تخطٍ إلى المحتوى

Çarmıh

الفصل 2 · قراءة 10 دقيقة

Çarmıh

الفصل 2

Gerçekler

"Hayat her zaman altınlar veya pırlantalar vermek zorunda değildir, bazen sadece bir sap yeşil soğan verir."

Bir anda yaşadıklarım tam da bu cümleyi anımsatıyor. gözlerimi, tüm o şan ve şöhrete kapamışken, tekrar açtığımda bırak şöhreti, giysilerim bile yoktu üzerimde. Tek hatırladığım kıyametli dünyamızın zirvesinde, tahdım da oturup dünyayı yönettiğim idi. Birden savaşın beraberinde getirdiği toz ve barut kokusu ile boğuldum, gözlerimi ilk ve son kez kapadım bu yüce cihana. Gerçi, ne olmuştu da boğmuştu beni bu alametler? Sanırım hatırlıyorum. O gün, İnsanlar "Kaf Dağı" kadar yüksekte olduklarını tekrar göstermişlerdi bizlere.

...

Vampirlere olan merakım, araştırmacı ve inatçı kişiliğimi sırtlayıp, emektar robotuma binmiş, tekrar gelmiştim, tarihin her bir acısını merkezine kazımış olan "Savaş Koyu"na. Savaştan bu yana tadilat görerek siyah asfalt ile kaplanmış, kilometrelerce uzanan bu çukur, etrafında bir çok boş ve damları batan güneşin turuncuya boyadığı göğe uzanan göktelenlere ve fabrikalara ev sahipliği yapıyordu. Fabrikaların uzunca bacalarından yayılan, geçmiş kadar karanlık dumanlar ihtişamlı göğü siyaha boyuyordu. Etraf fazlasıyla barut kokarken ben üç-beş metre boylarında, metal, yarım küre bir bedeni olup, bedeni ayakta tutan uzun ve aynı şekilde yine metalden bacaklara sahip, gövdesinde aynı düğmeleri anımsatan iki, yanyana büyük pencereler yer alan, gövdesinin üstü tamamen metal bir zemin ile düzlük yaratılmış bir şekilde, zeminin en orta yerinde, koyduğum cam bir fanus ile örtülen uzun bir meşe ağacı, yuva olarak gördüğüm emektar ve adını "Peter" koyduğum robotumun üstünde adım adım geziyordum her yeri. Üstüm de her zaman giydiğim ve üstümden çıkartmaya kıyamadığım, kumaşında bu kısacık, derbeder hayatıma ait bir çok anı biriktirdiğim, gözlerim kadar mavi, küçük ve cılız bedenime koskocaman gelen bir tulum giyiyor, içime ise kirli beyaz bir t-shirt geçirmiş gelmiştim buralara.

Amacım, vampirlerin 1000 yıl önce iz sürdüğü, zifiri güçlerini gezindirdikleri, akıttıkları kan ile yıkadıkları bu yerde savaşın eski kalıntılarına rastlayıp kendimce araştırıp tarihe yepyeni buluşlar ile adımı altın harflerle yazdırmaktı. Küçük kafam içinde yatan büyük düşler, benim bu girişi yasak zehirli topraklara gelmemi önleyen engelleri ortadan kaldırıyordu. Ne kadar aradan 1000 yıl geçse de, araştırmacılar çoktan bu defteri kapadıkları için kimse araştırma yapmamış, tarihi kültürümüzü küçültmüşlerdi.

Sapsarı ve kirpi gibi şekil almış saçlarımın kapatmadığı küçük alnımı, bahtiyar annemin ördüğü, üstünde 2 büyük yuvarlak gözlük taşıdığım turkuaz kumaş bandana ile örtüyordum. Sivri ve masmavi, kartalların ki kadar keskin olan o gözlerimi dört açmış, ilgi çekici şeyler gözlemlemeyi beklerken, burnuma barut kokusu dışında hafif hafif gelen ceset kokusu dikkatimi dağıtmıştı.

Gözlerimi kokunun sık sık geldiği noktaya doğru çevirdiğimde, biraz ötem de duran, beyaz ve küflenmiş, iki yana doğru eğrilmiş ve dipleri erimiş asfalta gömülü kaburga kemikleri, eğrilirken iki yana yarılan ve içe doğru göçen pembe ağırlıklı ve beyaz pullar ile kaplanmış eti ve deriyi, kemiklerin arasında ise neredeyse tüm kaburgayı kaplayan, dış cephesi hava baloncukları ile şişmiş toz pembe bir mide, midenin altından sızan ve asfaltın erimesine sebebiyet veren, hafif sarıya kaçan renkte, etrafa ise beyaz bir gaz sızan bir sıvı vardı. Mideyi iyice incelediğimde, midenin ortalarında, hava kabarcıklarının ardında kalan bir süliet gördüm.

Turkuaz bandanamda yer alan, iki büyük daire mercekler ile yapılmış olan gözlüklerimi, gözlerime indirdiğimde daha net gördüğüm sülietin, yukarı aşağı kıpraştığını fark edebiliyordum. Fakat bu öylesine bir kıpraşma değildi. O sanki, nefes alıyordu.

Onun bedenini saptadığımda, mide sıvısının çoktan giysilerini erittiğini görebiliyordum. Çıplak bedenini, bembeyaz rengi ve sipsiyah uzun saçlarını rahatça görebildiğim ve hâlâ yaşayan bedeni orada bırakamazdım. Bu sebeple, robotum peterin bedeninin, sağ tarafından açılan bölmeden uzayan, metalden kolu ve elleri ile, bedeni kavrayıp, robotun içine, güvenli noktaya çekmiştim. O anda son gördüğüm şey, bana parlayan mor gözleri ile bakmakta olan, kurt bakışlı, yakışıklı bir adamdı.

...

Mor ve deli gözlerimi açtığımda, ilk gördüğüm şey, gözlerimi kamaştıran, tüm görüş açımı kaplayan, kalbime zıt, bembeyaz bir ışıktı. Daha yeni açtığım gözlerim, tekrar kapanmak için bana yalvarıyordu resmen. O anda tek yapabildiğim, sağ kolum ile gözlerime bir sper oluşturmak olmuştu. Kolum, ışığın gözlerime gelmesini engellediği sırada başımı bir başka tarafa çevirdim. O anda gözlerimin gördüğü ilk şey, sapsarı saçları kirpi iğnelerini andıran, cılız bir çocuk olmuştu. Bana sırtını dönmüş olan çocuk, gördüğüm kadarıyla benim ile beraber, tamamen mavi renk paletine sahip metaller ile kaplı, geniş bir daire, ve daire içerisinde sürekli yanıp sönen kırmızı, sarı ve yeşil renklerinde kare kare ışıklar ile kaplı bir yerdeydi. Çocuğun bulunduğu yerde hilal şeklinde ve aynı metallerden yapılmış, aynı ışıkların çoğunlukla bulunduğu bir tezgah, karışısında ise yan yana durmuş ve aralarında biraz mesafe olan daire pencereler yer alıyordu. Cılız ve sarışın çocuk, üstüne giydiği, kendisine oldukça bol gelen beyaz bir önlüğe sahipti. Çocuk, küçük parmakları ile tezgahın üstünde duran tuşlara aynı anda bir çok kez basarak, ne olduğunu anlamadığım şeyler ile uğraşıyordu. Ben de sadece izliyordum çünkü nerede olduğum ve o kişinin kim olduğu hakkında hiç bir fikrim yoktu.

Ben onu seyredip olduğum mekanı gözlemlerken, alıp verdiğim nefeslerin, bir karışlık tümsekte yer alan, ince uzun metal divanın uçlarına çarpması ile çıkan sesten dolayı çocuk, yaptığı işi bir süreliğine bırakıp etrafına bakınmaya başladı. Bir sağ bir sola heyecanlı heyecanlı bakınırken, onu seyreden ben sadece beni fark etmesini beklemiştim.

Çocuk iki sağ, iki sola heyecanlı heyecanlı baktıktan sonra, son anda arkasını dönmeyi akıl ederek, küçük başını bana doğru döndürdü. Çocuğun aynı gündüz göğü gibi masmavi gözleri ile kendi gecenin mor tonlarında ki gözlerim bir birine tutulduğun da, çocuğun dudakları yukarıya doğru kıvrılmaya başladı. Daha sonrasında sadece başını değil, vücudunu da bana döndürmekten çekinmedi. Derin bir nefes alıp, gülümsemesini benden esirgemeyen çocuk, iki kısa metal basamaktan inip aramızda olan oldukça küçük mesafeyi, mesafe gibi küçük ayaklarının ona verdiği küçük adımlar ile yanıma kadar geldi. O yakınlaştıkça, beyaz önlüğü üzerinde takılı olan bir karta gözlerim ilişti. Kartında yazana göre adının "Vişnu" olduğunu öğrendiğim çocuk, küçük ve zayıflığından dolayı kemikli ellerini cebine sokup; "Uyuyan güzel uyanmış en sonunda!" Dedi alaycı bir şekilde. Ben ortamın olayına alışamamış, nerede olduğumdan habersiz, tanımadığım fakat gözlerimin nedense alışık olduğu bir surat ile konuşuyorken, yeni uyanmamdan dolayı hırıltılı bir şekilde çıkan sesim ile, ekşiyen dudaklarımı aralayarak konuştum. "Neredeyim ben?"

Sorduğum soruya karşı dudaklarını küçücük bir şekilde aralayıp, beyaz dişlerinin parlaklığını etrafa yaydıktan sonra, hızlı bir nefes veriş ile kıkırdayarak cevap verdi. "O canavarın midesinden çok daha güvenli bir yerde." Demişti gülen bir ses tonu ile. Bu cevabı aldığımda, daha yeni yeni açılmaya başlayan zihnimden dolayı ne demek istediğini pek anlayamamıştım. Hiç bir cevap, hiç bir tepki vermeden sadece gözlerimi kapatıp tekrar sırt üstü yatan bir pozisyona geldim, ışığın gözlerime denk gelmemesi için oldukça dikkatli davranarak yattığım metal divanda oturur bir pozisyona geldim. Kalktığım da, elimi çektim ve birden göbeğimin altına değerek rahatsız edici bir hissiyat veren, gri ve incecik bir örtünün belden aşağımı tamamen kapadığını fark ettim. Bunca zaman gözlem yapmaya okadar dalmıştım ki, üstümün örtük olduğunu bile bunca zaman fark etmemiştim. O anda sağ elim ile örtünün üstünü biraz araladım ve gördüğüm şey karşısında derin bir iç çektim. Evet, hala çıplaktım.

Kafamı yanımda duran Vişnu'ya sakince çevirdim ve; "Neden beni buraya getirdin? Kimsin sen? Burası nasıl bir yer böyle?"

Aklımda şu an hakkında binlerce soru vardı. Hem kendi iç dünyam da, hemde dışa vurduğum gibi de olacak şekilde bu sorular ile boğuşuyor duruyordum. Daha önce asla böyle bir mekan görmemiştim.

"Öncelikle seni buraya getirme sebebim, yaşayan bir bedeni öyle bir yerde bırakamazdım. O yüzden hastaneye götürmek için yanıma aldım. Fakat senin eşsiz güzellikte bedenini elaleme teslim etmek istemedim. İkinci olarak; ben Vişnu, burasıda eşi benzeri olmayan "Peter Mide!" Daha doğrusu laboratuvar'ım. Tanıştığıma memnun oldum."

Diyip sağ elini cebinden çıkartıp bana doğru tutmam için uzattı. Fakat dediklerini karşısında bir deli olmuşken elini sıkamazdım. Elini görmezden gelip kaşlarımı çatmam ile buruşan, fırıldak olmuş gözlerim ile Vişnu'nun gözlerinin içine bakarak konuştum. "Hastane nedir bre! Ne diyorsun sen? Bedenim hakkımda dediklerin, sapık mısın?!"

Vişnu, bir havada kalmış eline bir de bana bakarak, her bakışında üzülerek çattığı kaşlarının aynı anda getirdiği anlamsız gözlerini bedenim de gezdirdi. Sipsiyah saçlarımın örttüğü göğüslerimi sağ elim ile kapattıktan sonra yanlış anlaşılmaması için sol kolumu da kullanıp kollarımı bir bağdaş haline getirdim. O sırada Vişnu; "Güzel beden derken, şaşırtıcı bir şekilde sağlıklı ve fazla güçlü beden istatistiklerinden bahsediyordum. Ayrıca hangi mağaradan düştün o canavarın midesine? Hastane nedir bilmez misin?"

O konuştuğunda, her açıdan övdüğü bedenim ile beraber gururlanarak dinlemeye devam ettim onu. Son dediği şeyden sonra tazelenmiş zihnimin bana delicesine gönderdiği o "Hatırla! Hatırla!" Sinyalleri ile hatırlamıştım en sonunda son yaşadıklarımı. Çocuğun beni o acınası canavarın midesinden o zor durumdayken çekip almasını, ve geçirdiğim uzun süreli uykuyu... Sahi, ne zamandan beri uyuyordum? "Hangi zamandayız biz?" Korka korka, çekine çekine sorduğum bu soru, yüzümde korkunç bir ifadeyi de beraberinde getirmişti.

"2443 yılındayız, bilmiyor musun?"

Dudakları arasından süzülen bu dört rakam, kalbime birer ok gibi saplanmıştı resmen. Göğüslerimden boğazıma kadar çıkan sert darbeler, bir ufak yutkunma ile son bulmuştu. Vişnu, benim bu çaresiz ve verdiği cevabın beraberinde getirdiği ufak korkunç yüz ifadesini fark etmiş olacak ki, benim suskunluğumun boş bıraktığı diyalog kutucuğunu, kendi cümlesi ile tamamlamıştı. Bana karşı endişe duyduğunu ifade eden bir yüz ifadesi sakınmış, derinlemesine ama anlaşılır bir ses tonu ile konuşmuştu. "Ben kendimi yeterince tanıttım, peki ya sen? Kimsin sen?"

...

"Ben Mares. 2. Yüz yılın ortalarında doğan, kudretli bir vampir kral. Güçleri 7 Cihanı dize getirmiş, ismi ile dünyanın 4 bir yanına korku salmış, her bir insanın kabuslarına konu olan, vampir saltanatının en yükseğin de yer alan tahdında, muhattaplarım ile dünyayı yöneten bir vampir kral. Dediğin tarihe göre tam 1000 yıl önce yaşanmış olan "Kralların Savaşında" bir mahzen canavarı tarafından yutuldum. Yutakdan mideye kadar olan yolda beni vampir hücrelerim korudu. Fakat bu sonsuza kadar sürmeyecekti. Midedeyken hayatta kalmak pahasına kendimi, enerjimi yenileyebilmek için bir uykuya soktum. Bu uykunun bir kaç hafta, en fazla bir kaç ay süreceğini düşünsem de, görüyorum ki biraz uzun sürmüş. Ve şimdi de buradayım. Benim yokluğum da neler oldu? Savaş nasıl bitti? Her şeyi bilmek istiyorum."

O sırada çektiği sandalye de oturup, cılız bacaklarını üst üste atmış, bir elinde kalemi bir elinde defteri, kalem tutan sağ kolunun dirseğini üstte olan bacağının dizine yaslamış, kalemi ise avuçları arasında tutarken, üstte kalan parmaklarına çenesini koymuş, gözlerine siyah ve camı olmayan bir gözlüğü öylesine takmış bir şekilde, çattığı kaşları ile beni izliyordu ve dinliyordu. Diyaloğumu tamamladığım da, pozisyonunu bozarak "tch" sesi çıkartan Vişnu, ben konuşurken not aldığı defterine bir süre göz gezdirdikten sonra bana karşı başını kaldırmış ve sıkkın bir ses tonu ile konuşmaya başlamıştı.

"Tamam. Öncelikli olarak konuşman arasında en mantıklı bulduğum şeye, yani sorduğun sorulara cevap vereceğim. Tarih okumamış olabilirsin bu çok ama çok normal. Savaş vampirlerin kaybı ile sonuçlandı. Tüm vampir krallar tarihin o gününde nesillerinin sonunu getirdi. Geriye hiç vampir kral kalmadı. Savaştan sonra hayatta kalan 3 vampir kraliçe Teresa, Rita ve Narchica, vampir devletini üçe bölerek vampirleri bir uyum içinde yönetmeye başladılar. Savaşlar sonlandı ve çatışmalar dengelendi. Vampirler ve insanlar arasında ki düşmanlık o günden beri devam etse de, en azından verdiğimiz kayıplar sıfır."

Vişnu'yu çattığım kaşlarım, aralık bıraktığım ağzım ile dinlerken, bitirdiği diyaloğundan sonra odayı dilini yutmuş zeka ve mantık ve yanlarında getirdikleri ölüm sessizliği kapladı. "Ne?" Diyebildim sadece. Tek cevabım bu olmuştu. Koskoca vampir devleti 3 kadın tarafından 3 ayrı devlete mi ayrılmıştı? Bu nasıl olurdu? Daha kötüsü ve şaşırtıcısı ise, vampir kralların hepsi yok mu olmuştu? Bu imkansız...

"İkinci olarak ise... Sanırım canavarın midesinden yayılan gaz seni fena etkilemiş. Biraz dinlendikten sonra tekrar konuşabiliriz..." Diyerek ayağa kalkıp arkasını döndü, sandalyenin etrafında dolaşıp olduğum yerden küçük adımlar ile uzaklaşmaya başladı. Uzaklaşırken fısıldayarak; "kendini vampir kral zannetmek mi, haha! Kafayı yemiş." Dediğimi duyabiliyordum. O anda sağ elimi yumruk yapıp hızla demir divana sert bir yumruk attım. Çıkan ses vişnunun dikkatini çekmişti. Telaşla arkasını dönerek sadece bana korkmuş ve tedirgin gözleri ile bakarken, ben üstümdeki örtüyü tutup ayağa kalktım, örtüyü belime sıkıca bağlayıp bir kaç adım öne çıktım. Vişnu'nun tam karşısında durmuş, ona uzun boyumun getirdiği mesafeden bakarken, iki yumruğumu da sıkıyordum.

"Bana yardım ettin, seni öldürmedim. Fakat beni, bir vampir kralı bu şekilde itham etmek kimsenin haddine değil! Sana kanıtlayac

ağım."

Güç kullanmak gerekse bile.

-To be continued

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.