeye oturdu. Dizlerini karnına çekti. Uzun zamandır kimse evine bu kadar kolay girmemişti. Daha kötüsü... uzun zamandır kimse onun içini bu kadar hızlı karıştırmamıştı.

Telefonu eline aldı. Melih'e yazmak istiyordu. Yazmaması gerektiğini bildiği halde.

Yazmadı.

Melih ise arabayı sürerken direksiyonu gereğinden fazla sıkıyordu. Bakıcının sesi telefonda yankılanıyordu hâlâ.

"Biraz huzursuzlandı ama şimdi uyuyor."

"Geliyorum," demişti refleksle. Aslında Lara'nın durumu ciddi değildi ama Melih orada daha fazla kalamazdı. Naz'ın evinde... fazla duramazdı.

Eve girdiğinde ilk işi kızının odasına gitmek oldu. Lara mışıl mışıl uyuyordu. Yanına çöktü, beşiğin kenarından onu izledi. Minik yüzü sakindi. Melih'in içi biraz olsun rahatladı.

"Özür dilerim," dedi fısıltıyla.

"Geç kalmadım ama... karıştım."

Salona geçti. Ceketini çıkarıp koltuğun üzerine attı. Günün ağırlığı bir anda omuzlarına çöktü. Naz'ın gözleri gözünün önünden gitmiyordu. Ne bir beklenti vardı o bakışta ne de davet... ama bir kapı vardı. Aralık bırakılmış bir kapı.

Telefonu titredi.

Bu sefer Alp'ti.

"İyi misin?" yazmıştı.

Melih kısa cevap verdi.

"Bilmiyorum."

Bir süre sonra Naz'dan mesaj geldi.

"Kahveni burada unuttun."

Melih ekrana baktı. Kalbi hızlandı.

"İçmedim."

"Belli," diye yazdı Naz.

"Soğumuştu."

Melih birkaç saniye bekledi. Sonra yazdı.

"Soğuk şeylere alışığım."

Cevap gecikmedi.

"Ama ısıtılabiliyorlar bazen."

Bu mesaj Melih'i yerinden etti. Ayağa kalktı, evin içinde dolaştı. Bir cevap yazdı, sildi. Tekrar yazdı, tekrar sildi.

Sonunda yazdı.

"Bazen ısınmak yakar."

Naz uzun süre cevap vermedi. Melih telefonun ekranına bakıp durdu. Beklemek... bu his de unutulmuştu.

Sonunda mesaj geldi.

"Bazen yanmak gerekir."

Melih telefonu yavaşça indirdi. Göğsünde bir baskı vardı. Bu konuşma masum değildi. Ama tehlikeli de değildi. Gerçekti.

O gece Melih yatağa girdi ama uyuyamadı. Tavanı izledi. Yanındaki boşluğu. Karısının kokusunu artık hissetmediğini fark ettiğinde içi burkuldu. Suçluluk geldi ardından. Ama garip bir şekilde... Naz'ı düşünürken suçluluk azalıyor, karmaşa artıyordu.

Naz da uyuyamadı. Yatağında sağa sola döndü. Telefonu eline aldı, Melih'in profil fotoğrafına baktı. Fotoğrafta gülmüyordu. Ciddi bir ifadesi vardı. Ama o ifadede saklanan şeyi artık biliyordu.

Kırık.

"Ben bunu istemiyorum," dedi fısıldayarak.

"İstememeliyim."

Ama içinden başka bir ses yükseldi.

"Belki de uzun zamandır istediğin şey tam olarak bu."

Sabaha karşı uykuya daldığında rüyasında balkonda duruyordu. Karşı balkonda Melih vardı. Aralarında mesafe yoktu ama dokunamıyorlardı. İkisi de konuşmuyordu. Sadece bakıyorlardı.

Uyandığında kalbi hızlıydı.

Bazı duygular daha başlamadan insanı esir alırdı.

Ve bu... geri dönüşü olmayanlardan biri olabilirdi.

Bölümü nasıl buldunuz

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.