KORKU VE HEYECAN ARASINDA II
Akgün; "Merhaba Ebru, Güneş evde mi?"
Ebru; "M-Merhaba?"
Güneş onu çağıran enerjiye kulak vererek kapıya doğru yürürken onun sorusunu duydu. "E-ee şey, aslında..." Ebrunun sözünü tamamlamasına izin vermeden yanına gelip göründü.
Akgün'ü görmüş olmanın verdiği heyecanla miğdesi bulanmaya başlamıştı. Aralarında saf enerjiden oluşan bir köprü vardı. Güneş hissettiği yoğunluğun, tehlike çanları çalan bu adamdan kaynaklandığını biliyordu.
Güneş;"Senin burda ne işin var?" diye sordu kısık hiddetiyle. Ev terlikleriyle dışarı çıktılar ve kapıyı aralık bıraktılar.
Akgün;"Seni rahatsız etmek istemezdim ama çantanı unutmuşsun, getireyim dedim."
Eliyle kaldırıp uzatana kadar çantasını gece onun arabasında unuttuğunu fark etmemişti.
O esnada Ebru arkada dikilen kısık gözlü adamı süzüyordu. Cihan çarpık bir gülümsemeyle karşılık verince Ebru gözlerini kaçırıp kollarını kavuşturarak sağa sola bakındı.
"Buraya kadar gelmene gerçekten gerek var mıydı?" Elinden çantasını çekerek aldı. İçinde dönüp duran saf yankı dinginleşmeye başladı. Veda etmeye mi gelmişti, yoksa bu bir davet miydi? Ya da bir tehdit, Ebru'nun sözleri zihninde daireler çizerek dönüyordu.
Akgün; "Aksine, sana yardımcı olmak istemiştim. İçinde senin için değerli bir şey olabilirdi."
"Verdiğine göre artık gitsen iyi olacak."
Akgün Ebru'ya da bakarak; "Görüşmeyeli, misafirperverliğiniz... epey azalmış görünüyor."
Ne veda ne davet ne de tehdit. Hiç bir değildi. Öyleyse bu sırtında kurumuş kanıyla dolaşan bu adamın amacı neydi? Güneş bunu düşünüyordu.
Ebru yapmacık bir gülümsemeyle; "O misafirine göre değişiyor canım."
Akgün; "Öyle mi? Görüşmeyeli ne değişti ki?"
Güneş kibarca; "Sence ne değişti Akgün?"
Akgün'ün bakışları, hüznün getirdiği yoğunlukla değişti.
Akgün; "Zamanla her şey değişir, ama sen hala en son gördüğüm ki gibisin."
Güneş; "Bende senin için aynı şeyi söylemeyi umardım."
Ebru araya girerek; "Ne bu böyle şifreli konuşmalar. Ne oluyorsunuz?"
Akgün onu duymamazlıktan gelerek; "Umduğunun aksine buldukların sana hayal kırıklığı yaşatmış olsa gerek."
Güneş bu cümlenin içerisindeki buldukların kelimesinin ardında yatan derin anlamı fark etti. "Bulduklarım mı? Ne demek istiyorsun?"
Akgün; "Beni ele veren sendin, değil mi Güneş? "
Güneş beklemediği hamle karşısında ağızından bir şey kaçırmamak için dudaklarını araladı ama sessiz kaldı. O hep zeki bir adamdı ve Güneş düşmanının kurnaz olduğunu biliyordu.
Akgün tahminini söylemekten kaçınmadı; "Kendi vicdanını rahatlatmak içindi değil mi? Çünkü yine aynı şeyleri yaşamak istemedin."
Ebru; "Bu kadar yeter! Buraya hesap sormaya mı geldin. Üstelik fedakarlık gösteren Güneş'ken!"
Güneş arkadaşına sessiz olması için eliyle işaret verdikten sonra, karşısındaki uzun adama doğru bir adım atarak gözlerine bakıp başını dikerek cevap verdi. "Evet, seni bulduğum halin beni hayal kırıklığına uğrattı. Gençken o suçu işlemek zorunda kalmıştın ve kötülük seni seçmişti. Fakat Akgün, şimdi görüyorum ki bu defa sen kötülüğü seçmişsin."
Akgün; "Hala neden kötülüğü seçen bir adama yardım ettiğini söylemedin ama?"
Ebru ve Cihan film izler gibi onları izliyordu. "Sadece kendi vicdanımı rahat ettirmek için değildi. Tanıdığım, bildiğim Akgün'ü orada bıraksaydım bir daha şafağı göremeyecekti."
"Öyleyse söyle bana, Akgün olmam senin için yeterli mi? Senin bildiğin Akgün olmam?"
Ona davet sunuyordu ve Güneş üstü kapalı soruya açıkça cevap verdi; "Sana Ağan diyorlar. Benim tanıdığım Akgün soyadından nefret ederdi. Sana iyi niyet göstergesi verdim. Bir kaçış bileti."
Akgün; "Doğru. Bana Ağan diyorlar ve Ağan'ın ne bir kaçış biletine ne de iyi niyet göstergesine ihtiyacı var."
Sunduklarına değil sana ihyacım var demek istediyse de henüz bunun için erkendi.
"İhtiyacım olan şey güç. Ve sen bana bunu verdin. Tek seferliğine de olsa."
Güneş; "Yaptığın şeyin yanlış olduğunu bildiğin halde bana yanında olmamı teklif ediyorsun."
Akgün; "Teklif değil sadece başladığın işin devamını getirmen gerektiği fikrindeyim. Sana güvenlik sağlarım."
Güneş; "Beni kimden kotuyacaksın? Aynı safta yer aldığım dostlarımdan mı? Ne dersen de yine de olduğum yerde kalmaya devam edeceğim. Yaptığım iyiliğin bir devamı olmayacak. Hatta beni şimdiden pişman ettin bile."
Ellerini ceplerine yerleştirerek konuşmaya devam etti; "Pişmanlığa yol açtığım için üzgünüm. Sen çizgini net bir şekilde belli ettin ama ya dost olduğunu düşündüklerin aslında benim dostumsa? O zaman ne yapacaksın?"
Güneş; "Sen ne söylediğinin farkında mısın? İnsanları zan altında bırakıyorsun!"
Akgün; "Sana, kendi gözlerinle görme fırsatı sunarsam kabul eder misin? Gerçekleri görme fırsatı."
Güneş, aklıyla oynandığını düşünüyordu. Dikkatli olmalıydı. Karşısındaki kurnaz adama karşı tüm kozlarını ondan saklamalı ve akıllıca kullanmalıydı.
Güneş; "Sözlerine neden inanayım? Düşmanıma neden güveneyim?"
Akgün; "Bir de iyi yanından bak. Düşnanını yakın tanı derler. Neyse ki ikimiz de bu konuda şanslı sayılırız."
Ebru, Akgün'ün rahatlığı karşısında hayrete düştü.
Güneş; "Bir de alay mı ediyorsun?"
Akgün; "Ne olmuş, seninle bir sorunum yok. Üstelik bunu ilk sen başlattın."
"Bunu her karşılaşmamızda söyleyecek misin gerçekten?"
Akgün sempatik tavrıyla cevap verdi;
"Sadece bunu söylemek için bile seninle karşılaşabilirim. Zaten içimden bir his çok sık karşılaşacağımızı söylüyor."
Güneş; "Bir daha ki karşılaşmamızda kendine dikkat etsen iyi olur. Seni kollayan bir Güneş olmayacak çünkü."
Ona sunduğu fırsatı kendi çıkarları için kullanmamış olsaydı eğer Güneş bu kirli alemden çekilebilmesi için ona sonuna kadar yol açmaya hazırdı. Akgün ise karanlık bulutlarını daha ileriye taşıma niyetindeydi.
Ananene, torununun ve Ebru'nun neden bu kadar süre boyunca kapıda oyalandığını merak ederek yanlarına geldi.
"Kimmiş o gelen kızlarım? Eve buyur etsenize kapıda dikildiniz." diye söylenerek aralık kapıda belirdi.
Ananene Akgün'ü maziden dolayı tanıyordu. Güneş, ananenenin Akgün'le olan olayları öğrenmesini istemediği için Ebru'ya yardım dilenir gibi baktı.
Akgün cevap veremeden ananene "Huh, bakın hele kimler gelmiş? Bu Akgün değil mi? Hoşgeldin yavrum." diye heyecanla şakıdı. Güneş çantasının kayışını sıkıt.
Yüzüne yayılan sıcak gülümsemeyle karşılık verdi " Hoşbulduk Sultan Hanım. Uzun zaman oldu. Yıllar sizden bir şey götürmemiş." Ardından elini öpmek için uzandı fakat ananene elini iterek yürek ısıtan bir kucaklamayla karşılık verdi.
Ananene, eskiden tatlı gülümsemesiyle tanıdığı Akgün'ü hep sevmişti. Okul çıkışlarında yanına uğramasını tembih ederek, pişirdiği sıcak yemeklerden yedirmeden göndermezdi. Üstelik onu Güneş'in erkek arkadaşı olarak eve kabul bile etmişti. Fakat zamanla birlikte çok şey değişmişti.
"Yaa uzun zaman oldu. Büyümüş de koca adam olmuş boylu poslu." dedi ona erişebilmek için fazlasıyla eğilmek zorunda kalan Akgün'ün sırtını sıvazlayarak.
O esnada kapı eşiğine sırtlarını yapıştırmış vaziyette Güneş ve Ebru olanları izliyordu. Ananene oldukça insan canlısı olarak tanınsa da bu kadar sıcak bir karşılamaya gerek olmadığını düşünüyorlardı.
Akgün'den ayrılan ananene "Haydi arkadaşınla içeriye gelin. Size dün pişirdiğim yedi tutunçlu kurabiyeden ikram edeyim. Hem sen bayılırsın benim kurabiyelerime. Ay ya da durun, siz kahvaltı yaptınız mı? Biz de tam sofradan kalkmıştık."
Ebru söze atlayarak "Aslında tam gidiyorlardı. İşleri varmış hem kurabiyeler de bayatlamıştır Sultanım onları yedirmek olur mu!"
Ananene, kovarcasına söylediği sözlere karşın hayretle ve azarlar gibi Ebruya baktı.
"Zahmet vermeyelim efendim, Ebru'nun dediği gibi gitmek üzereydik."
"Aaa, kapıma kadar gelip de girmezsen vallahi darılırım. Seneler sonra görmüşüm seni bi hasret giderelim yahu!"
Güneş; "Ananene!" diye fısıldayarak uyarsa da yaşlı kadın onları içeri davet etmekte ısrarcıydı. Kızları kenara iterek açtığı giriş alanına elini uzatarak davet etti. Akgün onay almak için Güneş'in yüzüne baktı.
"Buyrun, buyrun. Geçin bakalım içeri."
Her ne kadar Güneş'i huzursuz hissettirdiği için gerilse ve içeri girmek istemese de yaşlı kadının ısrarına karşı koymak imkansızdı. Neyse ki Güneş gözlerini yumup açarak isteksizce izin verdi.
"Peki, öyleyse dediğin gibi olsun Sultan hanım." diyerek içeri girdi. Kapıdan girişteki köşeye geçip ayakkabılarını çıkarttı ve ananenenin yönlendirmesiyle koltuğa oturdu.
Cihan "Ağan, ben dışarıdayım." dese de ananne onu da içeri sokarak tekli koltuğa geçmesini sağladı. Kapanan kapının önünde dikilen Ebru, Güneş'e:" Şu kadındaki misafir-perverlik ve yedirme aşkı kimsede yok." diye fısıldayarak yakındı.
"Eve kimi aldığını bilse bi!"
Güneş elindeki çantasını fortmantoya asarken ananene; "Siz oturun yavrum konuşacaklarınız vardır. Ben de o esnada size şöyle güzel bir kahvaltı sofrası hazırlayayım, açsınız değil mi?"
Akgün;"Yo, hiç zahmet etmeyin zaten çok kalamayacağım."
Sultan hanım; "Aa, oldu mu şimdi! O zaman kurabiyemden yiyeceksiniz."
Giriş kapısından sola kıvrılan uzun koridorun başında, salonun girişinde dikilen Ebru ve Güneş'in yanlarına gelip "Siz geçin kızlarım ben ikramları koyup geliyorum." İtiraz etmelerine kalmadan heyecanla karışık telaşlı adımlarıyla mutfağa girdi.
Ebru fısıldayarak; "O çantanın uğursuz olduğunu biliyordum."
Arkadaşını sırtından yürümesi için dürttü. Ebru Akgün'ün oturduğu dantelle süslenmiş üçlü koltuğa yerleşirken Güneş çaprazlarında duran dikdörtgen pufun üzerine tünedi. Gerginliğini saklamak için bacak bacak üstüne atarak ellerini dizinin üstünde kavuşturdu. Akgün ve Cihan'ın fısıltıları kesildi.
Misafirlerin giyim kuşamı yanında kendisinin ve arkadaşının pijamalar içerisindeki görüntüsü hem komik hem de utanılası hissettirmişti.
Bacak bacak üstüne atıp ayağındaki pofuduk süslü terliği sallayan Ebru; "Akgün, arkadaşınla tanıştırmadın bizi."
Güneş Akgün'le göz göze gelmemek için sağa sola bakarak ezbere bildiği evi inceliyordu.
Dirseğini koltuğun kolluğun yerleştirmiş ve diğer eli bacağının üzerinde, bacaklarını açarak rahat bir pozisyonda oturan Akgün "Cihan, iş arkadaşım. Yaklaşık altı yıldır beraber çalışıyoruz." Ardından eliyle sırasıyla kızları göstererek "Güneş ve Ebru. Eskiden tanışırız."
Cihan "Ji Hang. Aslında ismim Ji Hang fakat onlar bana Cihan diyorlar." dedi gülümseyerek.
Ananene mutfakta ufak tıkırtılar eşliğinde ikramlarını hazırlıyordu.
Güneş; "Aslen nerelisin?"
"Aslen Kuzey Koreli'yim ama on yılı aşkındır Türkiye'deyim."
Ebru; "Demek on yıl. Yolun buraya nasıl düştü?"
Cihan; "Aslında bakarsanız biraz uzun hikaye."
Güneş onun kısık gözlerine her baktığında ensesindeki saçları ürperten talihsizlikler dizesini seziyordu. Yüzüne yerleşmiş çapkın ve rahat gülüşünün ardında çok şey gizliyordu.
Ananne elinde küçük tepsisiyle içeri girip ikramlarını Ebru'nun yardımıyla orta sehpaya yerleştirdi.
Ananene; "Hadi yiyin bakalım."
Akgün;" Davetsiz ziyaretimiz için kusura bakmayın Sultan hanım."
Ananene "Ne kusuru her zaman beklerim yavrum. Hem Sultan hanımda neymiş? Yabancı mısın sen? Ananene desene önceden dediğin gibi."
Ebru ufak demlikteki sıcak kahveleri fincanlara doldururken ananene Ebru'nun yanına yerleşti. Akgün hafifçe gülümseyerek "Eline sağlık ananene."
Güneş; "Bana doldurma."
Akgün'le gözleri kesişince bakışlarını ilk kaçıran Güneş oldu. Ananene Akgün'ü görebilmek için öne eğilerek sordu "Afiyet olsun. Ee oğlum nasılsın?"
Sabahtan beri kahve içmekten miğdesi ağrımaya başlayan Akgün kahvesinden bir yudum alarak "Sizi iyi gördüm iyi oldum, sen nasılsın ananene. Sağlığın yerindedir umarım."
Cihan önündeki orta sehpaya konulan ısıtılmış kurabiyenin kokusuyla mest oldu. Eve adım attığında üzerine hücum eden ağırlığı ve ensesindeki onu izleyen gözleri hissetmişti. Fakat Akgün'e güveniyor ve onun da bu sıcak insanlara güvendiğini gözlemliyordu. Bu onu rahatlattı. Sıcak karşılanmanın keyfine vararak kahvesini içip tek lokmalık kurabiyeleri yemeye başladı.
"Bugünlerime şükür. Kızlarım yanımda ya daha ne isterim. Hayrolsun yolunu buraya düşüren nedir?"
Güneş: "Rastgele karşılaştık ananene bende bir konuda ona yardım ettim Akgün de teşekkür mayetinde geçerken uğramak istemiş. Sana sonra anlatırım." diye konuyu geçiştirdi.
Kaşları çatılan ananene "Ne işle uğraşıyorsun Akgün oğlum?"
Ebru: " Sultan hanım yeter sorguya çektiğin bırak da kahvesini içsin adam yahu." diye kulağına doğru mırıldandı. Susması için dizini tıpışladı.
Akgün, son cümlelerinde gözlerini Güneş'e çevirerek cevapladı; "Bir nevi girişimcilik diyebilirim. Aslında sizi, yeni kurduğumuz hotel'in açılışına davet etmek isterim. Cihan ortağım, pazar gecesi için güzel bi davet hazırlıyoruz. Oldukça kalabalık olacak."
Sana, kendi gözlerinle görme fırsatı sunarsam kabul eder misin? Gerçekleri görme fırsatı.
Cihan:" Bizim için bayağı zahmetli bir iş oldu. Eğlenceli bi davet olucak mutlaka gelin bekleriz."
Ananene; "Şimdiden tebrik ederim, çok sevindim. Ama ben davetlere katılmayı hiç sevmem. Kalabalık, gürültü, ses migrenim tutuyor sonra."
Ebru; "Biz de aynı şekilde kalabalık ortamlardan hiç hazzetmeyiz. Belki başka bir zaman ziyaretine geliriz, belli mi olur?" kibarlığı karşısında tebessüm etti. Bu sabah son zamanlarda tebessüm etmediği kadar etmişti. "Ne zaman isterseniz beklerim."
Kolundaki saati kontrol etti. Büyük aile ile olan toplantısına biraz geç kalacaktı.
Güneş; "Davet nerede olucak?"
Akgün; "Sol Hotel'de. Pazar akşamı başlayıp gece yarısına kadar süreceğini düşünüyorum. İstersen gelip seni alabilirim."
Ananene Güneş'e davete gitmesi için gözleriyle işaret etti. Güneş; "Geleceğimi sanmıyorum, bu aralar fazladan mesai yapıyorum çok zamanım olmuyor. Sadece merak etmiştim." Tarık komsere psişik görüler bahanesiyle sunabileceği yeni bir bilgi edinmişti.
Ananene; "Niye yavrum gidersin, çok geç gelmiyorsun zaten sen. Hem Akgün alırmış bak seni."
İçinden sabır dilenen Güneş; "O gün bi gelsin bakalım ananene bakarız."
Akgün; "Unutmadan size Hotel'in kartvizitini de vereyim. Adresi kolay bulabilmeniz için." İç cebini kurcalasa da bulamadı ve Cihan'a "Sende var mıydı?" diye sordu.
"A var tabi, var." Yerinde kıpırdanıp kartlığının içerisinden haki yeşili altın yazılı kartı çıkartıp orta sehpanın üzerine bıraktı.
Akgün; "Biz artık kalkalım, sizi gördüğüme sevindim."
Cihan'ın ağızına götürdüğü kurabiye havada kaldı. Bıraksa mı ağzına mı atsa karar veremedi.
Ananene:" Daha şimdi geldiniz hemen niye kalktınız?" dedi ellerini iki yana açarak.
"Yetişmem icap eden bir görüşmem var. Hatta geç bile kaldım sayılır."
Cihan:" Evet, gitsek iyi olucak. Elinize sağlık kurabiyeleri çok sevdim."
Ananene tatlı gülümsemesiyle: "Afiyet olsun, yine beklerim."
Akgün kapıya yönelirken ayaktaki Güneş'in önünden kısa ve anlamlı bir bakışla yavaşça geçti. Ardından iki adam ayakkabılarını hızlıca giyerken ananene kapıya varıp geçmeleri için açtı; "Havalar serinliyor sıkı giyinin aman yavrum."
Güneş ıslak saçını karıştırırken Ebru ananenenin yanında dikildi.
Dışarı çıkan Akgün; "Sağlığına dikkat et Sultan ananene. Görüşmek üzere."
Kapının eşiğinde dikilen Güneş:"Görüşürüz."
Cihan sürücü koltuğuna geçip aracı çalıştırdı. Akgün yolcu koltuğuna yerleşince uzaklaştılar.
Rahat bir nefes veren Güneş kapıyı kapatıp sırtını yasladı. Derin bir of çektikten sonra yakınmaya başladı "Ya ananene sen niye ısrar ediyorsun eve gel, eve gel diye!"
Ananeme; "E, yavrucuğum ayıptır kapıya gelen öyle gönderilir mi? Aaaa hem senin arkadaşın değil mi ne olmuş?"
Ebru; "Kız ne azarlıyorsun kadını, onun ne suçu var?"
Güneş oflayarak kendini hala Akgün'ün sıcaklığını taşıyan koltuğa bıraktı. Ananene; "E ben ne yaptım da kızıyorsun anlamadım şimdi."
Güneş; "Üzgünüm, ananene. Sadece yorgunum."
Ebru; "Bugün gidecek misin merkeze?"
Güneş duvarın dibindeki uzun komidinin üzerinde duran, fotoğrafların arasında sıkışmış saati kontrol etti; "Öğleden sonra giderim."
Ananene; "Ee gitmeyecek misiniz?"
"Nereye?" Ananene gözleriyle masanın üzerinde duran yeşil kartviziti işaret etti.
Güneş; " Ay ananene sende ya!"
Ebru; "Sultancığım kaosu sever."
Ananene; "Ay ne var yahu, eğlenirsiniz işte biraz."
Güneş; "Ben yatıyorum." diyerek ayaklandı. Masanın üzerindeki kartviziti alarak gıcırtılı merdivenlere yöneldi. Üst kattaki odasına çıkıp kalın yorganın altına girdi. Üzerinde Cihan'ın enerjisini taşıyan kağıt parçasını evirip çevirip inceledi. Üzerinde yazan isimden gözlerini alamıyordu. Altın harflerle yazılı Akgün Ağan, lanetle anılan Akgün Ağan'dan çok farklıydı.
Kartı yatağın yanındaki komidinin üstüne bıraktı. Elini yanağının altına koyarak pencereden akıp kilimin üstünde biriken gün ışıklarını izledi. O gün hava çok güneşliydi, kaderlerinin bir gecede değiştiği gün güneş kör ediciydi. Bu düşünce onu o güne eski anılarına sürükledi.
Tarih 12 Haziran 1982'yi gösteriyordu. Güneş dün gece gördüğü rüyanın hala etkisinde olsa da neşeli olmaya çalışarak üniformasını giyiyordu. Bugün lise son sınıf olmanın rahatlığıyla karne alacaklardı. Lisenin son cuması, üniversite için ise yeni bir başlangıcın ilk adımı. Saçlarını taradıktan sonra eteğini çekiştirerek odasından çıktı. Merdivenleri zıplayarak inip mutfağa girdi.
Sabahçı kuşlar gibi şakıyarak; "Ananeneee günaydıın!"
Sultan hanım; "Günaydın benim bal köpüğüm. Ah şu güzelliğe de bak taşlar çatlayacak hasetinden." Kulağını dudağını büzerek çekiştirdi ve tezgahı parmak boğumuyla tıkırdattı.
Güneş; "O senin güzelliğin Sultan'ım." Diyerek tombul yanağına bir öpücük kondurdu. Ananene tebessüm ederek yerinde kıpırdandı. Güneş; "Hadi ben kaçtım, bugün karne günü. Alıp geleyim de kanaat notumu sen ver."
Ananene; "Sen benden notunu çoktan aldın kuzum. Asıl Akgün'e kanaat notu vereceğim. Son bir haftadır hiç uğradığı yok haylazın. Hakikaten neden gelmedi, her sabah seni almadan okula gitmezdi?"
Güneş elini sandalyeye yaslayarak yükünü verdi. Bir ayağını diğerinin üzerine koyarak cevapladı; "Babası yine bi işlere mi ne bulaşmış. Annesine destek olmaya çalışıyor ne yapsın?"
Ananene; "Beter olsun o herif, gencecik oğlanı mahvedecekler diye ödüm kopuyor inan ki. Çıkışta onu buraya getir de bi göreyim."
Güneş; "Tamam tamam. Hadi ben kaçtım ananene görüşürüz."
Ananene; "Görüşürüz yavrum, dikkat et kendine."
Güneş dizlerine uzanan çoraplarının üstüne bağcıklı ayakkabılarını giyerek evden çıktı. Fakat göğsüne ananenesiyle konuşmasından dolayı mı yoksa gördüğü kötü kabustan dolayı mı çözemediği bir ağırlık çöktü. Evden dışarı çıkıp sıcak yaz havasını içine çekse de kalbini daraltan hissiyattan kurtulamadı.
Okulun yolunu tutarak yürümeye başladıysa da bir halat ayak bileklerine dolanarak onu Akgün'ün ailesiyle yaşadığı eve çekiştiriyordu. Ona gitmeli ve iyi olduğundan emin olmalıydı. Sonra onu alıp beraber okula geçmeyi ve çıkışta ananenesine götürmeyi kafasında planlıyordu. İçinde, gövdesinde bir sıcaklığın doğduğunu ve akarak dönmeye başladığını hissetti. Bu hissi tanımıyordu. Psişik yeteneklerinden kaynaklandığını değil de sıcak havanın onu bunalttığını düşündü. İçini delip geçen bu çarkın artan yoğun hissiyatına yıllar geçtikçe alışacaktı.
Eliyle miğdesine bastırarak iç organlarını ters döndüren rahatsızlıktan kurtulmaya çalıştı. Derin soluklar alarak yoluna devam etti. O eve yaklaştıkça göğsü kafeste sıkışan kuş gibi çırpınıyor, bilinci uyuşuyordu. Uzun caddeyi geçerek evin olduğu sokağa döndüğünde kulağına bağırış sesleri ilişti. Bir erkeğe aitti. Genç bir erkeğin öfke dolu yakarışıydı bu.
Adımlarını hızlandırarak Akgün'ün evine yaklaştıkça sesler netleşmeye, yükselmeye başladı. Babasıyla tartışıyor olmalıydı ki karşılıklı öfke dolu sesleri sokakta yankılanıyordu. Annesinin yakarışları fayda etmiyor olmalıydı ki tabak çanaklar kırılmaya başladı. Başından aşağı dökülen pişmanlığı çok geç fark etti. Gördüğü kabus gerçekleşiyor olabilirdi. O evin içinde değildi fakat olanları görmüştü. Tüm dehşetiyle o korkuyu saç diplerinde hissetmişti. İnsanlar camdan bakıyor sokağa çıkıyordu. Gürültü herkesi meraklandırmıştı. Sonra bir kadının son çığlığı duyuldu. Akgün'ün annesinin hayatına dair son isyanı duyuldu. Güneş korkudan eve daha fazla yaklaşamadı ve olduğu yerde adımları bıçak gibi kesildi. Camdan bakan bir komşu söylenerek telaşla evine girdi. Polisi aramış olmalıydı ki birkaç dakika sonra siren sesleri sokağı dolduracaktı. O bir kaç dakikadaki sessizlik paniğini ikiye katladı. Eve gitmekle olaya karışmamak arasında ikilem yaşıyordu. Karar vermekte güçlük çekerek olduğu yerden kıpırdayamadı. Dışarı çıkan komşulardan biri evin ahşap çitini açarak kapıya yöneliyordu ki polis arabası hızlıca tarif edilen adresin önüne yanaştı. Park etmeden el frenini çekip aşağı indiler ve evin kapısına yöneldiler. Kapı vurulduysa da açan olmadı.
İçeride ölüm sessizliği hakimdi. Güneş bunu biliyordu. Akgün'ün yapmak zorunda olduğu şeyi görmüştü. Fakat onun yapmasına ihtimal vermediği için kabus olarak yorumlamıştı. Bazen öyle anlar gelir ki kader bir sel gibi akıp geçer. Çırpınsa bile insana sadece boğulmak kalır. Akgün o sıcak yaz gününde annesinin son soluğunda boğuldu. Babasının ellerinden annesini kurtarmaya çalışırken kendi kaderini bıçakladı. Tekrar nefes alması yedi yıl sürdü. Henüz on yedi yaşında bir bataklığa saplandı ve en dibi göremeden oradan çıkamayacaktı.
Polis ekibi evin dış kapısını kırarak salona açılan odaya daldı. Artık müdahale edicek bir şey kalmamış olmalı ki girişin orada dikilip kaldılar. İnsanlar kırılan kapıdan içeriyi görebilmek için evin bahçesine yığıldı. Bir kadının sesli iç çekişini diğeri tamamladı. Ellerini ağızlarına kapatarak gördükleri karşısında şaşkına döndüler. Güneş eve yaklaşamadı. Yerde yatan yetişkin bir kadın ve adamın cansız görüntüsünü zaten biliyordu.
Akgün annesinin çelimsiz bedenine yapışmış kuruyan kanın üzerine durmadan akan ve sonu gelmez gibi zayıflayarak akmaya devam eden uğursuz sıvıyı durdurmaya çalışıyordu. Parmaklarından taşan hayatı tutmaya çalışıyordu. Akgün annesine sesleniyor, bir yanıt alabilmek için yüzünü gözlüyordu. O cam grisi donuk gözler aklından hiç silinmeyecek, şekilli güzel dudaklarından akan kan bundan sonra alacağı her kararına akarak aklını çelicekti. Polisin çağırdığı ambulans aracı da geldiğinde komşuların fısıltısı artık utanmaz gürültülere dönüştü.
"Evlerden ırak, çocuğa yazık ettiler."
"Gencecik çocuğu mahvetti lanet herif, kendini öldürttü sonunda kendi oğluna."
"Nee? Akgün mü yapmış?" Derin bir sesli iç çekti. "Başka ne olucaktı? Pencereden gördüm annesini o kahrolası adamın elinden kurtarmaya çalışırken... Ahh komşum anlattırma anla işte!.."
"Ömrü çileyle geçti yazık oldu gencecik kadına."
Güneş bilmesine rağmen başkalarından duyduktan sonra gerçekliğine tamamen inanarak çaresizliğe düştü. Elleriyle saç diplerini kavrayarak eve doğru bir kaç adım attıysa da sonra geri döndü. Gözünden akan yaşları silerek son bir güçle kendini eve doğru sürükledi. Polis aracına yaklaşmıştı ki Akgün evin kapısından dışarı çıkartıldı. Katıksız dehşet ve çaresizlik. Yaşadığı saf ilkel duydular yüzüne, üstüne başına her yerine sıçramıştı. Başını kaldırmaya cesaret edemedi. Okula gitmek için giydiği üniforması kanla kaplanmıştı. Koluna giren polis eşliğinde evden çıkartılıp araca sürüklenirken kurumuş kanlı ellerindeki kelepçeye bakıyordu.
İnsanlar açılarak geçmesini izledi. Onu ayıplayanlar, kınayanlar, acıyanlar oldu. Güneş aralarından sıyrılarak ona koştu. "Akgün!"
Akgün ona sesleneni tanıyarak usulca başını kaldırdı. Sanki suyun derinliklerinden yüzeye çıkar gibi etrafı kısa bir an seçemedi. Çevresini tarayarak ona koşan sevgilisini gördü. Bu şekilde görünmek istemese de onu gördüğü için içindeki ölü kelebekler son bir ümitle çırpındı. Hala olayın şokunda olmalıydı ki gözleri donuk ve şaşkındı. Güneş polis memuru tarafından engellenmeden önce onun kanın getirdiği kurulukla gerginleşen elini tutabilmeyi başardı. "Ben yanındayım, Akgün. Yanındayım!"
Akgün polis aracına bindirilse de şaşkın gözlerini Güneş'den ayıramadı. Memurlar araca binip onu götürürlerken arkasını dönerek arka camdan ona bakmayı sürdürdü. Onu bir daha göremeyeceğini düşünerek her ayrıntısını aklına kazıdı. Güneş yola koyulan arabanın arkasından koşarak adını haykırdı. Yanında olduğunu ve olacağını söyledi. Takati kalmayana kadar hıçkırarak ağlaya ağlaya onu biraz daha görebilmek için koştu. Araya girecek yılların hasreti için koştu. Güneş gözden kaybolsa da Akgün, yol boyu arka camı gözetledi. Akgün Ağan o gün ve sonraki günlerde hiç ağlayamadı. Tek bir damla göz yaşı dahi döküp ağıt yakamadı. Çünkü yasını tutması için onu hiç rahat bırakmadılar.
Güneş eski anıların getirdiği hüzne kapılarak biraz ağladı ve ardından kısa süreli bir uykuya kendini bıraktı.
###
Bölüm sonu. Nasıldı ama ehehhe. Yaktın bizi be Akgünüm. Yıldızlamayı unutmayın kayan yıldızlarım!!
