Skip to content

Camas

Chapter 5 · 11 min read

Camas

Chapter 5

Bölüm5: İlk Tanışma

“İnanamıyorum, gerçekten de bir cüce çağırdım!” Uykulu gözlerim çağırdım mistik yaratığın karşısında fal taşı gibi kocaman açıldılar ve bir çırpıda yanına gelerek cüceyi incelemeye başladım, o kadar farklı gözüküyordu ki! Boyuna tezat kocaman ayakkabıları, uzun kalın parmakları ve büyükçe bir burnu vardı. Gözlerinin kenarında kırışıklar ve Manta yüzünden yere düştüğünde, başından düşen çiftçi şapkasının altındaki kelleşmeye başlamış saçlarıyla orta yaşlı bir insanı andırıyordu.

“Ne yani, tanrıların sakladığı ülkenin yerini bilebilecek bilge bu mu?” dedi Manta küçümseyerek. Bu yaratıkların kulaklarına ne kadar çok kuşun fısıldadıklarından bihaberdi.

“Ben buraya siz insan müsveddeleri tarafından aşağılanmaya gelmedim. Neden beni çağırdığınızı söyleyin ve bir an önce bitsin bu iş.” dedi cüce bıkkın bir sesle.

“Işık Ülkesinin yerini öğrenmek istiyoruz.” dedi Mobula cüce ile göz göze gelebilmek için eğilerek. Gülümsedi.

“Siz Parmegan boklarının tanrıların favori şehrinde ne işi olur?” cüce, eğilerek düzgünce anlaşmaya çalışan kızın yüzüne tükürürcesine bir cevap verdi. Cüceler insanlardan hoşlanmazlardı.

“Bok mu? Ben şimdi sana gösteririm kim bokmuş!” Manta’nın elini tek bir savuruşu ile Mobula’nın pantolonunun kemerindeki küçük ceplerden biri açıldı ve ufak koyu renkte, yuvarlak bir şey Manta’nın elinin önünde havada asılı kaldı. Her şey hızlıca olurken Manta bu sefer elini havaya kaldırdı ve yuvarlak şey biçim değiştirdi. İleriye doğru uzadı genişledi ve biçimsiz bir bitki cüceyi karnından yakalayarak yukarıya kaldırdı. Böyle bir bitkiye hayatım boyunca ne rastlamıştım, ne de kitaplarda görmüştüm. En çok ilgimi çeken ise gördüklerimi Manta’nın nefes alır gibi hiç zorlanmadan yapışıydı.

‘N-neler oluyor daha önce bu tür bir bitki kullanıcısı görmemiştim!” Manta’nın alışılmışın dışındaki kontrol yeteneğinin, kendisine zarar vermesinden korkarak, sinirle panik arasında bir sesle bağırdı. Dünyamızda dört ana element ve bu elementin bitkilerini kontrol edebilen dört ülke bulunuyor. Onlara Yaşam Ülkeleri deniyor. Bende dahil yaşlı cüce daha önce hiç su tipi bir kullanıcı görmemiştik ve bu ülke de tarihten silindiği için bu bitkiyi tanıyabilecek hiçbir cüce olamazdı. Öyle ki diğer ülkeler bu ülkeyi unutturabilmek için tarih kitaplarından ve insanların ağızlarından varlığını sildiler. Onların suda nefes alabildiğini veya vücutlarındaki amblemi görmeyen hiçbir yaratık onların o ülkeden olduğunu anlayamazdı. Varlığı giderek bir efsaneye dönüşüyordu. Bu yüzden sudan dahi çıkmadan önce iki kardeşte amblemlerini sakladılar. Manta, sol köprücük kemiğindeki çift mavi dalga izini saklayabilmek için boynunu saran siyah dar bir üst giyerken, Mobula’nın kötü yönlü eleştirilerine rağmen açık mavi gömleğini giymeye devam ediyordu, Mobula, bileğindekini gizleyebilmek için ilkbaharda olsak da bilekli eldivenlerden giymeye başlamıştı. Bu sayede türlerinin varlığı gizemini koruyacaktı.

“Sorumuza cevap veriyorsun işte bu oluyor.” dedi Manta kendinden emin bir şekilde, bir taraftan havadaki cüceyi oluşturduğu bitki ile sıkıştırırken. Yüzünde bir gülümseme gözlerinde parıltılar vardı. Kendi gücünün farkında olduğunu gösteren türden bir parıltı. Ablamın gözlerinde gördüğüm, sonrasında olanlardan nefret ettiğim parıltı. O an Manta’nın farkındalıkla parlayan gözlerinden nefret ettim.

“Bunlar acil durum tohumları Manta. Yeterince hızlı tohum oluşturmayı başaramazsam diye varlar kafan her estiğinde kullanamazsın.” Mobula çatık kaşları ve göğsünde birleştirdiği kollarıyla kardeşini azarladı.

“Ama sana söyleyesiye kadar anı kaçırırım!” Manta dudak bükerek yakındı. ” Bak şu an ne kadar havalı gözüküyorum küçük velet bile kıskandı.”

“Şaşırdım sadece kıskanmadım.” diye düz bir sesle cevap versem de beni gerçekten şaşırtmıştı onun gibi birisinin böylesi bir yeteneği olduğunu bilmiyordum. Benim eskiden sahip olduğuma benzemeyen, işe yarayan türden bir yetenek.

“Ağzının suları aktı be, mendil vereyim mi?” diye gülerek benimle uğraşmaya devam edince Mobula kardeşinin kafasının arkasına bir tane vurdu ve bu sefer de ben gülümsedim. Onların bu hallerine yavaştan alışmaya başlamıştım.

“Bırak beni Parmegan boku!”

“Bak hala bok diyor ya.” Manta’nın oluşturduğu bitki cüceyi daha çok sıkıştırdı.

“Tamam, tamam bırak beni sorunuza cevap vereceğim!” Manta gülerek cüceyi daha çok sıkıştırmaya başladığında Mobula ” Konuşmayı kabul etti işte, pislik yapma.” dedi.

“Sıkıcısın…” Manta hoşuna gitmese de cüceyi yere bıraktı ve sağ elini sola savurduğunda bitki toza dönüşerek rüzgarla kayboldu. Cüce sinirle söylenirken üzerindeki tozları silkeliyordu. “İşte bu yüzden insanlardan nefret ediyorum.” diye fısıldadı. Manta duydu ve gözlerini devirdi. Cüceye yaklaştım ve tam karşısına oturup boğazımı temizleyerek konuştum.

“Işık Ülkesini arıyoruz, sizin türünüzün de ne kadar çok bilgili olduğunun farkındayız-“ tekrar boğazımı temizledim “haritanız var mı ya da ımm, ne bileyim yol tarifi falan yapabilir misiniz?” Sakinliğimi korumaya çalışsam da kendi başıma çağırmayı başardığım mistik bir yaratıkla konuşmak beni heyecanlandırıyordu.

“Yol tarifi? Üstem Abinin Şifa Ocağını mı soruyorsun lan yol tarifi de neymiş?” sinirle bağırırken yüzüme sinirli bir tükürük savurdu. Yanağımdaki sıcak sıvı yavaşça çeneme doğru aktı. “Tanrıların sakladığı ülkeyi bulmak istiyorsunuz ama ‘iki sokak aşağıda’ gibi bir yol tarifi mi istiyorsunuz? Nasıl bir yaratık çağırdığınızdan haberiniz dahi olmadığına eminim.” Hızlıca yüzümdeki iğrenç sıvısını temizlerken, ağzımdan bir küfür düşüverdi ve cücenin burnuna sert bir yumruk savurdum. İlk defa birisine bilinçle dokunmuştum hatta yumruk atmıştım, can yakıyordu ama karşımdaki ölmemişti. Bu içimi bir sıcaklıkla doldurdu. Ablamın asla hoşlanmayacağı türden bir hareketti fakat onun yokluğunda ben çok değişmiştim. Tek bir kötü gündü, üzerinden fazla zaman geçmemişti. Dün gibi hatırlıyorum deyiminde ki ‘gibiyi’ henüz kullanamazdım ama içimdeki bir şeylerin çoktan kopup gittiğini biliyordum. Yeni insanlar ve yeni bir hayatla farklı bir sayfa açmıştım kendime. Temiz bir sayfa açıp açmadığımdan henüz emin değildim fakat eğer bu sayfada nefes alabiliyorsam her şeye razıydım. Hiçbir zaman eskisi gibi nefes alamayacağımı bilsem bile.

“Hop, hop neler varmış sende.” diyerek Manta beni omzumdan tutup geriye çekti ve sırt üstü sert toprağa düştüm. Hızlıca gözlerimi açtığımda üzerime eğilmiş sırıtıyordu. “Kendini savunabilmen güzel. Senden bir metre kadar kısa birisine karşı olsa da.” Kıkırdadı. Ve ardından kalkmam için elini uzattı, uzattığı eli ile kalkarken Mobula’nın cüceyi omzundan kavradığını gördüm. Gözlerini kapatmış kocaman gülümserken cücenin omzunu giderek daha çok bastırıyordu. “Hemen şimdi cevap verebilir misin? Yoksa sana biraz acıdan bahsedeceğim.”

“Fena olan kardeş ben değilim fark ettin değil mi?” Manta gülerek Mobula ile uğraşınca Mobula ona sert bir bakış attı. “Onu kızdırmamalısın.” gülerek kulağıma fısıldarken buna zaten karar vermiştim. Mobula “Hadi.” dedi gergin ve net bir sesle.

“Siz insan boklarından korkmuyorum paramı-“

“Maalesef bizde hiç para yok bu yüzden bir ayrıcalık yapmak zorundasın.”dedi Mobula kapalı gözlerini açmayıp. Gülümsemesini korusa da ciddiyetini bozmuyordu.

“Parasız asla size bir şey söy-“ Mobula donuk gözlerini açarken, cücenin sözünü düz bir sesle kardeşinin ismini söylerek kesti. Ve bir taraftan da elini birkaç kez çevirip az önce Manta’nın cebinden çıkardığı tohumlardan oluşturdu. Manta gülümsedi ve sağ elini savurduğunda cücenin boğazına tohumlardan çıkan ve ucu oldukça sivri gözüken üç bitki salındı. Cüceyi canı ile tehdit ederek cevap almaya çalışıyorlardı.

“Tamam tamam size yardım edeceğim!” cüce panikle ağzında bir şeyler geveledi ve yutkunarak devam etti. “Işık Ülkesi nerede bilmiyorum ama-“ Manta ucu sivri bitkileri cücenin boğazına biraz daha yaklaştırdı ve boğazından bir damla kan bitkiye bulaştı. “Ama! Biri biliyorsa bu liderimizdir, sizi ona götürebilirim.”

“Nereye?”

“Cücelerin gizli şehri. Orayı merak ediyorsunuz değil mi?”

Cüce bizi uzun bir zamandır yürütüyordu öyle ki ormandan çıkmış hatta zar zor görür olmuştuk. Manta sürekli yakınıp ayaklarının ne kadar su topladığından bahsediyor Mobula da her kardeşinin yakınışında güçlüce ofluyordu. Acıkmıştım, alnımda ki terler kuru toprağa düşüyordu ve yakınlarda hiçbir şey gözükmüyordu. Bina, insanlar, ağaçlar, burada yaşam olduğunu gösteren hiçbir canlı yoktu. Her yer sadece bulutsuz masmavi gökyüzü ve kuru çatlak topraktan ibaretti.

“Ne kadar kaldı ayaklarım benden nefret ediyorlar!”

“Manta, eğer bir kere daha ayaklarından bahsedersen ayaklarını eline vereceğim.” dedi Mobula. İş kardeşine gelince pekte nazik bir insan olmuyordu ama ona hak veriyordum bende kardeşine pek katlanamıyordum. Cüce bu bölgeye geldiğimizden beri hiç konuşmamış sürekli dikkatlice bir şeyler fısıldıyordu. Hesaplama yapıyor gibiydi. Bölgede iyice ilerlediğimizde ve etrafta uçsuz bucaksız çatlak toprak varken cüce sonunda durdu ve “Geldik.” dedi. Hepimiz etrafımıza bakındık ama burada kuru topraktan başka hiçbir şey yoktu.

Manta “Dalga mı geçiyorsun lan!” diye sinirle cüceye çıkışırken huysuz cüce onu hiç umursamadan çatlamış toprağı kazmaya çalışıyordu. Kazdı kazdı en sonunda istediğini bulmuş olacak eli ile bir şeyi kavrayıp güçlüce çekti. Biz hala neler olduğunu anlayamamışken ayaklarımızın altı güçlüce sarsılmaya başladı. Gökyüzünden uzaklaştık ve etrafımızdaki kuru toprak, üzerimize yağmur gibi aktı. Yer çöküyordu. İçimi bir korku kapladı, hiçbirimiz neler olduğunu anlayamamıştık. Mobula neler olduğunu anlamaya uğraşan endişeli gözlerle durmadan etrafına bakıyordu, Manta bağırarak neler olduğunu anlamak istediğini gösteren küfürler saydırıyordu ve ben ise olduğum yere oturuvermiştim. Anlık panikle en doğrusu bu gibi gelmişti. Düşme riskimi azaltacaktı ama platform çok genişti kendim atlamadığım sürece düşemezdim ama can havli işte o sırada en mantıklı düşünebildiğim çözüm buydu.

En sonunda inmeyi bırakıp zemine ulaştığımızda huysuz cüce dışında hepimiz kendimizi platformdan hızlıca dışarı attık. Üçümüzde oldukça rahatlamıştık hatta Mobula o kadar rahatlamıştı ki eğilip kafasını yere koydu ve yanağını sert zemine sürterken rahatladığını kanıtlayacak türden garip sesler çıkardı. Manta” Dışarısı ne tuhafmış ya!” diye sessizce yakındığında aynı ses tonuyla “Cüceler tuhafmış.” diye karşılık verdim. Biz rahatlarken platform tekrar yukarı çıkmaya başladı ve üst katmandaki yerine otururken mekanik rahatsız edici bir takım gürültü çıkardı. Çatalınızı yanlışlıkla tabağınıza sürttüğünüzde çıkan seslere benziyordu ama bu ses daha mekanik ve çok daha rahatsız ediciydi. Dev çatalınızı dev tabağınıza sürttüğünüzde çıkabilecek türden bir sesti. Hepimiz konuşmayı bırakıp yüzümüzü buruşturduk.

“Buranın en çok bu kısmından nefret ediyorum.” dedi cüce bize katılarak. Sanırım anlaşabildiğimiz tek konu buydu. Sesler giderek azaldığında ve derin bir nefes verdiğimde dikkatimi nerede olduğumuza verdim. Yerin altına inmiştik ve hiç gün ışığı girmese de ya da herhangi bir ışık kaynağı olmasa da her yer seçilecek kadar aydınlıktı. Her yerde sadece ışıkta ara sıra parlayan örümcek ağları ve girintili taştan duvarlar vardı. Ne olduğunu anlayamadığım hafif bir ses duvarlarda yankılanıyor ve her yer küf ve rutubet kokuyordu. Manta merakla duvardaki bir örümcek ağına elini sokarak bozdu ve anlamaz bir yüzle elini güçlüce sallarken eline yapışan ağdan ne kadar iğrendiği hakkında yakındı. Sonra o elini omzuma koydu ve bütün omzuma sürüp bulaştırmamış gibi sakince “Bu ne?” diye sordu.

Dişlerimi sıkarak yavaşça başımı yüzüne doğru çevirdim ve o, “Hey sakin ol o yüz ifadesi de ne öyle?” dedi. Ben sabırlı bir insandım…değil mi?

“Şimdi nereye gideceğiz?” soran Mobula’ydı. Cüce cevap vermeden ilerlemeye başladığında üçümüz kısaca bakıştık, Mobula onaylarcasına yavaşça başını salladı ve cüceyi gittiği yöne doğru takip etmeye başladık. Sürekli bir sağa bir sola dönüyorduk ve her yer oldukça benzer gözüküyordu eğer cüce bizi burada bırakıp gitmeye karar verirse hiçbirimizin geri dönüş yolunu bulabileceğini sanmıyordum. Duyduğumuz sesin yükselişinden sese doğru yaklaştığımızı anladım. Suyun çağlama sesine benziyordu ve ışık giderek artarken ilerlediğimiz yollar daralıyordu. Nem nefes almayı güçleştiriyordu. İçime göreceklerime karşı tatlı bir heyecan yayıldı. Mobula ve Manta ise sessizlerdi, yüzleri ciddi ve temkinli gözüküyordu. Cüce dakikalar sonra durduğunda loş ışığa alışmış gözlerim ışıl ışıl parlayan ışık tarafından kısa bir süreliğine bulanıklaştılar. Gözlerimi kırpıp etrafı seçmeye başladığımda ise doğru seçebiliyor olduğumdan emin değildim. Gördüğüm manzaranın karşısında dilim tutulmuştu.

Şelale! Yerin kilometrelerce altı, yüzeyden gelen şelalenin sesi ile yankılanıyordu. Büyülenmiştim. Hayatımda ilk kez böylesine güzel ve imkansız bir şey görüyordum. Yüzeydeki kocaman dağdan aşağıya bir şelale hemen önümüzdeki göle akıyor, göldende bir akarsu çağlıyordu. Gözlerim gördüğüm şeyin doğru olduğunu iddia ediyor olsa da mantığım inkar ediyordu. Geçtiğimiz çatlak topraklı alanda tek bir bulut dahi yoktu eğer bir dağ olsaydı görürdük. Ayrıca ne tür bir kuru toprağın yakınlarında yemyeşil açık bir alan ve kaynak suyu olurdu, o kadar da yürümüş olamazdık, dünyanın öbür ucuna gitmiş gibiydik. Kilometrelerce yerin altına inip etrafı az da olsa seçebilmemizi söylemiyorum bile. Yürüdüğümüz yol dünyanın öbür ucuna gitmeye yetmeyecek kadar uzun değilse bile ışığın ulaşamayacağı kadar uzun olduğu kesindi.

Nemi ve tuzu cildimde hissettim. Hayran kalmıştım. Gölün öteki tarafında ucu bucağı belirsiz yemyeşil çimler ve konuşlanmış güneş ışığı manzaranın güzelliğine güzellik katıyordu. Gözlerim Mobula ve Manta’ya kaydılar Manta’nın gözleri manzarada kaybolmuşlardı ona evini hatırlattığını düşündüm. Mobula’nın yüzüyse belirsizdi. Huysuz cüceye döndüm ve cüce bana anlayamadığım tuhaf ve sert bir bakış atıp gözlerini devirdi sonrasında da konuşmadan sadece dudaklarını oynatarak bir takım şeyler söylemeye başladı. Başta bana sessizce hakaret ettiğini sanıp sinirlenmiş olsam da hemen ardından duyduğum ses bakışlarımı ondan göle çevirmeme sebep oldu.

Cücenin ağzını açmaya başlamasıyla gölün içerisinden düz ve geniş bir kaya yükseldi. Üzerinden sular akıyordu ve üstü yemyeşil yosunlarla kaplıydı. “Dış dünya giderek daha da tuhaflaşıyor,” dedi Manta şaşkınca. Cüceler ne kadar da büyülü ve tuhaf yaratıklardı öyle! Cüce ortaya çıkarmış olduğu kayanın üzerine onun kısa bacaklarından beklemediğim bir çeviklikle zıpladı. Peşinden gelmediğimizi görünce ters ters bakıp eliyle gelmemiz için işaret etti. Sırayla üçümüzde huysuz cüce daha fazla sinirlenmeden onu takip ettik. Neredeyse kayıyordum ama son anda elimle yosunlu taşın üzerine tutunarak düşmekten kurtuldum. Arkamı döndüğümde geldiğimiz yolun kaybolduğunu ve yerini yemyeşil çimenlere ve ağaçlara bıraktığını gördüm. “Yok anasının,” dedi Manta. Üçüzümde neler olduğuna anlam veremiyorduk.

“Hazır mısınız?” diye sordu bu sefer huysuz cüce, sanki daha önce hiç olağandışı cücece şeyler yapmamışta şimdi hazır olmamız gerekiyormuş gibi. Artık yaptığı herhangi bir şeye şaşırmamaya karar vermiştim bunun bir sınırı olmalıydı. “Varalım artık!” diye yakındı Manta. Mobula dikkatlice cücenin yüzünü inceliyordu. Cüce gözlerini kapatarak odaklandı ve sonrasında iki elinin baş, orta ve işaret parmaklarını uzatıp dikkatlice bir şeyler fısıldadı. Bir taraftan da el bileklerini çevirip kollarını ileri geri sallıyordu. Manta ve Mobula deliye bakar gibi bakıyorlardı. En sonunda cüce durdu iki avucunu hızlıca birleştirdi ve yavaşça açarken eş zamanlı olarak şelale de ince bir yarık açılmaya başladı. Açılan yerin arkasında mor, siyah ve mavi renkleri dönüyor, birleşiyor ve ayrılıyorlardı. Cüce aniden ellerini birleştirip parmaklarını birbirine kenetlediğinde yarık aninden geri kapandı ve aynı hızla açıldığında en sonunda arkasından küçük bir köy gözüküyordu. Gizli cüce şehri bir adım uzağımızdaydı.

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.