Skip to content

Çarmıh

Chapter 3 · 16 min read

Çarmıh

Chapter 3

Başlangıç

"Kader demiş; Yolu çizen ben değilim, sizsiniz. Ben kalemi verdim, yolu da çizdiniz. Karşınıza ne çıkıp çıkmayacağına karışmam."

Ne doğru bir söz değil mi? İnsan elinde ki kalem ile çizer yolunu. Ne ile karşılaşıp karşılaşmayacağını kimse bilemez. Asıl kalemi tutan kişinin bilmesi gerekir bunu. Başkasının değil.

Fakat, ben bunu yapamadım.

...

Birden bire çalmaya başlayan ağır ve yüksek siren sesleri, yanıp sönen kırmızı ışıklar ile boyamıştı odayı. Vişnu, sirenlerin çalması ile hızla arkasını dönüp etrafına bakınmaya başladı. Kaşlarını çatmış, gözleri büyümüş ve incecik dudaklarını bir birinden ayırmış bir şekilde etrafına bakarken, aynı anda hilal şeklinde ki tezgahına doğru ilerliyordu. Acele ile gittiği tezgahın da, incecik parmakları ile bir çok düğmeye rastgele basmaya başladı. İlk uyandığımda gördüğüm rasgele yanıp sönen kare ışıklar bile sönmüş, sadece yanıp sönen kırmızı ışıklara dönmüşlerdi. Ben ne olduğu hakkında bir fikrim yokken, sadece içime atmam gereken sinirim ile beraber çatılan kaşlarım ile Vişnu'ya seslendim. "Hey, ne oluyor?!"

Vişnu, düğmelere dokunmayı bıraktı ve tek bir düğmeye basarak bangır bangır bağıran siren seslerini susturdu. Önlüğünü sırtından çıkartıp bir köşeye fırlatıp, dudaklarını iki kenara doğru sertçe kıvırdı. Hızla başını bana doğru döndürüp gözlerini bana kenetledi. "Bana daha sonra diklenebilirsin. Fakat, şimdi sana bir soru soracağım." Dediğinde etrafta derin bir sessizlik oluştu. Ben kulaklarımı dört açmış sorusunu beklerken, hala olayları kavramaya çalışıyordum. Vişnu, o sırada tek kaşını havaya kaldırıp, gülümsemesinin ardında görünen bembeyaz dişlerini sıktı ve; "Kaçmayı sever misin?"

Vişnu, bunu dediğinde bir gözünü bana karşı kırptı. Ben ona çatık kaşlarım ile anlamsızca bakarken, birden bire içinde olduğumuz metal yığını haraket etmeye başladı. O anda arkadan cızırtılı bir ton ile yükselen bir ses; "Kanundan kaçış modu, aktif!"

Hala kıpkırmızı olmuş odanın içerisinde iken, yavaş yavaş haraketlenmeye başlayan metal yığınının içinde dengemi sağlamaya çalışıyordum. Vişnu ise bir anda uzaktan duyulmaya başlayan siren sesleri ve cama yansıyan kırmızı-mavi ışıklar ile beraber kafasını tezgahına döndürdü. Bir elini tezgahında duran bir kola yerleştirdi, diğer elini ise tezgahta ki tuşlardan birine koydu. O anda önün de beliren bir ekran, dışarısı olduğunu düşündüğüm bir yeri gösteriyordu. Çıkan ekran ile beraber, ekranın iki yanında iki küçük ekran daha belirdi. Bu ekranlar büyük ekran aksine, bize doğru gelen bir kaç mavi ve kırmızı ışıklı metal yığınlarını gösteriyordu.

Yavaş yavaş haraket etmeye başlayan metal yığını, büyük bir gümbürtü ve sarsıntı ile hızla haraket etmeye başladı. Ben daha yeni yeni dengemi sağlamışken, gümbürtü ile sırt üstü yere kapaklanmam bir olmuştu. Sürekli olarak devam eden gümbürtüler ve sallantılar eşliğinde yerde yatarken, bana doğru gülümseyen ve heyecanı gözlerinden okunan Vişnu'ya sakince bir soru sordum.

"NE OLUYOR -şok edici küfürler- ?!"

-Vişnu-

Sanırım, savaş koyu'na son girişimden sonra, her zaman ki gibi tekrar polisleri peşime takmayı başarmıştım. Her seferinde yaşım gereği hapse girmesem de, peşime polis takıp yakalatırlar, velilerime haber verildikten sonra bir kaç haftalığına ev hapsi verirlerdi. Bir çok kez gerçekleşen bu olaylardan sonra polisler ile iyi anlaşan biri haline gelsem de, adalet dostluk tanımazdı.

Deli adam Mares ile sakin konuşmamızın ortasında iken, çoktan peşime düşen polisler yerimi tespit etmişlerdi. Yeni nesil polislerin oldukça hızlı olduklarını kabul etmem gerek. Ben daha hazırlık yapmaya fırsat bulamadan dibimize kadar girmişlerdi. Ben o anın paniği ile biraz fazla endişeli görünsem de, alışık olduğum bir durumdu. Soğuk kanlılığımı koruyarak sadece bangır bangır bağıran siren sesini susturmaya yarayan düğmeyi arıyordum. O sırada bir soru sorma gereği duyduğum mares'e öylesine bir soru sorduktan sonra, her zaman yerini unuttuğum düğme, büyük ve kırmızı yapısı ile sanki beni çağırıyordu. En sonunda bulduğum düğmeye elim ile hızla basıp, aynı anda sirenleri susturmuş, kaçış modlarını aktif edip, peteri haraket etmesi için uyandırmıştım. Önceden avucum ile kavradığım haraket kolunu yukarı doğru hafifçe çekerek, peteri ayaklandırdım. Bu saniyelik süreçte kısa kısa sarsıntılar olsada ben çoktan alışmıştım. Buna rağmen maresin fazla tepki verdiğini düşünüyorum. Denge özürlüsü olabilir mi?

Ben peter'i ayaklandırıp, oldukça basit kullanım mantığı ile sadece kolu ileriye doğru iterek, aynı anda başka bir düğmeye basarak peterin koşmasını sağlamıştım. Aynı Shift + W tuşu gibi.

Peter, koşmaya başlamışken, aynı anda peterin bir kuyruğu gibi bizi takip eden polisler ile bir kovalamacaya başlamıştım bile. Normalde kaçmaz, her zaman ki cezama razı gelirdim fakat yanımda bir misafir varken, onun ile daha doğru dürüst tanışmamış, ona güzel bir ev sahibi rolü oynayamamış bir şekilde ters kelepçe yiyerek gitmek ayıp olurdu. Şimdi düşününce, onu bir polis kovalamacasına sokmak daha da ayıp olmuştu. Ama bu yaptığım onun küfürlü cümlesi karşısında bir hiç kalırdı.

Bu klasik kovalamaca, çok uzun sürecek gibi görünüyordu. Sonuçta orta da türünün tek örneği gelişmiş bir robot ve onu kovalayan klasik bir düzine araba vardı. Bu yüzden işimi hızlı bitirmek için tezgahım da cam bir kutu ile örtülü tuşların kapağını kaldırıp ellerimi kutuya soktum. O anda derin bir nefes alıp düğmelere teker teker basmaya başladım. Düğmelere basarken, Peter modifiye olmaya başlamıştı bile. Düğmeler sırası ile önce Peter'in sırtında bir çift devasa ve jet roketlerine sahip kanatlar, ayaklarında onun uçmasını destekleyen bir çift daha jet roketler çıkartmış, sırtında ve bacaklarında olmak üzere onlarca roket atar, tavanında ise ultra modifiyeli ve 100 ayrı gelişmiş silaha -lazer ışını vs...- ev sahipliği yapan supreme bir teşkilatı ortaya çıkartmıştı.

Tabi ki bunlar gerekli değildi fakat, o sırada yanıma emekleye emekleye zar zor gelen misafirime mahçup olmamak için, yol kesimlerine karşı önlem almalıydım. Mares, tezgahımda herhangibi bir bölgeye ellerini koyarak kalkmaya çalışırken, ellerinin değdiği bir çok rastgele düğme, silahların düzensiz bir şekilde etrafa ateşlenmesine sebep olmuştu. O sırada çoktan boş bir baraj yoluna gelmişken ateşlenen patlayıcı füzeler, toprak duvarları ve zeminleri havaya uçurmuş, lazer ışınları ise kuru toprakta ortaya çıkan 3-5 tane kuru otu yakarak yok etmişti. Parçalanan ve düzensiz bir şekilde yanmaya başlayan yol, polis arabalarını durdursa da, buranın yakınların da durmak hiçte güvenli değildi. Mares'in kaza ile yaptığı bu düzensiz ama işe yarar faliyetten sonra bana düşen tek şey, buradan tüymek olmuştu. Elimin koyulu olduğu düğmelerden birine basarak jet roketlerini aktif ettim. O anda aynı anda ateşlenen onlarca roket, etrafta yanan ateşler ile birleşerek, gecenin boyadığı masmavi çevreyi turuncuya boyamıştı. Peter öne doğru yatay bir şekilde yükselmeye başladığında, zar zor ayakta duran Mares, geriye doğru devrilerek bir kaç ters takla ile önceden yatması için ona verdiğim çelik divana sırtını çarptı. Bir anda fazlasıyla hırpalanan Mares'i ona iyi gelecek bir yere götürmeye karar vererek, çoktan havalanmış olan Peter ile aklımda ki mekana doğru ilerlemeye başladım.

...

Yanımda ki bacaksız ile dengesiz bir yolculuğun ardından, 10 dakika içinde yaşadıklarımın şokunu sırtlamış bir şekilde, iniş yapan demir yığınından inmenin, zemin ile temas edip burnuma gelen temiz havanın verdiği rahatlık ile, sırtıma yüklediğim her bir duyguyu dışarıya saldım. Ağrıyan belimi ve dengesiz bacaklarımı umursamayıp, dengesiz yürüyüşümden bir haber olmuş, küçük Vişnu'nun verdiği; mor gözlerim ile uyumlu pastel mor renginde, ön tarafı çelik bir düğmenin inip çıkmasına yarayan uzun çelik yollar ile kapanan bir giysi, oldukça kalın ve dengesiz bir şekilde esen rüzgarların beraberinde getirdiği soğuk havanın bedenime işlemesini önleyecek kadar sıcak bir kıyafet, altıma ise gereğinden fazla kumaş kullanılarak bacaklarımdan beri sarkan siyah ve boğumlu, paçaları ve beli oldukça esnek birer kumaş parçası ile giyilmesi ve içindeyken haraket etmesi oldukça rahat olan bir giysi, ayaklarıma geçirdiğim, bileklerime kadar uzunan, canlı bir mor renginde ve tabanları oldukça yüksek olacak şekilde beyaz ve yumuşak bir madde ile kaplanmış, ön tarafı ayağıma oturması için aynı beyaz renginde ipler ile modifiye edilen ayakkabıları giymiştim. Upuzun siyah saçlarımın öne düşen tutamları başımın arkasında toplamış, geri kalan saçları ise geride bırakmayı tercih etmiştim.

Hâlâ aynı kıyafetlerini üstünde tutan Vişnu'nun yanında bir yıldız gibi parlayarak tüm dikkatleri üstüme çekiyordum. Bu dikkatler daha demin haberdar olduğum, titremeleri sonucunda oldukça saçma sapan olan yürüyüşümden mi kaynaklı bilmiyordum.

Vişnu yanımda iken, fazlasıyla kalabalık olan, ahşap ve yüksek olmayan evler, git gide aşağı doğru inen ve durdurak bilmeyen rampalı ve gri tuğlalar ile döşenmiş yolları katettikçe, bir okçu kulesinden farksız kalıyordu. Yollar ve evler, ahşaptan yapılan direklerden sarkan, etrafa sarı ve estetik duran ışıklar saçan kandiller ile aydınlanıyordu. Yolların kenarlarında, evlerin pencerelerinin önlerinde bir çok, rengarenk güller ve sayısız sarmaşık duvarları ve yolları sarıyordu. Fakat dikkatsiz kalabalığın üstlerine basması ile hepsi heba oluyordu.

Bir yandan bu güzel ortamın tadını çıkartmaya çalışıyor, bir yandan'da 2400 yılında olmamıza rağmen böylesine orta çağ temalı mekanların hâlâ nasıl var olduğunu düşünüyordum. Beni giysimin kolundan kavramış bir yere aceleyle sürükleyen Vişnu'ya aklıma takılan bu soruyu sormaktan çekinmedim. "Hey, gerçekten gelecektemiyiz yoksa sadece beni delirtmeye mi çalışıyorsun?" Dediğimde Vişnu yürümeyi kesmeden sadece başını bana döndürerek yukarı doğru kıvrılan dudaklarını ve etrafa cilve saçan, parlayan mavi gözlerini görmemi sağladı. Bir süre böylece sırıtarak beni ve yeni giysilerimi süzen Vişnu, ağzından çıkacak olan bir "Tch" sesi ile konuşmaya başladı.

"İnsanlar savaştan sonra mimariye pek önem vermediler. Nereden geldiklerini unutmamaları için sadece bir kaç tadilat ile insan yaşam alanlarını bu düzeyde tutmayı başardılar. Burası dışında daha çok sınır bölgelerine kayan kısımlar gelişmiş denilebilecek yapılar ile dolu. savaş koyu'nun olduğu yerde görmüş olabileceğin uzun binalar ve onlar gibi bir çok yapı, terk edilmiş durumda denilebilir. Uzun zamandır orası sadece şehirden uzak olduğu için fabrikalara ve çöp alanlarına ev sahipliği yapıyor."

Vişnu bunları derken kulaklarımı dört açmış onu dinliyordum. İnsanların 1000 yıl boyunca vampirlerden ırak sürdürdükleri zaman boyunca lüks ve şatafat içinde yaşadıklarını düşünmüştüm. Fakat onlar bu ahşap yerlerde yaşamaya devam etmişlerdi. Sorumun cevabını fazlası ile aldığımda aklımın bir köşesine takılmış, sorup sormamak arasında gidip gelirken oluşan kuvvetli fırtınada sürekli uçup uzak diyarlara göç eden, ve her seferinde geri dönerek beni şaşırtan güçlü bir soruyu dışarıya salmaya karar verdim. "Peki bir soru daha sorabilir miyim?" Dediğim de Vişnu kafasını onaylar bir biçimde salladı. "Neden bu kadar acele ediyoruz ve bu acele ile nereye gidiyoruz?"

"Bir kaç dakika önce polis patlattık. Bu durumda yiyeceğim ceza basit bir ev hapsi olmayacaktır. Bu yüzden kalabalığa karışıp izimizi olabildiğince hızlı kaybettirmeye çalışıyorum. Zaten bu yüzden peteri şehire giriş yapmadan önce gizledim. Bu sayede araç bulunursa şehre girmediğimizi düşünürler. Şimdi de bir çocuğun gitmiş olamayacağı bir yere gidiyoruz..."

Dediğinde yüzünü kendi önüne çevirdi. Aniden durdu. Biraz havaya doğru kaldırdığı kafasının bir yeri işaret ettiği çok belliydi. Aynı onun gibi yaparak sadece yüzüme yansıyan şiddetli merak duygusu ile kafamı tepeye kaldırdım. Fakat tek gördüğüm şey parlayan ay oldu. Bir anlığına Vişnu'nun boyunun bacağımı geçmediğini hatırladım ve kafamı sadece kendi önüme bakacak şekilde indirdim. Karşımda gördüğüm şey kendisinden daha yüksek olan iki bina arasında, kısa kalmışlığı, aynı şekilde oldukça geniş eni ile fazlasıyla dikkat çeken bir bina olmuştu. Eski bej rengi duvarlarında 4 ayrı geniş pencere bulunan bina, kavşaklı yolun belli belirsiz tenha köşesinde, kıvrımlı ve ahşap zemin ile kendini halka açıyordu. Yolun ortasında durmuş, etrafımızdan dolanarak geçen insanların arasından kıvrılarak binanın ahşap yolunda başımız eğik, adımlarımızı dikkatli bir şekilde seçerek ilerliyorduk. Neresi olduğu hakkında bir fikrim olmayan binada ne bir tabela ne de herhangibi bir yazı vardı. Eski boş duvarları, aralarına inşaa edilmiş geniş bir kapı dolduruyordu.

Kapıdan geçtiğimizde, bizi pek uzun olmayan, ve bir kaç büyük adım ile tamamlanacak, zifiri karanlık bir koridor karşıladı. Nekadar iyi bir görüş kabikiyetine sahip olsam da odayı aydınlatan tek şey olan, bir kapının altından süzülen sarı ışıklar olmasaydı yolumu bulmam zor olurdu.

Bir vampir olsam da, 1000 yıllık bir uyku yeteneklerimi köreltmiş olmalıydı. Aksi takdirde basit bir zifiri karanlık gece görüşümün ötesinde olamazdı.

Koridoru tamamladığımızda Vişnu, kapıya üç kez vurdu. Daha sonrasında kapı içeriden iki ayrı siyah giyinimli, siyahi ve yapılı adam tarafından açıldı. Sonuna kadar açılan kapıdan hızlıca girdik ve arkamızdan kapanacak olan kapıya doğru gözlerimi çevirdim. Zifiri karanlığın yerini tamamen ahşap kapılar aldığında çoktan Vişnu'nun çekiştirdiği kolum ile önümü dönmüştüm. Gözlerim, iki ahşap kapı yerine, devasa ve ahşap temalı bir hana bakar olmuştu. İçeride bir çok cılız veya yapılı olacak şekilde insan, ahşap masalarda oturmuş rakılarını yudumluyordu. Son gördüğüm hanlardan tek farkı, içeride bulundurduğu insanların giyinimleri ve bir haber olduğum kültürleri idi.

Vişnu, bir süreliğine duraksayıp gözlerini etrafra gezdirirken, bende aynı şekilde etrafı büyük bir merak ile inceliyordum. Yaşamım boyunca herhangibi bir insan hanında bulunmamama rağmen burada insan veya hayvan kanının satıldığını düşünmüyordum. Uzun süren uykusuzluğuma rağmen susuz değildim. Bu yüzden bunu sorun etmeyecektim. Sahi, neden susamıyordum? Normal şartlarda uykudan uyandığımda susuzluktan yerinde duramayan, yaşayan bir ceset olan ben, ne olmuştu da cinayetin iki dudağım arasına akıttığı kana hasret kalmadan bu zamana kadar durabilmiştim?

"Sen buralarda biraz dolan. Fakat kaybolma. Ben iki dakikalığına bir yere gidip geleceğim. Seni bulurum." Dediğinde Vişnu, cılız ve küçük elleri, saatlerdir tuttuğu giysimden ayrılarak, bağlı olduğu beden ile kendisinden iki-üç kat daha büyük olan insanlar arasında kayboldu.

Ben ise o gitmeden önce onaylar bir biçimde kafamı salladım, daha sonra düşünmekten körelen gözlerimi kıpıştırarak gidebileceğim bir yeri kolladım. Vampirlerin ve insanların geçmiş mimari ve eğlence anlayışları birbirine benzediğinden, alışık olduğum tezgah seçimlerinden birini gözüme kestirdim. Sol duvara gömülü olan tezgah, şaşırtıcı bir şekilde beyaz gömleğinin arasından fışkıran büyük göğüsleri ile sarışın ve gereğinden fazla şirin gözlüklü bir kız tarafından idare ediliyordu.

Pek bozuntuya vermeden ilerlediğim, önü boş tezgah beni oturabilmem için üç ayrı sandalye ile karşılıyordu. Sandalyelerden en ortada bulunanına nazikçe oturduğumda, güzel kız önünde duran beyaz kağıtları tek bir el haraketi ile benim önüme doğru ittirdi. "Lütfen bu formu doldurun." Dediğinde pek bir şey anladığımı söyleyemezdim. Fakat bozuntuya vermek aptallık olurdu. Sonuçta kendi zamanımdan tam 1000 yıl sonrasında soluk alıp veriyordum. Artık bir bardak içki içmenin, basit bir form ile olabileceğini garipseyemezdim. Kağıt ile beraber bana uzattığı, taze mürekkepe batırılmış tüy kalemi parmaklarım arasında aldım. Kalem insanların onlarca mimari arasından hala mağarada yaşadığını gösteriyordu. Bu nereden geldiklerini unutmama çabaları biraz ileri gidilmiş gibiydi. Mürekkepli kalem ile kağıtta yazan soruları tek tek cevapladım.

1) İsminiz Soy İsminiz:

2) Neden Kayıt Olmak İstiyorsunuz?

3) Yetenekleriniz Neler?

Bu üç soruluk basit formu basit cevaplar ile cevapladıktan sonra kağıdı ve kalemi dikkatlice kadına doğru uzattım. Kadın, kağıdı yavaş ve dikkatlice okuduktan sonra bana doğru dönüp ilgisizlik ile konuştu. Sanırım yeteneklerim onun için fazlaydı. Beni, kendini gereksiz güç arzusu ve kibirleri ile boğulan insanlardan biri sanarak enerjisini düşürmüş olabilirdi. Onu suçlayamazdım. Böyle insanlar gerçekten sinir bozucu ve uğraşılması güç kişilerdi. Pek bozuntuya vermeden dediklerini dinledim.

"Pekâlâ, Mares King..?," yaşadığım devirde soy isim dedikleri şeylerden olmadığı için, herhangibi bir kelimeyi soy isim olarak öylesine oraya yazı vermiştim. Sorun olacağını düşünmesem de, düşük düşürücü ve kulağa komik gelen bir isim seçimi olduğunu bende biliyordum.

"Yetenekleriniz oldukça dikkat çekici. Amacınıza gelecek olursak fazla spesifik bir amacınız var. Fakat sizi suçlayamam. Savaştan sonra kayıtlar sadece kişilerin kendi yararına olan basit şeyler olmaya başladı."

Kadının bir içki almak için doldurulan formu, fazla kafaya taktığını düşünüyordum. Böyle bir formda amacımın içki içmek olmasını fazla garipsemisti. "Kaydınızı gerçekleştirmek için yapacağınız son bir şey var." Dediğinde onu dikkatlice dinliyordum. İnsanların içkiye verdikleri önemi artık daha iyi anlıyordum. Gözlerim, kadının işaret ettiği bir cihaza yönlemişti. Yanında devasa bir balyoz bulunan cihazın, küçük bir tabana konulmuş, şahsi düşüncem olarak konulma amacının vurmak olan, daire ve siyah bir eklenti, eklentinin arkasından yukarıya doğru uzanan oldukça uzun ve üstünde üç basamaklı sayıların olduğu bir tabela, tabelanın en tepesinde ise eskimiş sarı bir yıldız duruyordu. Dikkat çekici ve kullanım amacı belli olmayan cihaza uzun süre göz gezdirdikten sonra kadın konuşmaya başladı. "Lütfen balyoz ile makinenin vuruş kısmına vurun." Dediğinde bu gereksiz isteğini yerine getirmek dışında bir seçeneğim olmadığını fark etmiştim.

Derin bir iç çekerek bıkkınlık ile yerimden kalkarak, yanına kadar gittiğim makinenin, yanında duran devasa balyozu sağ elimi kullanarak, tek hamlede havaya kaldırdım. O anda çoktan elinde bir kağıt ve kalem ile yanıma gelen kadın, fal taşı gibi açılmış gözlerini birer adım geriye giden bacakları ile destekledi. Dudaklarını birbirinden hafifçe aralayan, şaşkınlığını gizlemeye ekstra bir özen göstermeyen kadının, aniden verdiği soluk, etraftaki uğultuyu durdurmuş, ve sadece yakın çevremde ki insanların gözlerinin üstüme toplanmasına sebep olmuştu. Ben ne olduğunu anlamamış, sadece vuruşuma odaklanmış bir şekilde, pekte dikkatli olmayan, plansız bir vuruş ile istenilen konuma balyozu yapıştırı vermiştim. Balyozu vurduğumda, oluşan enerjinin göklere taşıdığı ufak parça, makinenin sınırını yararak dışarı fırlamış, eski ve yıpranmış tavanda bir yer edinerek oraya yapışıp kalmıştı.

Ben vuruşu yaptığımda, öne doğru eğdiğim bedenimi yumuşak bir haraketle doğrulttuğumda, uzaktan gelen konuşmalar dışında kalan sessizliğin yerini yıkıcı tonlarda ki alkışlar almıştı. Sadece 5 dakika da bir içki içmek için doldurmam gereken form ile çoktan ismim hatıra sayılır bir yer edinmişti handa. Gururla arkamı döndüğümde kadın, elinde ki kağıda şaşkınlık ile karışık olan istekli gülümsemesi ile bir şeyler yazmış ve hızla kağıdı bana uzatmıştı.

Alkışlar eşliğinde avuçlarım arasına aldığım kağıt ile beraber kadının ellerini kendi ellerimde hissettim. Kadın alışveriş ayağına ellerini benim ellerim ile buluşturmuş, okşayarak geri çekilmişti. O anda nazlanarak gülümsemiş, başını hafifçe eğmiş ve ördüğü sarı saçları ile oynarken kısık gözlerini üzerimde gezdirip geri çekiyordu. O şekilde arkasını dönüp, kıvranarak yürüyen kadın tezgahına dönmüştü. Bende bir yudum bile olsa içmek istediğim içkiyi almak için tezgaha yöneldiğimde, ellerim arasından kayıp giden kağıt dikkatimi çekmişti.

Bacak kadar boyu ile kağıdımı alan Vişnu, öncekilerden farksız daha ciddi ve endişeli bir ifade ile, kesilen alkışların getirdiği sessizlik ile kağıdı okuyordu. Ben tepki veremeden Ne halt yedin böyle? Diyen bakışlarını benim masum bakışlarıma kenetledi. " "Bunun ne olduğu hakkında en ufak bir fikrin var mı?" Dediğinde bilmeden bir haltlar yediğimin farkına varmıştım. "Neden ki" demiştim sebepsizce gelen kekemem ile. "Çünkü bu vampir avcısı birliğinin kayıt belgesi seni saf!" Diye fısıldayarak bağırdığında dünya adeta gözlerim önünde git gel yapmıştı. "Ne?!" Diye aynı şekilde fısıldayarak bağırmıştım. "İyi de burası bir han!" Dediğimde Vişnu tekrar konuştu. "Sana kocaman "Vampir Avcı Birliği Kayıt Formu" başlıklı kağıt sunan bir han gördün mü?! Burası Avcılar loncası!" Dediğinde kağıtta büyük harfler ile yazılan bir yazı aklıma gelmişti. Gereksiz bir şey olduğunu düşündüğümden okumayı es geçmiştim.

"Başlığı okumamış olabilirim ne var bunda?!"

"Hangi Han sana içki içmen için yeteneklerinden bahsetmeni ister?!"

"Kendi zamanımdan 1000 yıl sonraki bir zamandayım, ne düşünmemi bekliyordun ki?!"

Diye ufak çaplı bir tartışma sonucu bıkkınlık ile derin bir nefes verdim. Başımı eğip bir elimi alnıma götürdüm ve nazikçe masaj yapmaya başladım.

"Peki ya şimdi ne olacak?" Diye sordum sakince. "Kendi türünü avlayacaksın. Bu kadar basit." Dediğinde masaj yapmayı bıraksamda hâlâ alnımda tuttuğum elim ve hâlâ eğik bıraktığım başımı kaldırmadan gözlerim ile onu sorgular gibi derin bir bakış attım. "Ve hayır kaydını 5 seneden az bir süre içinde iptal edemezsin." Diyip iki eli ile tırnak işaretlerini ifade eden haraketi yaparak göz devirerek konuştu. "Yeni çağ protokolleri" dediğinde ben hala ona bıkkınlık akan gözlerim ile bakıyordum. Vişnu kağıdı incelemeye devam ettiğinde gözleri büyüdü, dudakları iki yana doğru kibirle kıvrıldı. Gözlerini bana çevirip iki elini beline koyarak başını havaya kaldırdı ve gözlerini kısarak konuşmaya başladı. "En azından yanlız olmayacaksın yakışıklı ve gereğinden fazla güçlü prens. Ben de avcılar birliğine dahil bir üyeyim." Dedi heyecanlı ve kibirli bir biçimde. Sanırım kağıtta ki yetenek havuzuma göz gezdirmiş olmalıydı ki, bana böyle bir lakap takmıştı.

Ben atlatamadığım şok ile ona bakarken, onun cümlesini bitirmesi ile tüm odada gürleyen, kalın bir ses "VİŞNU SİL'NYY!" diye tezahür olmuştu. Ben biraz önce bıkkınlık akan bakışlarımı, merakla sesin geldiği yöne, yani giriş kapısına çevirdiğimde gözlerimin koskoca odada tek olmadığını fark ettim. Neredeyse herkes sesin geldiği noktaya bakarken, bazıları ise sanki birer suçluymuş gibi ellerine geçen ilk cisim ile kendilerini gizliyordu. O anda Vişnu'nun yüzünde ki kibirli ifade düşerek, masum ve korkmuş bir kedi yavrusunun ifadesine dönüşmüştü. Yapılı, siyahi, beyaz uzun sakallı ve bıyıklı, başının üstü kel, gözüne geçirdiği sipsiyah bir güneş gözlüğü ve giydiği siyah bir takım ile, doğrudan vişnuyu gösteren parmağı fark edildiğinde, elini tekrar gereğinden fazla yapılı bedenine yasladı. O anda tekrar dolgun dudaklarını aralayarak gürleyen bir ses tonu ile konuşmaya başladı.

"Kanuna saldırı ve kültürel değerlerimize zarar verme suçlarından seni tutukluyorum."

-To be continued

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.