تخطٍ إلى المحتوى

DARGA

الفصل 21 · قراءة 10 دقيقة

DARGA

الفصل 21

Bölüm 21: Merhametin Cinayeti

Mutfak tezgâhının üzerindeki porselen kupa, taze demlenmiş ıhlamurun buharıyla tütüyordu ama Zeynep dokunmamıştı bile. Parmak uçları, avucunda sıktığı telefonun buz kesmiş camına yapışıp kalmıştı.

Dün gece salonda Darga'nın o yaraları saran kadife fısıltısı, dudaklarından dökülen o hesapsız kahkaha sanki bu eve hiç uğramamış gibiydi. Birkaç saatlik o yalancı huzur, ekrana düşen adsız bildirimle birlikte tuzla buz olmuştu.

Zeynep titreyen parmağını oynat tuşuna bastı.

Ekranda beliren görüntü bir kâbusun devamı gibiydi. Eliyas'ın yüzü, arkasındaki darmadağın olmuş, harabeye dönmüş deponun isli duvarlarıyla çevriliydi. Üzerindeki hırpani hâl, sesine giydirdiği o kırık ve zavallı ton bir kırbaç gibi Zeynep'in şakaklarında patladı:

"...Belki inanmayacaksın ama artık bu hikâyedeki kötü adam ben değilim Zeynep... Ben dışarıdayken Uluçhanlar buraya baskın yapmış, her şeyi dağıtmışlar. Tek istediğim tedavi olup iyileşmekti..."

Zeynep'in soluk borusu tıkandı. Ciğerlerine hava gitmiyordu. Eliyas'ın ekrandaki yapay yutkunuşu, gözlerini kameradan kaçırıp o zehirli cümleyi fısıldayışı mutfağın duvarlarında yankılandı:

"Maslak'ta sakladığım o koleksiyonu hatırlıyor musun? Benim kırmızı efsanemi... Bugün gözlerimin önünde havaya uçurdular onu. Ben cezamı çektim ve çıktım... Tek suçum seni sevmekti. Babam bile arkamdan iş çevirip beni bir kliniğe tıkmak istiyor. O kadar çaresizim ki..."

Video kapandı. Ekran zifiri bir karanlığa gömüldü.

Zeynep göğsünü yırtan bir öfkeyle telefonu tezgâha fırlattı. Cihaz mermere çarpıp tiz bir ses çıkardı. Krem rengi hırkasının eteklerini savurarak mutfaktan fırladı; topukları ahşap parkeleri hırsla dövüyordu. İhanete uğramışlık hissi şakaklarında zonkluyor, zihni korkunç bir soruyla çalkalanıyordu: Ya Eliyas bu yangının intikamı için yeniden kapısına dayanırsa? Ya o canavarın yarım bıraktığı cinnet bu sabotaj yüzünden yeniden uyanırsa? Zeynep o an, Darga'nın kendi intikam şovu için onun kırılgan hayatını ateşe attığını düşünüyordu.

Salonu geçti, ağır dış kapıyı ardına kadar açtı. Bahçedeki çam ağaçlarının arasından müştemilata doğru yürürken ne bahçedeki korumaları gördü ne de çardakta çayını yudumlayan dedesini.

Gözü tamamen kararmıştı. Doğrudan müştemilatın verandasına yöneldi; kapıyı çalma gereği bile duymadan kulpu hırsla aşağı indirip içeri daldı.

Masadan kalkmak üzere olan Mahmut da Darga da oldukları yerde donakaldı.

Zeynep bir adım öne çıktı. Ela gözleri alev alev yanıyordu; titreyen elini delikanlının göğsüne doğru uzatıp buz gibi bir fısıltıyla haykırdı:

"Sen ne yaptın?"

Mahmut durumu anında kavrayıp ses çıkarmadan ön kapıdan dışarı sıvıştı. Oda bir anda kurşun gibi ağır bir sessizliğe gömüldü.

Zeynep'in göğsü fırtınaya tutulmuş gibi inip kalkıyordu. Göz pınarlarında biriken öfke dolu yaşlar kirpiklerinin ucunda titriyor, tırnaklarını avuçlarının etine batırıyordu:

"Cevap versene! Sen tedavi gören bir adamın en değer verdiği şeyi ateşe mi verdin? O arabayı... O depoyu sen mi patlattın?"

Darga aralarındaki iki adımlık mesafeyi ağır ağır kapattı. Zeynep geri çekilmek istedi ama Darga'nın gölgesi onu köşeye sıkıştırmadan, sadece varlığıyla durdurdu. Delikanlının parlak gözlerinde zerre bir suçluluk, tek bir pişmanlık kırıntısı yoktu.

"Evet," dedi Darga. Sesi öylesine sakin, öylesine pürüzsüzdü ki Zeynep'in yüzünde tokat gibi patladı. "Ben patlattım."

"Neden?" diye fısıldadı Zeynep; sesindeki öfkenin altından derin bir hayal kırıklığı sızdı. "Neden yaptın bunu? Kime şov yapıyorsun? Tedavi görüyorum dedi, iyileşiyorum dedi..."

Darga'nın dudaklarının kenarı acı, karanlık bir tebessümle kıvrıldı; gözlerindeki o sakin ışıltı bir anda çekilip yerini kor gibi yanan bir hayrete bıraktı. Başını hafifçe iki yana salladı, kadının titreyen kirpiklerine bakarken ses tonu fısıltıdan farksızdı ama her bir kelimesi kurşun kadar ağırdı:

"Hâlâ inanıyorsun..." dedi Darga; sesindeki o derin hayal kırıklığı müştemilatın taş duvarlarında yankılandı. "Seni diri diri toprağa gömmeye kalkan o psikopatın iki damla sahte gözyaşına, çektiği o ucuz tiyatroya hâlâ kanıyorsun Zeynep."

Aralarındaki o son adımı da attı. Zeynep'in hiddetle inip kalkan göğsünün hemen önünde durdu. Elini kaldırıp kadının şakağına doğru uzattı; Zeynep irkilerek geri çekilmek istediğinde Darga parmaklarını tenine değdirmeden havada sabitledi, işaret parmağıyla Zeynep'in zihnini işaret etti:

"Tedavi falan görmüyor o it! Sana 'iyileşiyorum' dese de dün sabah viyadükte dedenin konvoyunu taratıyordu! Şevket Paşa'nın arabasına otuz tane kurşun sıktırdı Zeynep! Zırhlı bir araçta olmasaydı sence ne olurdu? Deden şu an dışarıda, o çardakta geçirdiği kalp spazmının sancısıyla oturuyor. Biliyor muydun? Deden dün akşam neden gelmedi? Neden evde yalnızdın?"

Zeynep'in başından aşağı kaynar sular döküldü. Gözbebekleri dehşetle büyüdü, dudakları aralandı ama tek bir ses bile çıkaramadı. Sırtı arkasındaki ahşap konsola çarptı.

"Ne de-dedin sen?" diye fısıldayabildi; sesi bir anda kısıldı, az önceki o öfke tufanı yerini dehşet verici bir boşluğa bıraktı.

"Deden dün gece hastanedeydi," diye devam etti Darga; sesi kadife gibi pürüzsüz ama tavizsizdi. "Sana tek kelime ettirmedi, korkma diye... Krizlere girme diye... Ama yok! Zeynep Hanım düşünceli... Zeynep Hanım çok iyi... Zeynep Hanım onu bıçaklamış olsa da bir canın üzülmesine izin veremez!"

Parmağını kaldırıp Zeynep'e doğru hırsla salladı; gözlerinde ilk kez zincirlerinden boşanmış vahşi bir öfke parıldıyordu:

"En acısı da ne biliyor musun? Onun bu sahte çabasının yanında benim çabamın senin gözünde zerre değerinin olmaması! Allah'ın psikopat manyağı senin merhametini, vicdanını, acını tepe tepe sömürebilir... Ama ben! Ama ben sana her ulaşmaya çalıştığımda dağları aşmalıyım, değil mi? Bu var ya... Bu benim hayatımda hiç tatmadığım bir ikiyüzlülük Timurlu!"

Darga hiddetle titriyordu. Birden iki adım geri çekildi, göğsü körük gibi inip kalkarken yüzündeki bütün kaslar gerildi. Dudaklarının arasından tek bir ifade döküldü:

"Özür dilerim."

Ardından sandalyenin üzerindeki ceketini kaptığı gibi fırtına hızıyla kapıya yöneldi. Kulpu indirip kapıyı açtığı an, girişte dikilen Şevket Paşa ile burun buruna geldi.

İkisi de tek kelime etmedi.

Paşa'nın yüzünde kapkara, fırtına yüklü bulutlar dolaşıyordu; arkasında birleştirdiği elleri kaskatıydı. Zeynep'in çıkışındaki o fevrilik de Darga'nın göğsünden taşan o yangın da havada tek bir kelime daha etmeye mahal bırakmıyordu. Darga ihtiyar adamın yanından bir kurşun gibi sıyrılıp bahçeye çıkarken Şevket Bey kafasını içeri uzattı. Torununu yokladı. Göz göze geldiklerinde başını ağır ağır iki yana salladı. Şevket Bey'in boğuk, kurşun gibi ağır sesi müştemilatın taş duvarlarına çarpıp Zeynep'in göğsüne bir hançer gibi saplandı:

"Olmadı Zeynep. Bu hiç olmadı."

Yüzündeki çizgiler, dün gece hastane odasında ölümün kıyısından dönmüş olmanın yorgunluğunu ilk kez bu kadar çıplak ele veriyordu. Torununa diktiği o çelik mavisi gözlerde kızgınlıktan çok, hayal kırıklığının getirdiği sarsıcı bir acı vardı. Başını bir kez daha iki yana salladı; arkasını dönüp bahçeye, çamların arasına doğru ağır, aksak adımlarla yürüdü. Tek bir kelime daha etmedi.

O sessizlik, Zeynep'in kulağında patlayan yüzlerce kurşundan daha gürültülüydü.

Zeynep sırtını dayadığı ahşap konsoldan güç alarak ayakta durmaya çalıştı ama bacaklarındaki bütün derman çekilmişti. Dizleri titredi; konsolun kenarına tutunmasa olduğu yere, soğuk taşa yığılacaktı.

Kafasının içi bir savaş meydanına dönmüştü.

"Dün sabah viyadükte dedenin konvoyunu taratıyordu... Zırhlı araçta olmasaydı sence ne olurdu?"

Darga'nın kükreyişi kulak zarlarında uğulduyordu. Gözlerini kapattığında Eliyas'ın o videodaki titrek dudakları, sahte mahcubiyeti belirdi; gözlerini açtığında ise dedesinin çardaktaki o bitkin, solgun yüzü...

Dedesini öldürmeye kalkmışlardı. O yalıda oturup kara kara aman Eliyas'ın tedavisi etkilenmesin diye düşünürken dedesi hastanede kalbiyle cebelleşiyordu. Darga ise ona hissettirmeden, canını ortaya koyup çabalayıp duruyordu.

"Bu benim hayatımda hiç tatmadığım bir ikiyüzlülük Timurlu!"

Göğsünden kopan kuru, boğuk bir hıçkırık müştemilatın boşluğuna dağıldı. Zeynep elini ağzına kapattı. Tırnaklarını dudaklarına bastırdı ama gözlerinden boşalan yaşları durduramadı. Hayatında ilk kez kendini bu kadar çıplak, bu kadar haksız ve bu kadar zavallı hissetti. Darga haklıydı. Dedesinin bakışları haklıydı.

Ağır adımlarla müştemilatın açık kapısına doğru yürüdü. Bahçeye baktı.

Darga ortalıkta yoktu.

Uzakta, demir ana kapının önünde siyah bir Mercedes durmuştu. Mahmut, arka kapıyı açmış bekliyordu. Hırsla çakıl taşlarını eze eze arabaya yürüyen Darga'nın tek bir an bile arkasına, yalıya ya da müştemilata dönüp bakmadığını gördü. Kapı tok bir sesle kapandı. Araç çakıl taşlarını savurarak hızla bahçeden çıktı ve asfalt yola karışıp gözden kayboldu.

Zeynep verandadaki ahşap korkuluğa tutundu. Rüzgâr yüzündeki yaşları dondururken içindeki o buz gibi gerçek kalbini sıkıştırdı:

Darga gitmişti.

Ve bu kez ardında sadece Maslak'taki alevleri değil, Zeynep'in kendi elleriyle yıktığı o paramparça güveni bırakmıştı.

Darga arabanın kapısını öyle bir hiddetle çarpmıştı ki zırhlı camlar yuvasında zangırdamıştı. Şakaklarındaki damarlar derisini yırtacak gibi atıyor, yüzü cehennem ateşiyle kavrulurken parmak uçları, eli ayağı buz kesiyordu. Bedenini saran bu felç edici tezatlık ve kulak zarlarında bir balyoz gibi gümbürdeyen o sağır edici nabız aklının son iplerini de kopardı.

Ciğerleri nefesi taşıyamadı. Darga, göğüs kafesini parçalamak istercesine, avazı çıktığı kadar bağırdı. Ön konsolu yumrukladı; deri kaplamayı tırnaklarıyla kazıdı. İçindeki öfke o kadar sahipsiz, o kadar sağırdı ki arabanın daracık tavanı bu haykırışı kaldıramadı.

Mahmut dikiz aynasından tek bir saniye bile patronuna bakmaya cesaret edemedi. Direksiyonu iki eliyle sımsıkı kavrayıp koltuğuna iyice pustu, nefesini bile içine doğru çekti. Yıllardır Darga'nın yanındaydı; onun her hâlini görmüştü. Dedesini kaybettiğinde de, bir işi batırıp kendi kendini yediğinde de... Ama içinde bir şeylerin bu kadar gürültüyle, bu kadar çaresizce kırıldığına ilk kez şahit oluyordu.

Darga'nın nefesleri hırıltılı bir kuyuya dönüştü. Sırtını sertçe koltuğa vurdu, başını arkaya yaslayıp gözlerini kapattı. Yumruklarını dizlerine öyle bir kenetledi ki eklem yerleri kireç gibi beyazladı. Dişlerinin arasından sızan ses bu kez kükreme değil, bıçak kadar keskin, donuk bir hırıltıydı:

"Çek sağa in arabadan Mahmut!"

"Patron!"

"Çek ulan sağa!"

Mahmut cevap vermeye bile cesaret edemeden frene öyle bir kökledi ki lastikler viyadüğün hemen çıkışındaki emniyet şeridinde acı bir feryatla kilitlendi. Araba savrularak durdu. Arkasındaki sürücüler korna eşliğinde en ağır küfürlerini armağan ederken Mahmut panikle başını çevirdi; elleri direksiyonda zangır zangır titriyordu:

"Patron, etme kurban olayım... Bu kafayla nereye—"

Darga uzanıp Mahmut'un ceketinin yakasını tek hamlede kavradı; yüzünü kendine doğru öyle bir şiddetle çekti ki aralarındaki mesafe tek bir soluğa indi. Gözbebekleri alev alev, şakaklarındaki damarlar derisini delecek gibi kabarmıştı:

"Sana in dedim Mahmut! İkiletme, in lan şu arabadan!"

Mahmut yutkundu. Darga'nın gözlerindeki o gözü kararmış, sınır tanımayan deliliği gördüğü an daha fazla diretmenin imkânsız olduğunu anladı. Elini kapı koluna atıp mandalı çekti, arabadan inerken son bir hamleyle camdan içeri eğildi:

"Patron, yapma gözünü seveyim... Nereye gidiyorsun?"

Darga arabanın kapısını hırsla açıp dışarı fırladı. Şoför tarafına geçerken ses tonu bağırmıyordu ama öyle buz gibi, öyle mekanik bir netlikteydi ki viyadüğün altından geçen arabaların gürültüsünü bile bastırdı:

"Yalıya dönüyorsun. Hiçbir şey olmamış gibi işinin başına geçiyorsun. Paşa'nın etrafından bir santim ayrılmayacaksın. Sonra o çakal Azat'ı bulacaksın... Nerede zıkkımlanıyorsa oraya bağlayacaksın kendini. Ben seni arayana kadar tek bir adım atmayacaksın. Şimdi çekil arabanın önünden!"

Mahmut bir şey söylemek için dudaklarını araladı ama Darga ona fırsat vermeden kapıyı hırsla çekip kapattı. Vitesi 'Drive'a takıp gaza döşemeyi delecek gibi yüklendi.

V8 motor kükredi; Mercedes emniyet şeridindeki çakılları Mahmut'un dizlerine savurarak hızla fırladı. Mahmut yol kenarında kalkan toza ve geniz yakan egzoz dumanına bakakaldı. Çaresizce ellerini saçlarının arasına daldırdı, cebinden titreyen parmaklarıyla telefonunu çıkardı. Derhal Fevzi'yi aradı.

"Fevzi! Benim aracın iç kamerasına erişebilir misin!? Bir de GPS sinyalini takibe al peşine sessiz birini tak! Soru sorma ulan! Sorma."

Gözleri bir yandan taksi ararken bir yandan da telaşla Muhsin Bey'i aradı. Aklına da başka bir şey gelmiyordu zaten. Muhsin Bey telefonunu açtığında sesi artık fısıltı halini almıştı:

"Muhsin Bey... Patron koptu. İpleri kopardı..."

Darga önündeki yolu görmüyordu bile. Sahil hattındaki arabaları, yanından hızla geçip giden binaları, kurşuni renkli denizi algılamıyordu. Direksiyonu öyle bir sıkıyordu ki derisi soyulacak gibiydi. Zihninde sadece Zeynep'in o suçlayıcı ela gözleri, Eliyas'ın o sahte kurban hamlesi ve kendi göğsünden fırlayan o "Bu benim hayatımda hiç tatmadığım bir ikiyüzlülük Timurlu!" feryadı çınlıyordu.

Arabayı Rumeli Kavağı'nın sırtlarına, boğazın Karadeniz'e açıldığı o yüksek, rüzgârlı tepeye sürdü. Eski askeri gözetleme kulesinin altındaki metruk toprak düzlükte sert bir frenle durdu.

Kapıyı tekmeleyerek açtı, kendini arabadan dışarı attı. Denizden vuran sert poyraz yüzüne tokat gibi çarptı. Derin bir nefes alıp kendi kendine konuşmaya başladı:

"İyiyim... İyiyim. Kimseye zarar vermedim."

Ellerini yüzüne kapattı, göğsünü şişiren havayı titrek bir solukla dışarı bıraktı:

"Kendimden başka! İçine tükürdüğümün dünyasında kendimden başka kimseye zarar vermedim!"

Sesi öfkeyle harmanlanmış boğuk bir hırıltıya dönüştü:

"Öfkemde haklıyım... Ama sorun yok! Hepimiz insanız."

Hemen ardından göğüs kafesini yırtarcasına vahşi, öfkeli bir çığlık kopardı; sesi Karadeniz'in devasa dalgalarına karışıp kayalıklarda yankılandı. Tekrar derin bir nefes aldı. Peşine okkalı bir küfür patlattı.

Öfkesi dinene kadar toprak düzlükte hırsla volta attı. Çakıl taşlarını tekmeledi, rüzgârın tenini dondurmasına izin verdi. En sonunda cebinden gümüş tabakasını çıkarıp tek bir dal sigara yaktı. Kibritin alevi parmaklarını yalarken dumanı ciğerlerinin en dibine kadar çekti. Zehirli duman boğazını yakarken nabzı ağır ağır, taş gibi bir sükûnete indi.

Tam o anda, arabanın açık kapısından dışarı taşan telefonun ısrarcı melodisi rüzgârı deldi. Açık kapıdan sızan zil sesi rüzgârın homurtusuna karışırken Darga arabanın konsolunda parlayan o mavi ışığa dönüp bakmadı bile. Ekrandaki ismin kim olduğu umurunda değildi.

Gözlerini Karadeniz'in o kurşuni, hırçın ufkuna dikti. Sakinleşmesi gerekiyordu. Zihnindeki o bulanık dumanın dağılması, damarlarındaki yangının tamamen küle dönmesi lazımdı. Sigarasından derin, sükûnet dolu bir nefes daha çekti; telefon tepenin yalnızlığında çalmaya devam ederken, o sadece denizin kayaları döven sesini dinledi.

Belki de merhamet, celladına kör olanların en büyük cinayetiydi.

نهاية الفصل

1 تعليق